Modernleşme ve Batılaşma Arasında Bir İleri İki Geri

Aralık 2014 - Yıl 103 - Sayı 328

         “Dünyanın en zengin halk danslarına sahip olmamıza rağmen bunları milletlerarası değer halinde ortaya koyacak koreograflarımız yoktur… Geçmişte kullanılan bir sanat formunun, büyük kıymet verilen bir fikir veya edebiyat eserinin, bir kıymetin vs. insanları her zaman ve mekânda aynı derecede tatmin etmesi beklenemez. Eskiye devamlı bir şeyler katarak onu her an yenilemediğimiz takdirde tıpkı bir müzede yaşayan insanlara benzeriz. Müzeler güzeldir, ama hayatın dışında şeylerdir.”

         

Erol GÜNGÖR[1]

 

        Yakın tarihimizin en netameli kavramlarından biridir modernleşme. Kökenlerini Aydınlanma, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi ve bütün bunların yarattığı değerlerden alan kavram, bilhassa Batı dışı toplumlarda kendiliğin parçalanması şeklinde bir seyir izlemiştir. Oysa aynı kavram Batı toplumlarında kendi tarihî seyri içinde işleyen olağan bir süreç olarak geliştiği için aynı etkiyi yapmamıştır. Hatta İskoç Aydınlanması, Fransız Aydınlanması vs. gibi farklı sürümlerle kendini ifade eden modernleşme süreçleri, kendi tarihî sürekliliğinin devamı şeklinde olağan bir süreç olarak işlerken, Batı dışı toplumların modernleşme süreçleriyse daha çok kendi özgün tarihî sürekliliklerinin kesintiye uğraması, bir tür köklerinden kopma ve Batılaşma şeklinde bir seyir izlemişti.

         

        Bizim dünyamızda özelde Türk, genelde ise İslam ve modernleşme süreçleri olarak işleyen bu sürecin Türk modernleşmesine ait kompartımanı, başlangıç tarihinin Pasarofça’ya kadar geri götürülebildiği bir dram sahnesidir. Bu emperyal drama, tahtından hükümdarlar indirip krallar nasp ve tayin eden bir geleneğin ani ve beklenmedik bozgunuyla başlar. Bunu, kendine karşı duyulan bir tereddüt, bir duraksama devri izlemiştir. Tereddütler, ilave kırılma ve kopmalarla yeni bir hüviyete bürünür, bir tür kişilik ve kendiliğin bölünmesi, toplumsal bir şizofrenidir girilen yol. Zamanla bu duraksama ve tereddütler her ne kadar kendi içinde bazı çelişkiler yaşasa da yerini sürekli bir inkılâp ve aşağılık duygusuna bırakır. Bu bozgunun ilk kırılma noktası, Evliya Çelebi’nin Kızılelma Sarayı[2] olarak tesmiye ettiği Budin’in[3] düşmesidir. Gerçekten de hakiki felaket, Viyana’nın üç yıl önceki başarısız kuşatması değil, Budin’in düşmesidir.[4] Bundan sonraki bütün tarihimiz, Sakarya önlerindeki karşı taarruza kadar, hep peşi peşine gelen bir müdafaa harbinin kanlı safahatıdır. Fakat orada bile kültürel şokun tesirleri giderilemez.  

         

        İşte Türk modernleşme sürecine, tam da bu dönemde, Batı’ya karşı psikolojik üstünlüğümüzü kaybettiğimiz bir çözülme devrinde, onunla eşzamanlı olarak girildi. Türk entelijansiyası bu sürece daha farklı bir zeminde, Batı’ya karşı henüz özgüvenini kaybetmediği bir dönemde girebilseydi, sonuçlar muhtemelen daha farklı olabilirdi. Fakat öyle olmadı. Bu sürece Batılaşmanın zaten devam ettiği bir yenilgi devrinde girdik. Devam eden sürece bir de modernleşme süreci eklenmişti. O yüzden de Türk modernleşme süreci, çoğu kez Batılaşma süreci olarak algılanmış, o şekilde işlemiştir. Aslında sadece araştırmacılar değil, bu sürecin hem parçası hem de uygulayıcıları olarak bizatihi süreci yürüten aktörler de bu ikisi arasında kesin ayrımlara varamamış ve her iki süreci birbiriyle karıştırmıştır. Süreç, muhtemelen de bu yüzden, yekpare bir bütünlük olarak görünmüş, öyle algılanmıştır. Lâle Devri’nden itibaren neredeyse bütün nesiller, sadece girilen süreci değil, bu sürecin belli bir türünü de insanlığın tamamı için yürünmesi gereken zorunlu bir mecra, uyulması gereken evrensel bir zaruret olarak görmüş, o şekilde muamele etmişlerdi. Fakat bir zaruret sonucu girilen bu süreçte, “teknik” –kavramı siz “evrensel” (!) olarak da okuyabilirsiniz- adaptasyonlarla kültürel sınırların nerede başlayıp nerede bittiğine dair bugün de devam tartışmaların ilmî bir temele kavuşturulması, ancak Gökalp’la mümkün olabilmiştir.

         

        Cumhuriyet elitleri Tanzimat’ın yarattığı ikileme son vermek için, ikilemin geleneksel damarını tarihin bekleme odasına atmış, mazinin katma değeri yüksek bütün değerlerine tukaka muamelesi yapmıştı. Böylece kendi gelişme çizgisi içinde işlene işlene kıvama ulaşmış bir kültürün bütün sonuçları millî kültürün dışına itilirken, Türk toplumunda hiçbir geleneği olmayan sözde “çağdaş” formlar zorla hayatımıza sokulmaya çalışıldı. O günden bugüne Türk toplumu, biri tamamlanmamış “çağdaş”, diğeri de yarı canlı şekilleriyle varlığını sürdürmeye çalışan “geleneğe ait” bir takım müzelik değer ve hayat şeklinin mücadele sahası hâline getirildi. Cumhuriyet, bu tavrıyla Tanzimat’ın yarattığı ikilemi sona erdirmek isterken, bilakis derinleştirmiş, eski çelişkilere çok daha derin ve kalıcı yeni çelişkiler ilave etmişti. Toplum tam da bu yüzden bir türlü kendi iç ahengini bulamamış, “devletimiz ve mektebimizle hukukumuz ve ahlakımızla ilmimiz ve sanatımızla bizim benliğimizin” mayası olacak yeni bir hayat üslubu oluşturmak yerine, hayatın hemen hemen bütün alanlarındaki mevcut ikileme çok daha katmanlı yeni çelişkiler ilave edilmiştir.

         

        Bu süreçte kendi tarihselliği içinde varlığını sürdürmeye çalışan ve bazen de gizemli bir parıltıyla hiç beklenmedik bir anda karşımıza çıkıveren eskiye ait bazı normlar, mazi duyarlılığı yüksek kesimlerde bir tür fecrikâzip duygusu uyandırsa da etkileri kalıcı olmamıştır. Çünkü bunların yaşanan hayatın aktüel birer parçası hâline getirilmeleri, bağlamından kopuk izole birer değer oldukları için kolay olmadığı gibi mümkün de değildi. Fakat bu duyarlılığın “Türk muhafazakârlarının”[5]daha alt seviyelerindeki etkisi çok daha farklı şekiller almış, almaya da devam etmektedir.Bu kesimler her zaman olmasa bileparantez içindeki bu izole hayat ve değer şekillerine itibar etmek bir yana, onları olduğu gibi yaşatmak gibi sınırları zorlayan bazı tuhaf işlere kalkışmışlardır. Eskiye ait eserlerin restorasyonu veya onlara öykünerek “eski şehir” (oldtown) ibdası gibi, birincisi son derece özensiz, lalettayin uygulamalar; ikincisi ise, tam anlamıyla anakronik ve gülünç hilkat garibeleri olarak hayatımıza sokulmaya çalışılan tuhaf girişimlerin bazılarına,artık kamutarafından yapılan eserlerde bile rastlanabiliyor.Türk modernleşmesi denilen hadise şayet bir çelişkiler yumağı şeklinde değil de kendi normal seyri içinde olağan bir çizgi tutturabilseydi, muhtemelen eskiyle yeninin kendine özgü olağan terkiplerine ulaşılacakvebu tarz tuhaflıklarla muhatap olunmayacaktı.

         

        Gelenekle modernleşme arasındaki muhtemel çelişkilere gelince, bunların tamamı, yine kendi bağlamı ve tabii seyri içinde çözüme kavuşturulacak ve toplum,kendi ölçüleri içinde ona nihai formunu verecekti.Türkiye’de bugün modernleşme denilen hadise, kelimenin hakiki anlamında önü ve arkasıyla bir modernleşme hadisesi olmaktan daha çok, bir ekonomik kalkınmışlık ve sanayileşme meselesi olarak ele alınmaktadır. Aslında “ekonomik kalkınmışlık ve sanayileşme” süreçleride modernleşmenin çok önemli bir cüzü olsalar bile, bizde sadece bunların ekonomik ve teknik sonuçlarıyla ilgilenildiği; işin toplumsal, felsefi ve ahlaki boyutlarıyla çok da ilgilenilmediği için, eskinin “ekonomik davranış kodları” –iktisadi zihniyet- bugün bile kendisini aynıyla devam ettirebilmektedir.

         

        Memleketimizde modernleşmenin sanayileşme ve ekonomik gelişme boyutu, kişilerin ileri teknoloji ürünleri tarafındanrasyonalize edildiği standardize davranış biçimlerine değil, henüz tamamlanmamış“yarım” ve “melez” sonuçlarla kendini gösteren davranış biçimlerine yol açmıştır. Dolayısıylaburada da doğal seyri içinde gelişen dinamik davranış biçimleriyle değil, kendi tarihselliği içinde paranteze alınmış durağan davranış biçimleriyle karşı karşıya gelinmiştir. Bunların büyük bir kısmı geleneğin tamamlanmış nihai formları olarak değil,onun yerele ait ara davranış formları olarak kendini ifade ediyor. Yasal ve kurumsal düzenlemelerin bütün meseleleri çözeceğini zanneden Türk entelijansiyası, meselenin arkasındaki görünmez eli, zihniyeti ve onun belirlediği dünyayı görmezden geldiği için, sahnenin arkasıyla ilgilenmiyor. Oysa sahnenin önündeki ana dekor, perdenin ardındaki sahne arkası, oradaki teknik imkân ve imkânsızlıklarla belirleniyor, onlar tarafından idare ediliyor. Bugün itibarıyla süreç, çok daha parçalı yepyeni bir aşamaya gelmiştir. Burada, gelenek ve modernite arasındaki çelişkinin ötesinde,çok daha karmaşık ve gittikçe derinleşen melez davranış biçimleri ortaya çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Türk münevverinin temel sorunlarından biri, sadece bu süreçleri tanımlamak değil, aynı zamanda bunlar arasındaki gözenekli alanlarla gözeneksiz alanları belirleyerekkalıcı çözümler üretmeye çalışmak noktasında toplanmış bulunuyor.

         


        


        

        [1]ErolGöngör, (1984), Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik, Mayaş Yayınları, İstanbul, s. 171–173.


        

        [2] Evliya Çelebi, (2002), Evliya Çelebi Seyahatnamesi VI, (haz.) Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı, YKY, İstanbul, s. 135.


        

        [3] Budin’de 29.08.1541’den 02.09.1686’ya kadar içlerinde sultanzâdeGâzi Balı Bey’in de bulunduğu Ramazanoğlu Süleyman Paşa’dan şehit Abdurrahman Avni Paşa’ya kadar 98 beylerbeyi görev yapmıştır. Bkz. Öztuna, Yılmaz, (2005), Devletler ve Hânedanlar: Türkiye (1074–1990) II, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, s. 1130–1132) ve ülke fiilen 145 yıl 4 gün, hukuken de 160 yıl 5 gün Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır (Öztuna, 2005: IV, s. 117).


        

        [4] Öztuna, Yılmaz, (2004), Osmanlı Devleti Tarihi I: Siyasî Tarih, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 355.


        

        [5] Muhafazakârlık denilen kavramın özüne pek uygun olmasa bile, Türk muhafazakârlığında da tıpkı Türk solunda olduğu gibi hiç de azımsanamayacak bir lümpen damarın olduğunu bilhassa belirtmek gerekiyor. O yüzden bunların önemli bir kısmını da lümpen muhafazakârlar olarak tavsif etmek pekâlâ mümkündür. 


Türk Yurdu Aralık 2014
Türk Yurdu Aralık 2014
Aralık 2014 - Yıl 103 - Sayı 328

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele