AMERİKA’NIN TÜRK-ERMENİ POLİTİKASI

Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

 

Amerikan Tüccarı ve Misyoneri

ABD’nin Osmanlı Ermenilerine ilgisi, Amerikan misyonerleri ve tüccarı aracılığıyla, XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde başladı.

O dönemde ABD, “Monroe Doktrini”ne uygun bir politika izliyordu. ABD Başkanı James MONROE (1758-1831)’nın adıyla anılan bu doktrin, Avrupa devletlerini Amerika’nın içişlerine kesinlikle karıştırmamayı öngörüyordu. Serpilmekte olan ABD, yeterince güçlenebilmek için Avrupa devletlerini kendisinden uzak tutuyordu. Buna karşılık kendisi de Avrupa işlerinden uzak duruyormuş ve Avrupa politikasına karışmıyormuş gibi görünüyordu. Ama ABD, epeydir Osmanlı ülkesini “keşfetmiş” idi ve Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama sürecinden uzak kalamazdı, kalmayacaktı. Amerikalı, Osmanlı Hristiyanları, özelikle Osmanlı Ermenileri gibi bir kozu sonuna kadar kullanacak, istismar edecekti; fakat bunu yaparken farklı bir yöntem izleyecekti.

Washington Hükûmeti, Osmanlı Ermenilerine el uzatma veya el atma işini, bugünkü moda deyimiyle “sivil toplum kuruluşları”na ve özel sektöre havale etti; hükûmet olarak kendisi arka planda kalmayı yeğledi. Sivil toplum kuruluşları derken Amerikan misyoner örgütlerini ve yardım kuruluşlarını kastediyoruz; özel sektör de Amerikan tüccarı demektir. Amerikan Protestan misyonerleri Ermeniler arasında gerçekten etkili oldular. Amerikalı tarihçi Joseph L. GRABİLL buna “Protestan Diplomasisi” demektedir ve bu konuda dikkate değer bir kitap yayınlamıştır.[1]

Evet, Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Ermenileri konusunda Avrupa’nın izlediği yoldan farklı bir yol seçti: Önce, misyonerleri ve tüccarı aracılığıyla Osmanlı ülkesine girme ve Osmanlı Ermenilerine el atma yolunu tuttu.

1810’da Boston’da kurulan dışa dönük Amerikan misyoner örgütü “American Board of Commissioners for Foreign Missions” 1819’da Türkiye’yi de programına aldı. Ardından 1830’da da Osmanlı Devleti ile ABD arasında bir ticaret anlaşması yapıldı ve Osmanlı toprakları hem Amerikan tüccarına hem de Protestan misyonerlerine açıldı.

Amerikan misyoner Örgütü “American Board...” tarafından Türkiye’ye gönderilen Levi Parsons ve Pliny Fisk adlarındaki ilk Protestan misyonerleri, 14 Ocak 1820’de İzmir’e çıktı. Parsons, İzmir’e çıktıktan az sonra, “Tanrının yardımıyla, bu kudretli günah imparatorluğunu tamamen yıkacak bir sistem kurmaya” ant içtiğini yazdı.[2] “Kudretli günah imparatorluğu” dediği Osmanlı İmparatorluğu’dur. Amerikan misyonerleri, ta 1820’lerde, yani Mora’daki Yunan ayaklanması günlerinde bu güçlü kudretli Osmanlı Devleti’ni yıkıp ortadan kaldırmayı kafalarına koymuşlar. Misyoner Parsons, düşündüklerini yapmaya vakit bulamamış, İzmir’e çıktıktan iki yıl sonra genç yaşta ölmüştür. Ama sayıları günden güne artan öteki genç ve hırslı Amerikan misyonerleri onu yüceltmiş, ona övgüler, şiirler düzmüş ve onun yolunda yürümüşlerdir. Ve... tam yüzyıl sonra, 1920’lere gelindiğinde, artık Osmanlı Devleti’nin yerinde yeller estiği görülmüştür. Koskoca bir devlet sadece misyonerlerin çalışmalarıyla elbette yıkılamazdı. Ama Osmanlı Devleti’nin yıkılışında Amerikan misyonerlerinin ve Osmanlı Ermenilerinin de küçümsenemeyecek bir payı olduğu inkâr edilemez.

Amerikan misyonerleri, 1820’den 1839’a kadar İstanbul, İzmir, Adapazarı, Bursa, Trabzon, Erzurum, Yozgat, Beyrut ve Rumeli’de Samakov gibi yörelerde faaliyetlerini geliştirdiler 1831’de Türkiye’de ilk resmî Protestan misyoner merkezi, Amerikalı misyoner “William Godell” tarafından İstanbul’da kuruldu. Godell’in ilk yaptığı işlerden biri “İncil’in Ermeni harfleriyle Türkçe” olarak basılmasını sağlamak ve Ermeniler arasında çalışmaları yoğunlaştırmak oldu. Türkiye Ermenileri, evlerinde de kiliselerinde de Türkçe konuşuyorlar, fakat Arap harflerini okumakta zorlanıyorlardı. Onun için Ermenilere dönük İncil kitapları, Ermeni harfleriyle Türkçe olarak basıldı. Osmanlı ülkesinde unutulmaya yüz tutmuş Ermenice’yi dirilten, Ermenilere Ermenice öğreten, Ermenice gramer ve sözlük kitapları yazanlar misyonerler oldu.

 

Amerikan Tüccarı ve “İmtiyazlı” Ermeni Simsarı

7 Mayıs 1830’da Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasında Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Amerikan tüccarına Türkiye pazarını açarken, aynı zamanda Türkiye Ermeni’sine Amerikan ufkunu da açtı. Anlaşma ile ABD’ye en “çok kayrılan ülke” (en ziyade müsaadeye mazhar devlet) statüsü tanındı. Yani Amerikalılara kapitülasyonlardan azami ölçüde yararlanma hakkı tanındı. Amerikan tüccarı bu hakkı sonuna kadar kullanacaktı.

Aynı anlaşma ile Amerikan tüccarına Türkiye’de “imtiyazlı simsarlar” (brokers) kullanma hakkı bahşedildi. “İmtiyazlı simsar” demek, tıpkı yabancılar gibi kapitülasyonlardan yararlanan simsar demekti. Ermeniler bakımından bu hak çok önemliydi. Çünkü bu haktan an fazla yararlananlar Ermeniler ve Rumlar oldu. Rumlar kıyı bölgelerinde, Ereniler ise içerlerde etkili oldular. Amerikalılarla iş yapan imtiyazlı Ermeni simsar, Osmanlı tebaası olduğu hâlde, tıpkı Amerikan vatandaşı gibi kapitülasyon imtiyazlarından yararlanabiliyordu.

Türk-Amerikan ticaretinin özelliği çok sayıda aracı, simsar kullanmayı gerektiriyordu. Amerikan gemisinin İzmir limanına boşaltacağı kahve, şeker, baharat, boya gibi malları alıp tâ Harput’taki, Erzurum’daki, Van’daki Ermeni bakkalına kadar ulaştıracak uzun yolda, bir dizi toptancı, perakendeci, aracı, komisyoncu, simsar çalıştırmak gerekiyordu. “Anadolu içlerine Amerikalı yoktu henüz.” Ama Ermeni boldu. Kıyılarda bu işleri Rum simsarlar yapabiliyordu. Anadolu içlerine uzanınca iş, Ermenilerin tekelinde kalıyordu. Amerikan mallarının Türkiye içinde dağıtımında ve pazarlamasında olduğu gibi, Türk mallarının çeşitli yurt köşelerinden toplanıp İzmir’de Amerikan gemisine yüklenmesine kadar da çok sayıda Ermeni simsar kullanmak gerekiyordu.

Amerika Türkiye’den incir, kuru üzüm, zeytinyağı, yün, tiftik yünü, halı, kilim, deri, meyan kökü vb gibi mallar alıyordu. Bu malları üreticilerden toplamak için yurdun uzak köşelerine, köylerine, hatta tarlalarına ve tezgâhlarına kadar uzanmak gerekiyordu. İncir, üzüm gibi ürünleri Ege bölgesinden Rumlar toplayıp İzmir’de Amerikan tüccarına ulaştırabiliyordu. öteki malların toplanmasına ise Rumların eli yetişemiyordu. Bursa ipeğini, Ankara, Kayseri tiftik ününü, Kayseri, Sivas halılarını, Hakkâri kilimini vs. toplayacak olanlar ve toplayanlar Ermeniler idi. Anadolu Ermeni’sine geniş bir iş alanı açıldı.

Giderek, Amerika’dan alınan ve Amerika’ya satılan mallar çeşitlendi. Amerikan-Türk ticaretinin hacmi arttı. Bu çeşitlenmeye ve büyümeye paralel olarak Amerikalılarla iş tutan Türkiye Ermenilerinin sayısı da sürekli arttı. Türkiye’de, Amerikan tüccarıyla iş yapan geniş bir Ermeni aracı, komisyoncu, toptancı, perakendeci ve “imtiyazlı” simsar zümresi doğdu. Bu zümre zamanla palazlandı. Amerikan kanadı altında, cebi para gören Ermeniler, Amerikan tüccarına ortak olmağa, Amerikan tüccarının kazancından daha fazla pay almağa başladılar.

Bu iş birlikçi İstanbul ve Anadolu Ermenileri, yavaş yavaş Amerikan vatandaşlığına geçmeye de yöneldiler. 1857 yılında İstanbul Amerikan Konsolosluğu’na kayıtlı 149 Amerikan vatandaşı aile arasında “Azaryan, Garabedyan, Seropyan, Haçaduryan” vb gibi Ermeni aileleri de yer alıyordu. Amerikan vatandaşlığına geçen, cebinde Amerikan pasaportu taşıyan Osmanlı Ermenilerinin sayısı yıldan yıla arttı. Bunlar zamanla Atlantik ötesinde de iş tutmaya ve “Doğulu Yankee”ler olarak anılmaya başlandılar. Bu yeni yetme Osmanlı Ermeni tüccarının bir ayağı artık Atlantik ötesindeydi.

Ermeni tüccarı, Türkiye’den Amerika’ya halı, kilim vs götürürken Türk düşmanlığını da götürdü ve başkalarının da yardımıyla Türk düşmanlığını Yeni Dünya topraklarına yaydı.

Şunu da ekleyelim: Türkiye’ye gelen ilk kuşak Amerikan tüccarı ile misyonerleri son derece hırslı, atak ve hatta saldırgan kişilerdi. Bunlar dünyaya açılmakta geç kalmışlar, Türkiye pazarını da başkalarına kaptırmışlardı. Hollandalı, İngiliz, Fransız vs. tüccarı çoktan Osmanlı piyasasını tutmuştu. Fransız Katolik misyonerleri daha 17. yüzyılda Osmanlı ülkesine demir atmışlardı. Onlardan en az iki yüzyıl sonra ortaya çıkan Amerikan misyoner ve tüccarı, açığını kapatmak, rakiplerini geride bırakmak hırsıyla ve büyük projelerle Türkiye’ye gelmişlerdi. Gelir gelmez Türkiye’nin içişlerine de müdahale etmeye başladılar.

 

Amerika’ya Gönderilen Ermeni Öğrenciler ve Ermeni Göçleri

1848’de Osmanlı Hükûmeti, Türkiye’deki Protestanları ayrı bir cemaat olarak resmen tanıdı. Amerikan Protestan misyonerleri en çok Ermeniler arasında başarılı olmuş, bir çok Ermeni’yi Protestan mezhebine çekmişlerdi. Öteki Osmanlı Hristiyanları ile Museviler ve Müslümanlar ise din ve mezhep değiştirmeye, Protestan olmaya yanaşmamışlardı. Protestanlığa geçenler hemen hemen yalnız Ermenilerdi. 19. yüzyılın sonunda Türkiye’deki Protestan Ermenilerin sayısı 60.000’e ulaşmıştı. Bu çiçeği burnundaki Protestan cemaati üzerine, yalnız misyonerler değil, fakat aynı zamanda hem İngiltere, hem de ABD Hükûmetleri koruyucu kanatlarını gerdiler.

Misyonerler 1840’larda Türkiye’den ABD’ye Ermeni öğrenciler göndermeye başladılar. İlk gönderilenler papaz olarak yetiştirilmek üzere Amerikan teoloji okullarına ve teoloji fakültelerine yerleştirildi. Daha sona laik eğitim için de Ermeni gençleri Amerika’ya gönderildi. Bu gençlerin bir bölümü öğrenimlerini tamamlayıp Türkiye’ye döndü, bir kısmı göçmen olarak Amerika’da kaldı, “ABD” vatandaşlığına geçti. Bunlar, ABD’de Ermeni göçmenlerinin öncüleri oldu, Ermeni kolonisinin çekirdeğini oluşturdu. Daha sonraki yıllarda, Amerikalılarla iş tutan küçük Ermeni tüccarları, onların ardından 1890’lara doğru küçük esnaf, zanaatkar ve köylü Ermeniler de dalga dalga Amerika’ya göç etti.

Ermeni gençleri önce bekâr olarak gitti, ardından evlenmek üzere kızlar Amerika’ya gönderildi. 1900 başlarında Türkiye Ermenileri bir çeşit “Amerikan sıtması”na tutulmuşlardı; göçler çorap söküğü gibi artmağa başlayınca, Osmanlı yönetimi, bazı yörelerde nüfus azalmasın diye göçleri kısıtlayan tedbirler aldı.

ABD yönetimi de sağlık bakımından göçmenleri sıkı kontrolden geçiriyordu. O dönemde Doğu Anadolu’da epeyce yaygın olan trahoma hastalığı Ermeni göçünü güçleştiriyordu. Bu güçlükler karşısında insan kaçakçılığı yapan Ermeni simsarlar türedi ve Amerika’ya kaçak olarak da göçmen gönderildi.

1890-1900 arasında 12.000 kadar Ermeni Amerika’ya göç etti. 1901’den sonra Amerika’ya Ermeni göçleri daha da hızlandı. 1908’de 3.300, 1910’da 5.500 ve 1913’te 9.355 Ermeni Türkiye’den Amerika’ya göç etti. ABD’de Ermeni kolonisinin nüfusu 50.000’i aştı. Kısacası, Türkiye’den Amerika’ya Ermeni göçü, - Amerikan misyonerlerinin ve Türkiye ile iş yapan Amerikan tüccarının da etkisiyle, 1915 tehcir olayından 75 yıl önce başlamış ve on dokuzuncu yüzyılın bütün ikinci yarısı boyunca ve ondan sonra da devam etmiştir.

Anadolu, XIX. yüzyılın son çeyreğinde misyonerlerin ve yabancı konsoloslukların istilasına uğramış durumdaydı. Ermenilerin yaşadığı belli başlı Anadolu şehirlerinde İngiliz, Amerikan, Rus, Fransız vs. konsolosları vardı. Misyonerler ve konsoloslar Anadolu’da mekik dokuyorlardı. Her biri Ermenilerin elinden tutuyor, onları kendi taraflarına çekiyordu....

 

Biraz istatistik

Amerikan misyonerlerinin Türkiye Ermenileri arasında ne kadar yoğun çalışmış olduklarını göz önüne getirebilmek için birkaç istatistik vermek yerinde olur. Misyoner yayınlarında verilen bilgilere göre, 1893 yılında Türkiye’de 1317 misyoner görev yapıyordu. Bunların 223’ü Amerika’dan gelmiş, geriye kalan 1094’ü yerli Ermeniler arasından seçilip yetiştirilmiş kişilerdi. O tarihe kadar Amerika’dan gelip Türkiye’de uzun yıllar çalışmış olan Protestan misyonerlerinin sayısı 550 olmuştu.

Amerikan misyonerlerinin Türkiye’de 436 ibadet yeri vardı. Bunların 155’i tam kadrolu kilise 281’i daha küçük ibadet yerleriydi. Bu kiliselerde 228’i papaz olmak üzere 1006 kişi görev yapıyordu. Türkiye’de Ermeni Protestan cemaati yaklaşık 60.000 kişiydi. Bunlardan 40.000 kadarı hiç şaşmadan Pazar ayinlerine katılıyordu. 35.000 kişi, Pazar günleri âyinlerden ayrı olarak verilen derslere kayıtlıydı. 13.528 kişi misyoner papazlarına günah çıkartmıştı.

Yine 1893’te Amerikan misyonerlerinin Türkiye’de 5 koleji, bunlarda 4085 öğrencisi vardı. Tam kadrolu yüksek kolejler şunlardı: Merzifon “Anadolu Koleji”, Antep “Merkezi Türkiye Koleji”, Üsküdar “Amerikan Kız Koleji”, Harput “Fırat Koleji” ve Rumeli’de “Samakov Eğitim Enstitüsü”.

Bu kolejlere daha sonraki yıllarda yenileri eklendi: Kayseri’de “Talas Koleji”, Mersin’de Tarsus Koleji” gibi. İstanbul’daki “Robert Kolej” misyonerler tarafından kurulmuş ise de 1890’larda ayrı bir statüdeydi ve artık doğrudan misyonerlere bağlı değildi.

Yüksek kolejlerden başka, Amerikan misyonerlerin Türkiye’de “high school” dedikleri orta dereceli 80 okulu daha vardı. Bunların 16’sı yatılı kız okullarıydı. İlkokul düzeyindeki misyoner okullarının toplam sayısı 624 ve bunların yıllık öğrenci mevcudu 27.400 idi.

Bu rakamlar bugün için belki küçük gibi görülebilir. Ama bugünkü eğitim düzeyini ve 70 milyonluk Türkiye’yi değil, o zamanki Ermeni nüfusunu ve genel eğitim düzeyim düşünmek, ve rakamları ona göre kıyaslamak gerekir. XIX. yüzyıl sonlarında bütün Türkiye’de yaklaşık l milyon Ermeni vardı. Amerikan misyonerleri bu nispeten küçük azınlık için Türkiye’de 624 okul ve 436 ibadet yeri işletiyorlardı. Ve bu rakamlar yıldan yıla artıyordu.

İstatistiklere devam edelim: Amerikan misyonerlerinin İstanbul’da haftalık ve aylık birer gazetesi vardı. İstanbul’daki Amerikan “İncil Kitabevi,” misyonerlerin başlıca yayın merkezlerinden biriydi. Amerikan misyonerler 1893 yılına kadar Türkiye’de 3 milyon İncil kitabı dağıtmışlardı. Dağıtılan diğer kitapların sayısı 4 milyonu aşmıştı. Yani Amerikan misyonerlerinin Türkiye’de dağıttığı toplam kitap sayısı 1893 yılında 7 milyonu aşmıştı. Bu, yeni doğan bebekler dâhil, her Ermeni’ye ortalama yedi kitap ulaştırılmış demekti.

Amerikan misyonerleri o yıllarda, yani XIX. yüzyıl sonlarında, Türkiye’de yılda 285.000 dolar harcıyorlardı. Misyonerlerin toplam harcamaları 10 milyon doları aşmıştı. Bu rakamları da o günün ölçülerine vurarak değerlendirmek gerekir. Bir örnek: 1886 yılında inşa edilen ve çeşitli binalardan oluşan Merzifon Amerikan koleji külliyesi 7 bin dolara mal olmuştu. 10 milyon dolar gibi büyük bir parayla, Merzifon Koleji külliyesi ayarında 1728 kolej yapılabilirdi.

Amerikan misyoner örgütü bu paraları hep Ermenilere harcamıştır. Bütün bu dolarlar, okullar, hastaneler, öğretmenler, kiliseler, papazlar, kitaplar, dergiler hep Ermeniler içindi. Yeryüzünde acaba başka hangi topluma, hangi azınlığa bu kadar yoğun Amerikan parası dökülmüştür?

 

Değirmenin Suyu

Amerikan Protestan misyoneri Türkiye Ermeni’sini avucunun içine almıştı, hamur gibi yoğuruyordu artık. Amerikalı ile Ermeni’nin göbekleri birbirine bağlanmıştı.

Öte yandan, Atlantik ötesinde, sokaktaki Amerikalı da cüzdanıyla Ermeniye bağlanmıştı. Ermeni’ye harcanan para oradan geriyordu. Sivas’taki ABD Konsolosu “jewett” Amerikan vatandaşlarının Türkiye’deki misyonerlere her yıl 200.000 dolar toplayıp gönderdiklerini rapor ediyordu.

Amerikan misyonerleri de 1893 yılına kadar Amerikan vatandaşlarından toplam 6 milyon dolar aldıklarını yazıyorlardı. Paralar yıldan yıla artıyordu. Bir çarktır dönüyordu. Bir dolaptır dönüyordu. Ama bunun suyu, nereden ve nasıl geliyordu? Üzerinde biraz durmak ve düşünmek gerek.

Evet, Türkiye Ermenilerine harcanan Amerikan dolarlarının çok büyük bölümü Amerikan Federal Devlet bütçesinden çıkmıyor; halktan toplanıyordu. Bu parayı toplayabilmek için Amerikan Protestan kilisesi kolları sıvayıp seferber oluyordu. Atlantik’ten Pasifik’e kadar baştan başa bütün Amerikan kiliseler işe koyuluyor, Türkiye Ermenileri için cemaatlerinden para istiyordu. Paranın toplanabilmesi için “zavallı Ermenilere” zulmeden “İğrenç Türk” teması işleniyor ve Amerikan halkının kafasına nakşediliyordu. Türk ne kadar çok kötülenirse ve yürekler “zavallı ve masum Ermeni”ye ne kadar çok acındırılırsa, toplanan para o ölçüde artıyordu. Toplanan paranın önemli bir bölümü Amerikan Protestan kilisesinin kasasına giriyor, bir bölümü de misyonerlere ve Ermenilere gidiyordu. Başka bir ifadeyle, Protestan kilisesi Türk milletinin sırtından zenginleşiyordu...

Anadolu’da Ermeni ayaklanmalarının patlak verdiği dönemlerde Amerika’daki Türk düşmanlığında da patlamalar yaşandı. Ermeni “Hınçak” komitesi, Ağustos 1894’te Bitlis’in Sasun (Süleymanbeyli) kazasında bir ayaklanma çıkardı. Ermeni çeteleriyle Türk askeri arasındaki çarpışmalar bir ay kadar sürdü. (Tam yüzyıl sonra PKK çeteleri Güneydoğu Anadolu’da Ermeni çetelerini taklit etti.). Bir aylık çarpışma sonunda Sasun’daki Ermeni ayaklanması bastırıldı. Yaklaşık 900 kişi öldü.

Bu olay Amerika’da Türk düşmanlığı propagandasını ayyuka çıkardı. Sasun’da silahlar patlarken Amerika’da da propaganda patlaması yaşandı. Protestan kilisesinin öncülük ettiği ve yaygaracı Amerikan basınının da katıldığı acımasız bir propaganda kampanyasıyla Türkiye en ağır biçimde karalandı, yerden yere vuruldu. Gazete ve dergi yayınlarının ardından bir çok propaganda kitabı ve broşürü de piyasaya sürüldü. Türklere karşı düşmanca kitapların en ağırlarını Türkiye’de yaşamış olan misyonerlerin kaleminden çıktı.

Birkaç örnek verelim:

Uzun yıllar Türkiye’de oturmuş olan Amerikan misyonerlerinden Rahip Edwin M. BLİSS, 1896 yılında, “Turkey, The Armenian Atrocities (Türkiye, Ermenilere Yapılan Vahşet)” adlı kitabı yayımladı. Bliss’e kitabını yazarken İstanbul Robert Kolejin kumcu müdürü Cyrus HAMLİN de yardım etti.

Yine 1896 yılında, A. W. WİLLİAMS adlı bir başka misyoner rahip “Bleeding; Armenia” (Kanayan Ermenistan) adlı kitabını piyasaya sürdü. Bütün bu yayınlar Ermenilere yardım toplama kampanyası çerçevesinde kiliselerde tanıtıldı, papazların gayretiyle halka satıldı. Kitaplar adeta para bastı.

Frederic Davis GREENE adlı misyoner de yine 1896 yılında “Armenian Massacre or The Sword of Mohammed” (Ermeni Katliamı veya Muhammed ‘in Kılıcı) adıyla zehir kusan bir kitap yayımladı. Greene, kitabını “Muhammed’in Kılıcıyla Ermenistan’da katledilen Hıristiyanların Hâtırasına” adadı. Kitabın iç kapağında bu ithafı okuduktan sonra Önsöz’e bir göz atıyoruz: Greene, “Bu kitap, cinayetlerin ve yağmaların yürekler parçalayan tüm ayrıntılarıyla Sasun’da birkaç ay önce yapılan ilk büyük Ermeni katliamının dehşetim kanıtlamak için hazırlandı” diyor. Ama hiçbir şey kanıtlayamıyor. Kanıt olarak altı imzasız mektep yayınlıyor. Bu mektupları yazanların hiçbiri, bir katliam filan görmemiş, sadece bazı söylentiler duymuş. Hepsi o kadar.

Amerikalı Greene, tıpkı karanlık Orta Çağ’dali Pierre L’ERMİTE’in yaptığı gibi, Türkiye’ye karşı bir “Haçlı Seferi” düzenlenmesini istiyor. Haçlı Seferi çağasında bulunuyor. Bu amaçla gidip Londra’da namlı Türk düşmanı Gladstone ile de görüşmüş. Anlatıyor; “Şark meselesini açmanın korkunç bir şey olacağını söyleyenlere ne dersiniz?” dedim. Mr. Gladstone birden bir şimşek gibi parlayıp cevapladı: “Şark meselesini kapatmanın tek yolu onu açmaktır” dedi. Avrupa devlet adamları da bu açık, dürüst ve kesin düşünceyi paylaşırlarsa “HASTA ADAM”ın işini bitirmek uzun sürmez.” diyor.

Amerikan misyoneri Greene, Avrupa devletlerinin bir olup Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırılmasını öneriyor ve ısrarla önerisini savunuyor. “Bunu kim/erin yapacağı hiç önemli değil Protestan, Ortodoks veya Katolik olmuş, hiç fark etmez...Yeter ki Osmanlı Devleti ortadan kaldırılsın” diyor.

Bunları söyleyen Amerikan misyonerin gözünde, bu gök kubbe altında Türk’e hiç yer yoktur. Onun önerisine göre, “Hasta Adam” dediği Osmanlı Devleti ortadan kaldırılacak, Hristiyan devletlerin her biri birer parça alacak. Mirasın geri kalanı Hasta Adam’ın “mutlu öksüz çocuğu” Ermeni adına yönetilecek. Buraya kadar açık. Ya Türk halkı ne olacak? Bu yeni Haçlı projesinde Türk halkına hiç yer yoktur!...

 

Yüzyıl Sonrasına Gelelim

Evet, Ermeni sorunuyla ilgili olarak daha XIX. yüzyılda Amerika’da haksız yere Türk düşmanlığı tohumları atılmıştı. Bu düşmanlık, kuşaktan kuşağa aktarıldı ve hep yaşatıldı. Türkiye-ABD ilişkileri bundan olumsuz etkilendi.

1914 yılında, ABD’ye atanan Büyükelçi payesindeki ilk Osmanlı diplomatik temsilcisi Ahmet Rüstem Bey, Washington’da görevine başlar başlamaz yine yoğun bir düşmanlık kampanyasıyla karşılaştı. Osmanlı Devleti henüz Birinci Dünya Savaşı’na girmemiş, Türkiye’de bir tek Ermeni’nin burnu bile kanamamış, henüz Ermeni tehciri de yapılmamış olduğu bir sırada Amerikan basını Türkiye’de Ermeni katliamı yapılıyor diye yalan yanlış bir kampanya yürütüyordu Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey bu haksız ve yalan kampanyaya sert cevap verdi ve protesto makamında Amerika’yı terk etti ve bir daha Washington’a dönmedi.

Türk-Amerikan ilişkileri 1917 yılında kesilmişti. İlişkileri yeniden başlatmak amacıyla 8 Ağustos 1923’te, Lozan’da, Türkiye ile ABD arasında ikili “Dostluk ve Ticaret Antlaşması” imzalandı. (Lozan Barış Antlaşması ile karıştırılmasın.) Bu antlaşmaya karşı ABD’de yine bir Türk düşmanlığı kampanyası başlatıldı. Bu nedenle Amerikan Senatosu Dostluk Antlaşmasını reddetti. Dolayısıyla Türkiye-ABD ilişkilerinin yeniden kurulması yıllarca gecikti. 1917’de kesilen ilişkiler ancak 1927 yılında tekrar kurulabildi.

1927 yılında Ahmet Muhtar Bey Washington’a Büyükelçi olarak atandı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Amerika’ya gönderdiği ilk büyükelçi idi. Büyükelçimiz, Amerikan toprağına ayak basar basmaz akıl almaz bir düşmanlık uğultusuyla karşılandı. Büyükelçi Ahmet Muhtar Bey, Amerika’daki Türk düşmanlığının, Ermeni propagandasının köklü olduğuna ve kolay kolay söndürülemeyeceğine dikkati çekti. “Bu hasmane cereyan, kuvvetli kökenleri olmak itibariyle kolay kolay kabil-i itfa değildir” diyordu. Türk-Amerikan dostluğunun doruk noktasına ulaştığı, ya da öyle göründüğü dönemlerde bile, Türk düşmanlığı tohumları sürekli beslemiyordu. İlk fırsatta patlayabilirdi. “Vaziyet şayan-ı itinadır” diye ekliyordu Ahmet Muhtar Bey.

Bu söyledikleri yarım yüzyıl sonra doğrulandı. 1920’lerde, fanatik bir Ermeni lobisine boyun eğerek Lozan Antlaşması’nı reddeden Amerikan Senatosu, 1970’lerde de Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasını bahane ederek NATO üyesi Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaktan çekinmedi. Bu ortamda, Amerika’daki Türk düşmanlığı çabucak hortlayıverdi, 1920’lerde Ermeni lobisi elebaşları Gerard gibi Amerikan siyaset gangsterlerinin kışkırttıkları Türk düşmanlığı hareketi, Amerikan toprağında eli kanlı Ermeni teröristler üretti. Bu teröristlerin Amerikan topraklarını da kana buladıkları görüldü.

 

Tarihten Birkaç Not

1915-17: Türkiye’deki Amerikan Büyükelçisi “Morgenthau” Ermeni iddialarını destekleyen ağır raporlar kaleme alıp Washington’a gönderdi. (Bunun için Türklerden hiç özür dilemedi.)

1918-23: “Near Esat Relief”adlı Amerikan yardım örgütü Anadolu’da faaliyetlerini sürdürdü ve Ermenilere yardım için çok büyük paralar harcadı.

1923: Amerika’da, “Lozan Antlaşması’na Hayır” sloganıyla Türk aleyhtarı büyük bir kampanya başlatıldı. Başını Ermeni ve Rum lobilerinin çektiği bu kampanya etkili oldu. Bunun karşısında “Lozan’a Evet” sloganıyla başlatılan karşı kampanya nispeten daha zayıf kaldı.

1927: Amerikan Senatosu , Türkiye ile ABD arasında 6 Ağustos 1923 tarihinde imzalanmış olan “Dostluk ve Ticaret Antlaşması” reddetti (18.1.1927). Antlaşmanın onaylanması için üçte iki çoğunluk gerekiyordu. Senatoda 50 oy lehte, 34 oy aleyhte çıkmış ve üçte iki çoğunluk tutturulamamıştı.

Antlaşmanın reddedilmesiyle Türkiye ile ABD arasında normal diplomatik ilişki kurulması engellenmiş oldu. (Daha sonra iki ülke ayrı bir “Modus Vivendi” ile on yıldan beri kesik olan normal diplomatik ilişkileri 1927 yılında büyükelçilik düzeyinde yeniden kurdular.)[3]

1945- Amerika’daki bazı Ermeniler, BM San Fransisco Konferansı’na katılan Türk heyetine ve Dışişleri Bakanına suikast planladılar.

1965- “Ermeni Soykırımın 50. Yılı” diye Amerika’da yeni bir Türk düşmanlığı kampanyası başlatıldı.

1967 - İlk Ermeni soykırım anıtı Amerika’nın Montebello şehrinde dikildi ve burada Türk halkı karalandı. Bu anıtı Sovyet Ermenistan Cumhuriyeti de ve Avrupa’da dikilen soykırım anıtları izledi.

27 Ocak 1973: Türk diplomatlarına karşı ilk Ermeni suikastı Amerika’da düzenlendi. T.C. Los Angeles Başkonsolosu Mehmet HAYDAR ile yardımcısı Muavin Konsolos Bahadır DEMİR, Kaliforniya’nın Santa Barbara kasabasında, Ermeni terörist Mıgırdıç YANIKYAN tarafından pusuya düşürülüp şehit edildiler. Katil terörist yakalandı, yargılandı ve müstahak olduğu cezaya çarptırıldı. Ama, 1920’lerin Ermeni terörü elli yıl sonra Amerikan topraklarında hortlatılmış oldu. Ermeni cinayetleri devam edecekti artık.

28 Ocak 1982: T.C. Los Angeles Başkonsolosu Kemal ARIKAN, sabahleyin evinden işine giderken, Ermeni teröristlerce arabası içinde şehit edildi. Suikastı kendilerine “Adalet Komandoları” diyen Ermeni terör örgütü üstlendi, katil veya katiller yakalanamadı, cezasız kaldı

4 Mayıs 1982: T.C Boston Fahri Başkonsolosu Orhan GÜNDÜZ, Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde, işinden evine dönerken, yine “Adalet Komandoları” adlı Ermeni terör örgütü tarafından şehit edildi. Katil veya katiller yakalanamadı, cezasız kaldı.

27 Ağustos 1982: T.C. Ottawa Büyükelçiliği askeri ataşesi Hava Kurmay Albay Atilla ALTIKAT, sabah evinden işine giderken arabası içinde Ermeni teröristlerce şehit edildi. Suikastı aynı “Adalet Komandoları” adlı Ermeni terör örgütü üstlendi. Katil veya katiller yakalanamadı, cezasız kaldı…

Amerika Birleşik Devletlerinin teröre savaş açtığı bu günlerde bizleri pek yakından ilgilendiren bu terör cinayetlerini hatırlamadan ve Amerikalılara hatırlatmaktan kendimizi alamadık. Ve bu teröristler, Afganistan dağlarında değil, Amerikan (ve Kanada) topraklarında yetişmiş, barınmış ve yine oralarda gizlenip korunmuşlardır. Buna bir nokta koyalım.

Bugüne gelince...

Bugün ABD’nin, Ermeniler için, Türkiye’den bazı talepleri var:

Türkiye ile Ermenistan Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişki kurulsun, diyor.

Türkiye-Ermenistan sınırı açılsın, diyor...

AB de bu talepleri destekliyor. İki koldan Türkiye’ye baskı yapılıyor.

Türkiye, bu talepler kabul edemez. Bugünkü şartlarda kabul edemez.

Türkiye, bugün için, Ermenistan’la normal diplomatik ilişki kuramaz.

Türkiye, bugün için Ermenistan’da Elçilik açamaz; konsolosluk açamaz.

Türkiye, bugün için, Ermenistan sınırını açamaz.

Sovyetler Birliği dağılırken ve eski Sovyet coğrafyasında yeni bağımsız devletler tarih sahnesine çıkarken, 1990-1995 yıllarında Dışişleri Bakanlığında o bölgelerden de sorumlu genel müdür idim. O zamanlar Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusunda çok zihin yorduk. Türkiye, diğer bağımsız devletleri tanıdığı gibi Ermenistan Cumhuriyeti’ni de bağımsız bir devlet olarak resmen tanıdı; ama daha ileri gidemedi: Ermenistan’la diplomatik ilişki kuramadı, Ermenistan sınırını açamadı.

Nedenlerini ayrıntılarıyla açıklamak bu makalenin çerçevesini aşar. Şu kadarına değinip noktalayalım;

Ermenistan Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nden ayrılırken bir “Bağımsızlık Deklarasyonu” yayınladı. Bu belgede :

Soykırım’ı Türkiye’ye kabul ettirmek millî hedefimizdir, dedi.

“Batı Ermenistan” millî hedefimizdir, dedi.

“Batı Ermenistan” dedikleri, Doğu Anadolu’dur; yani Türkiye Cumhuriyeti topraklarıdır.

Ermeni “Bağımsızlık Deklarasyonu”ndaki bu ilkeler, daha sonra Ermenistan Cumhuriyeti Anayasası hükmü hâline getirildi.

Türkiye, atalarının işlemediği “soykırım” suçunu kabul edemez; dolayısıyla Ermenistan’la normal diplomatik ilişki kuramaz.

Türkiye, Doğu Anadolu’ya göz diken ve bu emelini anayasasına da koymuş olan komşu Ermenistan’la normal diplomatik ilişki kuramaz.

Dahası, Türk diplomatlarına suikastlar düzenlemiş olan Ermeni teröristlerin birçoğu bugün Ermenistan Hükûmetinin himayesi altındadır. Ermenistan bunları yargılamamış, yargılanmaları için Türkiye’ye iade etmeyi de düşünmemiştir.

Dahası, Ermenistan, komşusu Azerbaycan topraklarım işgal etmiş, bu toprakların Azeri halkını mülteci (kaçkın) durumuna düşürmüştür. Yukarı Karabağ’ın yanı sıra aşağıdaki 7 Azerbaycan ili bugün Ermenistan’ın işgali altındadır: “Ağdam, Fuzuli, Cebrail, Zengilan, Gubatlı, Laçin ve Kelbecer.” Kısacası, Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermeni işgali altındadır ve l milyonu aşkın Azeri “kaçkın” durumundadır. Türkiye, bunları görmezlikten gelemez ve saldırgan Ermeni olupbittilerini sineye çekemez.

Ermenistan, büyük komşusu Türkiye’den normal ilişki ve dostluk bekliyorsa, önce kendi kusurlarını düzeltmelidir.

ABD (ve AB), “Ermenistan’la ilişkilerini düzelt” diye Türkiye’ye baskı yapacakları yerde kusurlarını düzeltmesi için Ermenistan’a baskı yapmalıdır.

         


         

[1] Joseph L. Grabill, Protestant Diplomacy and the Near East. Missionary Influence on American Policy, 1810-1927, University of Minnesota Press, Minnepolis: 1971.

[2] Grabil’ın aktardığına göre (Ibid., p.6), Parsons aynen şöyle demiştir: “I find a great desire in my breast...to sepa system in operation which, with the divine blessing, shall completely demolish this mighty empire of sin.”

[3] Rum ve Ermeni lobilerinin propaganda kampanyasıyla ABD’de beş yıl kadar sürmüş olan Lozan kavgasının ayrıntıları için bk.: Bilâl N. Şimşir, “Türk-Amerikan İlişkilerinin Yeniden Kurulması ve Ahmet Muhtar Bey’in Vaşington Büyükelçiliği”. Belleten, Cilt XLI, Sayı 162, Nisan 1977, s. 277-356 den ayrı basım.Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara: 1977.

 


Türk Yurdu Haziran 2006
Türk Yurdu Haziran 2006
Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele