ERMENİLER HAKİKAT PEŞİNDE DEĞİLLER

Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

 

        XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti Anadolu, Balkanlar, Kafkasya ve bugün Orta Doğu denilen coğrafyanın tamamına hâkimdi. Bugün gerek Orta-Doğu, gerek Balkanlar ve gerekse Kafkaslar siyasi ve sosyal karışıklıkların hüküm sürdüğü dünyanın en problemli bölgeleridir.

Sadece Türkiye’de değil, Avrupa ve Amerika’daki Osmanlı tarihi araştırmacılarının da temas ettiği üzere bütün bu problemli coğrafyada 400 yıl boyunca bir Osmanlı barışı (Pax Ottomana) hüküm sürmüştür. Farklı ırklara mensup, farklı dilleri konuşan ve farklı inançlara sahip yüzlerce toplumun yaşadığı bu bölgelerde son yüz yıl içerisindeki olaylar dikkate alınırsa Osmanlı idaresinin  başarısını takdir etmemek mümkün değildir.

        1860’lı yıllarda Fuad Paşa sayesinde Lübnan’da kurulan idari düzenlemenin 1975’lere kadar bu ülkede barışı sağladığını belirtmek Osmanlı idare anlayışı konusunda bir fikir verebilir. Bu idari düzen Fransa tarafından Maruniler’i diğer dinî ve sosyal gruplardan üstün kılmak politikası yüzünden bozulmuş ve Lübnan’da yıllarca kan gövdeyi götürmüştür[1]. Keza bugün Filistin’le İsrail arasında 80 yılı aşkın bir süredir bitmek tükenmek bilmeyen bir savaş yaşanmaktadır.

        Balkanlar’da Osmanlı barışı XIX. yüzyılın başlarından itibaren bozulmaya başlamıştır. Hristiyan tebaa arasında yayılan milliyetçilik fikirleri, güçlenen Avrupa devletleri ve Rusya’nın desteği ile gelişmiş ve sonuçta Balkanlarda Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan gibi devletler ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın  Balkanlarda takip ettiği siyaset ana hatlarıyla üç aşamalı olmuştur.

        1-Hristiyan etnik grupların Osmanlı idaresi aleyhine tahrik etmek,

        2-Siyasi ve askerî baskılarla Hristiyan etnik gruplar lehinde reform yapmaya zorlamak,

        3-Osmanlı idaresinin sıkıntıda olduğu bir zamanda Hristiyan etnik grubun müstakil bir devlet kurmasını sağlamak.

Reformun gayesi, desteklenen Hristiyan toplumun ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve imtiyazlı hâle gelmesidir. Bu şekilde güçlenen etnik grup tekrar ayaklandığında bu defa muhtariyet talepleri gelir. Ondan sonra da Osmanlı Devleti’nin bir gaile ile meşgul olduğu bir anda da bağımsızlık ilanı gelecektir. Bu seyir aşağı yukarı Balkan kavimlerinin bağımsızlığı sürecinde hepsi için geçerli olmuştur.

        XIX. yüzyıldan ortalarından itibaren başvurulan bir metot daha vardır : “Bıktırıcı diplomasi ve borçlandırma.”

        Batılılar şayet askerî yönden harekete geçemeyecek durumda iseler bu defa Türkiye’ye karşı uyguladıkları metot bıktırıcı diplomasidir. Borçlandırma ile paralel tatbik edilen bu metoda göre Türkiye Avrupa’ya (bugün Amerika’ya) altından kalkılamayacak bir borç altına sokulacak ve bu borç şantajı ile bıktırıcı bir diplomasi faaliyeti başlatılarak hedefe ulaşılmaya çalışılacaktır.

        Bu metodu zamanında Girit için uygulamışlardı. Günümüzde ise Kıbrıs konusunda hummalı bir faaliyet göstermektedirler.

Şark Meselesi

        Diğer taraftan Ermeni meselesinin iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Şark Meselesi’nin bilinmesi gerekmektedir. “Şark Meselesi” esas itibariyle İslamiyet’in Anadolu’ya doğru yayılması ile başlamıştır, denilebilir. Bizans, VIII. ve IX. yüzyıllarda Müslüman Araplara kaptırdığı Anadolu topraklarını X. yüzyılda geri almış ve hatta Suriye ve İran üzerine seferlere başlamıştı. Fakat XI. Yüzyılda Türkler Orta Doğu’ya geldiler. İşte 1071 yılında Türklerin Malazgirt’te Bizans ordusunu bozguna uğratmaları ve Anadolu’ya yerleşmek üzere fetihlere başlamaları üzerine Batı için “Şark Meselesi” başlamış oldu. Dolayısiyle Türk-İslam dünyası ile Avrupa Hristiyan dünyası arasındaki mücadele “Şark Meselesi”nin temelini teşkil etmiştir.

        Birinci safhada “Şark Meselesi” Batı için Türk fetihlerini durdurmaya ve Hristiyan ülkelerinin kaybını önlemeye yöneliktir. Avrupa bunu ancak 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması’yla başarabilmiş ve Türk fetihlerini durdurabilmiştir.

        Bundan sonraki safha ise Osmanlı Devleti içerisindeki Hristiyanları kurtarmak ve Türkleri Avrupa ve Balkanlardan atmak şeklinde gelişmiş ve “Şark Meselesi”nin esasını teşkil etmiştir.

Avrupa’nın ilim ve teknik alandaki başarıları, sanayi inkılabını gerçekleştirmesi ve sömürgecilik hareketlerine girişmesi “Şark Meselesi”nin Batı’nın lehinde çözümlenmesi konusunda büyük avantajlar sağlamıştır. Doğu toplumlarının ilim, teknik, düşünce ve ekonomik alandaki gerilemeleri ise Avrupa’nın ilerlemesini kolaylaştırmıştır.

XIX. yüzyıla girildiği zaman “Şark Meselesi” artık sadece Osmanlı Devleti içerisindeki Hristiyan unsurların kurtarılması değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve Doğunun topyekün sömürgeleştirilmesi hareketi olarak tebarüz etmiştir. Ancak Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki rekabet ve aslan payını kaptırmamak düşüncesi Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatmıştır. Yüzyılın ilk yarısında Rusya’nın sıcak denizlere inmek konusundaki hırsının önüne, İngilizlerin Akdeniz’deki menfaatleri çıkmış, yüzyılın sonlarına doğru ise güçlenen Almanya’nın İngiltere ile sanayi,  sömürgecilik ve pazar bulma alanındaki rekabeti “Şark Meselesi”nin Batı’nın istediği tarzda çözümünü engellemiştir.

        XIX. yüzyılın ortalarına kadar Ermenilerle ilgili herhangi bir problem yoktu. Bu dönemden itibaren güçlenen Batı, “oryantalizm” çalışmaları çerçevesinde Anadolu’ya da el attı. Ayrıca misyoner faaliyetleri ile bölgedeki Hristiyan ve Müslüman unsurlar birbirlerine düşman edildi. Bölgedeki en kalabalık Hristiyan grubu teşkil eden Ermeniler üzerindeki çalışmalar kısa sürede sonuç verdi. Bir Ermenistan kurmak için harekete geçen Ermeniler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde isyanlar çıkardılar ve terörist faaliyetlere giriştiler.

        Bu gelişme karşısında Sultan II. Abdülhamid, klasik dönemdeki Osmanlı siyasetini tekrar uygulamaya koydu. Halife unvanını ön plana çıkararak Sünnî-Müslüman olan Kürd aşiretlerinden “Hamidiye Alayları” denilen milis kuvvetleri oluşturdu. Bununla Abdülhamid bir Ermenistan kurulmasının önüne geçmek gayesinde idi. Çünkü klasik dönemde Şiî Safevîlerden gelen tehdit bu defa Hıristiyan Ermenilerden geliyordu.

        Ermeniler, XIX yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nin en sadık tebaasından biri idi. Bu yüzden Ermenilere “millet-i sadıka” denirdi. Çoğunluğu Ortodoks-Gregorien olan Ermenilerin küçük bir kısmı da Katolik ve Protestan idi. Dinî, ekonomik, sosyal her türlü hakka sahiptiler. Bir çoğu şehir merkezlerinde yaşıyor, ticaret, kuyumculuk ve mimarlıkla uğraşıyordu. Oldukça zenginleşmişlerdi. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde cemaat halinde yaşıyorlardı. Hiç bir vilayette çoğunlukta değillerdi. Tanzimat’tan sonra devlet kademesinde de görev almaya başlamışlardı. İçlerinden bazıları nazırlığa kadar yükselmişlerdi. Kültürel bakımdan Ermeniler Türklerle en çok kaynaşan toplum olmuştur. Ermeniler arasından birçok mimar, devlet adamı, bestekâr vs. yetişmiştir. Bu sebeple el üstünde tutulmuşlardır. Osmanlı Meb’usan Meclisinde Ermeni asıllı 30’dan fazla milletvekili olduğu gibi 20’den fazla nazır çeşitli Osmanlı hükûmetlerinde görev yapmıştır.

XIX. yüzyılın ortalarına doğru Rusya ve Avrupa devletlerinin yanı sıra Amerika da Ermenilerle ilgilenmeye başladılar. Onları kendi mezheplerine çekmek isteyen Katolik ve Protestan misyonerleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde okullar açarak faaliyet göstermeye ve Ermenileri Türkler aleyhinde kışkırtmaya başladılar. Avrupalılara göre, Osmanlı tebaası olup kendi devletlerini kurmayan tek Hristiyan kavim kalmıştı, o da Ermenilerdi.

Ermeniler, ilk 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus ordularında gönüllü olarak Türklere karşı savaştılar. Savaş sırasında Ruslar, Osmanlı tebaası olan Ermenileri ayaklanmaya teşvik etti. Ayestefanos Antlaşması sırasında İstanbul’daki Ermeni Patriği, Ruslara başvurarak kendileri lehinde antlaşmaya maddeler konulmasını istedi. Bu yüzden Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinde Doğu Anadolu’da Ermeniler lehinde reformlar ve düzenlemeler yapılacağı kayıt altına alındı.

Fakat Sultan II. Abdühamid bu maddeyi uygulamaya asla yanaşmadı. Ancak Ruslar, el altından Ermenileri kışkırtmaya ve silahlı örgütler kurdurarak isyanlar çıkartmaya çalıştılar. Hınçak ve Taşnak adı verilen Ermeni terör örgütleri, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulması için harekete geçti. Bunun için, bu bölgede yaşayan Müslüman halkı zor ve şiddetle ayırıp göçe zorlamak ve yer yer katletmek yolunu seçtiler.

        Bu hareketler sonucunda 1890’lı yıllarda Doğu Anadolu’da bir çok Ermeni ayaklanmaları meydana geldi. Ermeniler, toplu katliamlara yöneldiler ve yüzlerce Türk köyünü basarak binlerce masum Müslüman katlettiler. Ayaklanmalar Türk ordusu tarafından bastırıldı. Ancak bu defa Avrupa ve Amerika’da Türkler, Ermenileri katlediyor şeklinde propagandalara başladılar. Bu durum Avrupa devletlerine Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak için aradıkları fırsatı vermiş oldu.

        Ermeniler, İstanbul’da da ayaklanmalar çıkardılar. Bankaları bastılar ve 1905 yılında Sultan II. Abdülhamid’in arabasına bomba koyarak onu öldürmek istediler. Ancak muvaffak olamadılar.

        En son olarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı ordusu doğu cephesinde Ruslarla savaşırken, cephe gerisindeki Ermeni çeteleri Türk ordusunu arkadan vurmaya ve savunmasız kalan Türk köylerini basarak halkını katletmeye başladılar. Bunun üzerine Osmanlı Hükûmeti, 1915 yılında, ordunun güvenliği için Ermenileri Doğu Anadolu’dan Suriye ve Irak’a göç etmeye zorladı. Göç sırasında bazı Ermeniler salgın hastalıklardan ve soğuktan ve tehcir işinde görev alanların suiistimali sonucu öldüler. Ancak Avrupa devletleri ve Amerika’da, Türkler, Ermenileri soy kırıma tabi tutuyor şeklinde propaganda yapıldı.

        Savaş sonrasında Avrupa ve Amerika’dan bu durumu tahkik etmek için çeşitli heyetler geldi. Türklerin Ermenileri soy kırıma tabi tuttuklarına dair hiç bir delil bulamadılar ve böyle bir katliamın söz konusu olmadığını gördüler. Ne var ki, Batı’nın desteği ile Ermeni propagandası baskın çıktı ve bütün dünyayı Türklerin milyonlarca Ermeni’yi katlettiğine inandırdılar.

        Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütârekesi ile Türk milleti tarihe gömülmek istendiyse de, millet bunu kabul etmedi. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Türk milletinin varını yoğunu seferber ederek Millî Mücadele’yi başlattı ve bugünkü Türkiye’yi emperyalist istiladan kurtarmayı başardılar.

        Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Türkiye’ye kabul ettirilmek istenen Sevr projesinde bir Ermenistan kurulması öngörülüyordu. Ancak Kazım Karabekir Paşa’nın 1921’de Ermeniler mağlup etmesi ve Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanması Ermeni hülyalarının sonu oldu. Lozan’da Ermeni meselesi gündeme bile alınmadı. Yani Avrupa devletleri Ermenileri kullandı ve ortada bıraktı.

***

        Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan Hristiyan unsurların her birine devlet kurduran Avrupa devletleri ve Rusya, imparatorluğun Müslüman tebaası üzerinde de çalışmalar yapmaktan geri kalmadı.

        Bu cümleden olarak 1912’de Arnavutlar isyan ettiler. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Araplar arasında da milliyetçilik fikirleri yayılmaya ve Osmanlı hâkimiyetine karşı ufak tefek ayaklanmalar başladı. Savaş içerisinde Mekke Şerifi Hüseyin İngilizlerle antlaşma yaparak Osmanlı ordusunu arkadan vurdu. Bu ihanet Türklere çok ağır gelmiştir. Çünkü Hicaz bölgesi askerlik mantığının zıddına, sırf padişahın halife unvanını taşıması sebebiyle politik mülahazalarla savunuluyordu. Medine müdafaasının kahramanı Fahreddin Paşa, Hz. Peygamber’in mezarının Hristiyan bir kavmin eline geçmesini önlemek amacıyla savaşıyordu.

        Bugünkü Arap ülkelerinin sınırları masa başında cetvelle çizildi. İngilizler, Şerif Hüseyin’le imzaladıkları antlaşmaya sadık kalmadılar ve onun karşısına Suudi ailesini çıkardılar. Ayrıca Arap topraklarından Irak, Suriye, Ürdün, Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Kuzey ve Güney Yemen vs. gibi küçük küçük ülkeler çıkardılar.

Cumhuriyet Devrinde Ermeni Terörü

        1973 yılında Türkiye’nin Los Angeles konsolosluğunda görevli iki Türk diplomatı 70 yaşındaki bir Ermeni tarafından vuruldu. Bir meseleyi görüşmek için Türk diplomatlarıyla bir lokantada buluşan Ermeni, görüşmeye gelen iki Türk diplomatını tabancasıyla ateş ederek şehid etti. Yaşlı Ermeni yakalandıktan sonra yaptığı açıklamada, 1915 yılında, Birinci Dünya Harbi sırasında Türkler, benim babamı kesmişlerdi. Ben de onların intikamını aldım, diyordu.

        Bundan sonra Türk diplomatlarına karşı Ermenilerce silahlı saldırılar arttı. Batılı devletlerin desteğini alarak teşkilatlanan Ermeni çeteleri, birçok ülkedeki Türk diplomatını şehid ettiler. Ermeniler her saldırıdan sonra, 1915’teki olayların intikamını aldıklarını söylüyorlardı. Ermenilere göre 1915 yılında Türkler, 1,5 milyon Ermeni’yi katletmişlerdi. Bu konuda yaptıkları araştırma ve incemele faaliyetleri ile tarihi çarpıtarak, yalanlarına bütün dünyayı inandırmışlardı. Öyle ki, Amerikan haber ajansları Türk diplomatlarının ölümüyle sonuçlanan Ermeni saldırılarını verirken; 1915 yılında Türkler, 1,5 milyon Ermeni’yi kesmişlerdi. Bugün de falan yerde Ermeniler 2 Türk’ü öldürdü, şeklinde veriyorlardı.

        Gerçek ise bambaşkaydı. 1915 yılında Doğu cephesinde Ruslar ile iş birliği yapan ve savaş sebebiyle savunmasız kalan Türk köylerini basıp halkı işkencelerle katleden Ermenilerdi. Osmanlı Hükûmeti de savaş sırasında düşmanla iş birliği yapan ve Türk ordusunu arkadan vuran Ermenileri daha güvenli bölgelere kaydırmak için tehcir kararı almıştı. Doğu Anadolu’nun muhtelif yerlerindeki Ermeniler Suriye ve Irak’a göç ettirilmişlerdi. Tehcir sırasında soğuktan, hastalıktan ve çeşitli suistimallerden bazı Ermenilerin ölmesi söz konusuydu. Ancak asla bir soykırım olmadı. Zira savaş alanı olan Doğu Anadolu’nun dışında, Batı Anadolu, İzmir ve İstanbul’da yaşayan Ermenilere hiç dokunulmadı. II. Dünya Savaşı’nda ABD de aynı metoda başvurdu. Amerika’daki Japonları ve Çinlileri sahil şehirlerinden iç bölgelere göç ettirdi.

        Fakat Ermeni propagandası o kadar yoğun oldu ki, soykırım yalanını ve gerçeğe dayanmayan iddialarını bütün dünyaya yaymayı başardılar. Ermeniler, Amerika’da güçlü bir lobi oluşturuyorlardı. Bunu kullanarak Amerikan kongresinden tehcir kararının alındığı 24 Nisan 1915’i Ermeni soykırım günü olarak ilan ettirmek istemektedirler. Birçok eyalette ve ülkede bunu sağladılar. Ermeniler ayrıca Türkiye’nin de soykırımı kabul etmesini istemektedirler. Pek masumâne görünen bu istekle Türk milletini suçluluk duygusu içerisine atacakları gibi, Türkler ve Türkiye aleyhinde bütün dünyada aleyhte propaganda malzemesi olarak kullanacaklardır.

        Ünlü tarihçi ve Orta Doğu uzmanı Bernard Lewis, soykırımın gerçekle ilgisinin bulunmadığını ve Ermeni iddialarının tarihin Ermenilerce yorumu olarak nitelemiştir. Bu yüzden Ermenilerin baskılarına maruz kalmış ve Fransa’da bir mahkeme tarafından suçlu bulunmuştur.

        Türkiye’nin hatası, kendi tarih ve coğrafyasını ilgilendiren konularda yeterli araştırma ve inceleme yapmamış olmasıdır.

        Türk diplomatlarına yönelik Ermeni terörü 1982 yılına kadar devam etti. Ondan sonra kesildi. Ancak mesele bitmedi. Ermeniler sürekli terörle zaman içerisinde dünyanın antipatisini çekeceklerini anladılar. Çünkü Ermenileri ve Ermeni terörü eylemin girişildiği ülkelere de zarar vermeye başlamıştı. Bu defa diplomatik sahada harekete geçtiler.

        Bugün Batılı güçler Türkiye’ye baskı yaparak bir Ermeni soykırımı yapıldığı tezini kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Buna göre, Türkiye soykırım yapıldığını kabul edecek ve Ermenilerden özür dileyecektir. Tabii ki bunu başardıkları takdirde uluslararası mahkemelerde Türkiye aleyhine tazminat davaları açacaklar ve peşinden toprak talepleri gelecektir. Bunu yapamazlar deyip işin içinden çıkılamaz. Tarihte nice olmazlar olmuştur.

        İşin dikkat çeken tarafı şudur: Ermeni propagandasının gücü o derece etkilidir ki, kendi insanımız ve hem de aydınlarımız bile, canım biz de yapmışızdır, Ermenileri kesmişizdir, gibi psikolojiye ve görüşe kapılmaktadır. Bütünüyle cehaletin ürünü olan bu yaklaşım maalesef düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmektedir. Hâlbuki gerçekte bir soykırım olmadı. Ziya Gökalp’in mütareke sırasında kurulan ve İttihatçıların yargılandığı mahkemede söylediği gibi “mukatele” söz konusu idi. Ancak Ermeniler boş durmadılar ve kendi tezlerini ispat etmek için tarihî belgeler uydurdular ve bir sürü yalanlar uydurdular.

Aslında, I. Dünya Savaşı sonrasında tehcir sonucunda Ermenilerin mağdur edildikleri iddiası üzerine, İtilaf devletlerinin girişi ile zamanın Osmanlı yönetimi ve İtilaf devletleri tarafından çok çeşitli soruşturmalar yapıldı, mahkemeler kuruldu ve heyetler gönderildi. Her türlü imkâna ve Osmanlı Arşivine sahip İngiliz, Fransız ve Amerikan otoritelerinin soruşturmaları neticesinde, münferit birkaç ihmalkârlık haricinde, Ermeni iddialarını doğrulayan bir sonuç elde edilemedi. Dönemin Rus kaynakları da, bu istikamette bilgiler ihtiva etmektedir. Esasen Ermeni soykırımı iddialarını destekleyen tek geçerli belge yoktur. Ermeni iddiaları birtakım hatırata ve hayalî hikâyelere dayandırılmaktadır.

        Propagandanın başarısında iki yol vardır: “İddia ve tekrar.” İşte Ermeniler bunu yaptılar. Sürekli olarak gerçekdışı iddialarını 90 yıldır tekrar ettiler. Artık Amerikan ve Avrupa kamuoyu 1915 olayları için milyonlarca Ermeni’nin katledildiğine inanmaktadır. Tartıştıkları konu 1,5 milyon mu yoksa 2 milyon mu Ermeni’nin öldürüldüğüdür. Hatta bu rakam 2,5 milyona kadar çıkabilmektedir. Oysa 1915 yılında bütün dünyadaki Ermenileri toplasanız 2 milyon etmiyordu.

***

Son yıllarda arşivlerimizde Ermeni mezalimini tevsik eden belgeler, Osmanlı Arşivi ve diğer kaynaklardan faydalanılarak yayınlandı. Yapılan “toplu mezar” kazılarında, Ermeni komitacılarının görülmemiş bir vahşet ve çeşitli işkencelerle öldürerek kazdıkları çukurlara doldurdukları, aralarında çocukların, kadınların ve ihtiyarların da olduğu binlerce Müslüman Türk’ün ceset kalıntıları bulundu. 1895’ten sonra Ermenilerin, çoğunluğunu Türklerin teşkil ettiği 1 milyondan fazla insanı hunharca öldürdükleri görülmektedir.

XIX. yüzyılın sonlarından itibaren, misyoner okullarının tesiri, Rusların teşviki ve Amerikalıların daveti neticesinde; Osmanlı topraklarından Rusya’ya ve Amerika’ya büyük bir “göç hareketi” başladı. 1914’e kadar ABD’ye göç eden Ermenilerin sayısı 100 bin civarındadır. Bu durum çeşitli nüfus istatistiklerinden de anlaşılmaktadır. Bir kısmı da Fransa’ya yerleşmişlerdir. Anadolu’dan tehcir edilen Ermenilerin bir kısmı da yerleştirildikleri Suriye ve Lübnan’da bulunmaktadır.

 

Türkiye Neler Yapabilir?

Şimdi gelelim Türkiye bu durum karşısında neler yapabilir sorusuna cevap aramaya.

Türkiye yıllarca, ta ki 1973 yılında iki diplomatımızın şehid edilmesi ve akabinde başlayan suikastlere kadar Ermeni iddialarından habersiz kalmış, olan biteni merak bile etmemiştir. Hatta 1973 yılındaki hadise üzerine Ermeniler Türkler 1915 yılında 1,5-2 milyon öldürmüşlerdi propagandasına başlayınca Türk Dışişleri, bunlar Osmanlı İmparatorluğu zamanında cereyan etmiş olaylardır, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendirmez gibi bir yaklaşılma işin içinden sıyrılmak istedi. Fakat kısa sürede görüldük ki, bu mümkün değildir. Çünkü, Süleyman NAZİF’in  ifadesiyle milletler atalarından hep iyi şeyleri miras almazlar, atalarına karşı duyulan kinleri, nefretleri ve öfkeleri de miras alırlar ve bu mirası reddetmenin yolu yoktur. Yeri geldiği zaman kahraman, misafirperver, cömert atalarımız diyeceksin, ondan sonra da işine gelmedi mi, onlar Osmanlı deyip geçeceksin. Bir takım kuruluşların, okulların, futbol takımlarının vs. yüz bilmem kaçıncı kuruluş yıl dönümünü kutlayacaksın.

        Türkiye maalesef 1973 yılından bu tarafa 30 yıl geçtiği hâlde Ermeni meselesinin esası konusunda ciddi hiçbir girişimde bulunmadı. Yapılan tek iyi şey arşivlerdeki bu konu ile ilgili belgelerin tasnif edilmiş ve bir kısmının yayınlanmış olmasıdır. Ermeni terörünün had safhada olduğu zamanlarda üniversitelere tamimler göndererek araştırmalar yapılması istenmiş fakat işin arkası takip edilmemiştir. Bu konuda bir araştırma enstitüsü kurulup, kaynak ayrılmamış ve araştırıcılar yetiştirilmemiştir. Bugüne kadar Ermenice bilen tek bir araştırmacı dahi yetiştirilmemiştir.         

        Ancak iyi araştırmacı ve tarihçilerin yetişmesi ve Ermeni meselesi ile ilgili gerçeklerin ortaya konması dünya kamuoyunu Türkler lehinde ikna etmek için yeterli olmayacaktır. Batı dünyası Hristiyan olan Ermenilerin Türklerin zulmüne uğradığı tezine inandırılmış durumdadır ve bu inancını değiştirmesi pek kolay olmayacaktır. Diğer taraftan Ermeniler de gerçeğin ortaya konması yani işin hakikati peşinde değillerdir. Soykırım onları diğer milletlerin gözünde mazlum bir millet hâline getirmekte ve büyük bir manevi destek sağlamaktadır. Ayrıca Ermeni kimliğinin teşekkülünde soykırım mağduru olmak mühim bir unsurdur. Kinim dinimdir,  mazmunu gereğince  Türklere karşı duydukları kin, öfke ve hınç Ermeni millî kimliğinin esasını oluşturmakta ve bunu yeni nesillere intikal ettirmektedirler. Hatta ikinci ve üçüncü nesil Ermeniler, Türklere karşı zulme maruz kaldıklarını iddia ettikleri atalarından daha fazla bir kin duymaktadırlar. Bu sebeple soykırımın olmadığı yönündeki hakikatin tecellisi  Ermenilerin işine gelmeyecek ve asla ikna olmayacaklardır.

        Avrupa ve ABD için soykırımın hakikati önemli değildir. Çünkü her şeyden önce bu mesele ilmî değil, siyasi bir meseledir. Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD, soykırımım gününün kabulü konusunu Türkiye’ye karşı diplomatik bir koz olarak elinde tutmaya çalışacaklardır.  Çünkü bu devletlere nazaran Türklerin 1915’te Ermenilere karşı soykırım uygulamamış olmaları gerçeğinin gözler önüne serilmesinin yani Türklerin temize çıkmasının onlara sağlayacağı bir fayda yoktur.

Öte yandan toplumumuzun tarih bilgisi eksik ve yanlışlarla doludur. Tarih bilgisi eksik olan insanlarda tarih şuuru aramak da boşunadır. Genel olarak halkın tarih kültürü ve tarih şuuru bakımından noksanının bulunması hoşa gidecek bir gerçeklik değilse de, çok da önemli değildir. Fakat aydınların tarih şuurundan mahrum olması daha vahim sonuçlar doğurabilir. Tarih şuuru olmayan aydınlarda millî ölçü de teşekkül etmez. Bu tip aydınların olaylar karşısında soğukkanlı ve basiretli davranmasını beklemek de boşunadır.

        Esasen tarih öğrenmekten maksat geçmişi çok iyi tahlil etmek değil, bugünü iyi tahlil edebilmek ve anlayabilmektir. Çünkü zaman bir bütündür. Dün, bugün ve gelecek arasında kesin hatlar yoktur. Maziyi iyi bilmek, bugünü iyi anlamanın bir anahtarıdır. Bugünü iyi anladığımız takdirde ise geleceği daha iyi planlayabiliriz.

        Ülkemizde tarih bilgisi ve şuurunun oluşmamasının sebebi millî kültürü  toplumun fertlerine öğretmeyi amaçlayan temel bir millî eğitim politikasının olmayışıdır. Bundan dolayı memleketimizde yabancıların tarihini kendi tarihimizden iyi bilen nesiller yetişmiştir.

        Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye’nin Ermeni meselesinde haklı olmaya değil, güçlü olmaya ihtiyacı vardır. Zira dünya haklıların değil, güçlülerin dünyasıdır. Güçlü, zengin ve teknolojik olarak ileri bir Türkiye’nin Ermeni meselesi olmayacaktır. Bugün milletlerin gücü sahip oldukları  ekonomik ve teknolojik imkanlarla ölçülmektedir. Kişi başına düşen gelirin 5000 dolar civarında olduğu bir ülkenin dış politikada büyük başarılar kazanması beklenemez. İyi yetişmiş ve kalabalık bir ordunuz olması da çözüm değildir. Bu ordunun silahlarını kendiniz yapabiliyorsanız, o teknolojiye sahipseniz bir anlam ifade eder. Son Afganistan ve Irak olaylarından sonra savaş teknolojisinde değişmeler olmuştur. Bu teknolojiye ayak uydurabilmek için büyük ekonomik kaynaklara sahip olmak gerekmektedir. Aksi hâlde Türkiye sürekli IMF’den kredi alan ve bütün varını yoğunu iç ve dış borç faizlerini ödemek için kullanan geri kalmış, zavallı bir ülke olacaktır. Kısacası ekonomik kalkınma her şeyin başında gelmektedir. Bunu başarmak için de siyasi istikrara ve demokrasiyi sürdürmeye ihtiyaç vardır.


        

[1] Bu konuda bkz. Kemal Karpat, Osmanlı ve Dünya, Ufuk kitapları, İstanbul 2000, s. 12 vd.


Türk Yurdu Haziran 2006
Türk Yurdu Haziran 2006
Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele