Zaman Yolcuları Kitaplar III

Aralık 2014 - Yıl 103 - Sayı 328

        Türklerin Yaşam Düzeninde Büyük Değişim Eşiği

         

        Türklerin, hareketli esnek yaşam tarzı içinde yer alan taşınabilir başşehirler,şehirler,kasabalar ve obalar, X.yüzyıldan itibaren yarı-yerleşik ve yerleşik düzene doğru evirilmeye ve bu süreç giderek de genişlemeye doğru yönünü çevirir. Şüphesiz bu süreç inanç yapılarında ortaya çıkan çeşitlilik ile de bağlıdır. Budizm, Musevilik ve İsevilik, inanç yapıları ve kurumları bakımından Türkler arasında yayıldığında, ister istemez yerleşiklik veya yarı yerleşiklik düşüncesi de, onların zihinlerinde yer etmeye başlıyor ve inançların gereği yapılan tapınaklar çevresinde gelişen yerleşik yaşam tarzını yaşanan süreçten yeni bir sürece doğru ağır ağır taşıyordu. Geniş ölçüde sınırsız otlaklara,ırmaklara ve taşınabilir şehirlere, kasaba ve köylere/obalara bağlı Türklerin geçim düzeni yavaş yavaş değişime uğruyordu. Geçim hayatı Türkler arasında kısmî teknolojik mesleklerin ve arizî mevsimlik tarımın yanı sıra, ağırlıklı olarakhayvancılığa ve onun ürünlerine bağlı olmaktan tamamen çıkmasa bile,yaşam tarzına çeşitlilik girmeye başladığı bu durum, VIII.-X. yüz yıllar arasında gözle görülür bir nitelik kazanıyor, kalıcı yerleşim birimleri oluşuyordu.

         

        Türkler, inançları gereği seçtikleri yeni yaşam düzenine bağlı olarak, geçim düzenlerinde ekip biçme, tarla ve bağcılık, sanayi bitkileri yetiştirme ve bunlar ilişkili geliştirilen meslekler ve teknolojik atılımlar sürecin belirleyici özellikleri olarak öne çıkıyordu. Tabii, inançlara bağlı öğrenme, edinme ihtiyacı ister istemez sürekliliği olan eğitim ve öğretim kurumlarının da toplum hayatına girmesine, bilimin ve teknolojinin açtığı yeni kapılar da toplumun ilerlemesine, yerleşikliğin gelişmesine öncülük ediyordu. Böylece değişmez yerleşim ve yaşam alanları Türklerin yaşam tarzında öne çıkmaya başlıyordu. Türkler arasında Musevilik, İsevilik ve Budizm bir yana bırakılırsa, semavî dinler arasında büyük ölçüde İslam dini yayılmış olduğundan dolayı bu süreci hızlandırmıştır. İslam dinine Türklerin kütlevî biçimde intisabı, yaşam biçiminde de bu büyük dönüşümün itici gücü olmuştur.

         

        Herkesin günümüzde İslam’ın“altın çağı” diye tanımladığı çağın insanları “cahiliyye” sürecinde yaşayanlardan ibaretti ve bunun en iyi farkında olan da Tanrı tarafından TanrıBuyruğu’nu insanlığa tebliğ ile görevlendirilmiş bulunan Peygamberdi. Ayrıca, bu önemli süreç, sadece çile, acı çekme, fitneler ile boğuşma çağıdır. Cehalet ile Peygamber ve onu takip eden sahabelerin mücadele, aydınlatma faaliyeti içinde ömür tükettikleri bir başlangıç çağıdır. Dünyadan, olup bitenden, bilgiden ve bilimden habersiz Arap yarımadasında yaşayan bu insanlara, Peygamber, bütün zamanlarda kalıcı ve öğretici şu vazgeçilmez buyruğu verir: “İlim Çin’de ise ara bul, edin”. Altın çağı, bilimi edinenler, geliştirip onun buyruğuna uyanlar yaratmıştır.

         

        Türkler, yüce yalavaçın yüce sözünün değerini bildiler, Türkistan şehirlerini bir akademiye dönüştürdüler. Bu atılım, Türklerin hayatında ve tarihinde yeni gelişmelere kapı aralar-Ne hazindir ki,İslam dünyasında, bütün zamanlara hitap eden ve sürekli bilgi hazinesi genişleyip derinleşen bütün zamanların bilgisi Kur’an’ı zamanın bilim ışığında,onun mecazlar ile örülü buyruk ve açıklamalarını kâmil seviyede tefsir edip açıklayabilen sadece bir âlime sahibiz:Yaşar Nuri Öztürk.Neden daha çok sayıda âlim yok diyeceğim, amabuna da şükür,DY-. Ne demişti M. Kemal Atatürk : “Kur’an’da akla ve bilime aykırı hiçbir husus yoktur.” Doğru bir söz ve tespit. Çünkü, O, yani Kur’an, bütün zamanların bilgisine,bilimsel verisine cevap verecek bilgi genişliğine ve derinliğine sahiptir. Ancak, okumak, anlamak ve açıklayabilmek için çağın bilgi birikimine egemen olmak, ilerleyen zamanın nasıl bir zaman dilimi olduğunun farkında olabilecek dikkat ve tecessüse sahip âlim mertebesinde bulunmak gerekiyor. Atatürk, bu hususu en iyi teşhis ve tespit eden olduğu için, aklı ve bilimi öne çıkarmaya çalışmış ve bu yüzden “Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir.” demiştir. Ama yine de bu gerçek, ne onun ne yüce yalavaçın sözüne uymayanlarca idrak edilememiştir. Dünün bilgisi ışığında bugünü aydınlattığını zannedenler ve onlara inananlar ile “cahiliyye” insanları arasında sadece zaman farkı vardır. Peygamberin buyruğu Türkler arasında revaç buldu ve ilim çağının kapıları açıldı. Türkistan akademiyası bunun bir sonucu olarak, Türkleri köklü bir değişim eşiğine taşır.

         

        Tabii, Türklerin yaşadığı büyük değişim ve dönüşüm, ortaya çıkardıkları Türkistan ilimler akademiyasımensubu âlimler, yeni medeniyet kapısını dünyaya aralarken insanlığı aydınlatmanın, Peygamber buyruğunu yerine getirmiş olmanın güveni içinde çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu “aydınlanma” çağının ortaya çıkaracağı enerji, yüz yıllar sonra Türklere, İslam’ın Arabistan çöllerine sürülmesini önleyecek iradeye sahip olmalarını sağlayacaktır. Bu süreçte Türkler, bilim adamları bakımından henüz kökleri üzerinde bir yürüyüş içindedirler.İbniSina, Farabi, Birunî, Zemahşeri, olağanüstü âlim Uluğ Bey ve daha niceleri ve Türkistan ikliminin ve akademiyasının yetiştirdiği, dünya medeniyetine,insanlığa ışık tutan, onları karanlıktan aydınlığa,ilerlemeye ve gelişmeye sevk eden Türklerden ilk akla gelenleridir. Türklerin bilim ve teknolojide ilerleme ve Kur’an’ı doğru ve metodolojik biçimde anlama kapılarını bize açan bu insanlara insanlık, çok şey borçludur. Onların yazıp insanlığa ve torunlarına miras bıraktığı zaman yolcusu kitapları, Avrupa öğrendi ve bugüne ilerledi. Fatih anladı ve icabını yerine getirdi. Fatih’ten sonra gelenlerse ne okudu ve ne de anladı; sadece mirasyedi gibi davrandı ve kimi zaman da dünyanın gidişine aldırış etmeden akıbetine yürümeyi tercih etti.

         

        Uluğ Bey’in ölçümleri ile günümüz en ileri ve en hassas ölçümler arasında saliseden küçük farklar olduğunu, Zemahşerî’nin“Keşşaf”ı olmasaydı “Kur’an”ı zamanın bilgi ve idrak seviyesine nispetle öğrenme, anlama ve yorumlama güçlüğü kim bilir kaç yüz yıl daha sürerdi, kestirmek olanaksızdır. Belki Yaşar Nuri Öztürk örneğinde olduğu gibi her asırda birinin zuhur etmesi beklenirdi, bilemiyorum. Avrupa’nın karanlığına ışık olan İbni Sina, Farabî ve Birûnî, Türkleri yeterince aydınlatma olanağı bulamadı; zira bir zaman sonra Türklerin zihnini kindar bir Arap kavmi olan ve Peygamber’e husumet besleyen“Beni Umeyye”-Emevî-zihniyeti tutsak almıştır, diye düşünüyorum. Bu zihniyet, İslam’a fitne sokmuş, İslam’ı Arap milliyetçiliğinin bir enstrümanı, bir iktidar silahına dönüştürmüştür. Her türlü kinini bu yönetim kendine propagandacı olarak tuttuğu zamanın halk hikâyecileri olan qass’lar vasıtasıyla İslam’ın hakikatleri diye yayıp İslam dini içinde fitnelerin, hiziplerin, farklı farklı akaidlerin doğmasına zemin hazırlamıştır. Günümüz İslam dünyasının gösterdiği resmin ortaya çıkmasına yüzyıllar ötesinden malzeme üretip bırakarak hizmet etmişlerdir. Tarihin akışı içinde cahillik denizinde yüzen kitleleri ve başlarında âlim ve emir gibi duran dünyadan bihaber, oturduğu koltuktan ve saltanattan gayriyi düşünmeyen gaddar/tiran yapılı insan müsveddelerini iyi gözleyenler, belirleyicilik vasfı kazananlar, onlara böyle bir resim yarattırma işinde fazla güçlük çekmemişlerdir. Kimi gelişmeleri anında, kimi gelişmeleri ise zamana yayarak sabırla bekleyip meyvenin daldan düşmesini tercih etmişlerdir.

         

        Dünüyeterli ve gerekli doğruluk ile yeterli düzeyde güvenilir bilgi düzleminde bilmeyenlerin bugün dünya medeniyet toplulukları arasında geri kalması, ilerleme yollarını sürekli açık tutma yeteneğini,kapasitesini, iradesini ve aklını başkalarına teslim etmesi kaçınılmazdır. Amabütün bunları etkin ve sürekli tutanların üstünlüğü tartışılmazdır.Bunu neden vurguluyorum:İçinde bulunduğumuz dünya resmine baktığınızda, bu resimdeki yerinize bir kez de bu göz ile bakıp anlamanızı hatırlatmak içindir. Türkler, bu yüzyıllar arasındaki resme bakıp niçin,nasıl ve hangi nedenlerden dolayı “buradayız”ı daha çıplak biçimde görme ve anlama olanağı bulması mümkündür, diye düşündüğümdendir. Dili ekonomik kullandığımı düşünerek bu çok önemli hayati hususa vurgu yapma ile yetinip yazının konusuna dönerek, zaman yolcusu kitaplar üzerine sözümü sürdürmem daha doğru olacaktır, diye düşünüyorum. Sözlerimin kapsamı, derinliği ve genişliği burada yeterince ifade edilememişse bu benim ana dilimi yeterince kullanamayışıma bağlanmalıdır. Şimdilik bu hususta söyleyebileceklerim bunlardan ibarettir.

         

        Türkler, her ne kadar, İslamiyet ile karşılaştıklarında söz söyleme model yapılarını da aynı “meşruiyet” içinde görüp onlara riayeti seçmişlerse de biçimlerin içini içerik olarak bildikleri kendi geçmişleri ile yoğurup yaratmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan biri Hakanlı Türklerinin bu süreç içinde yetişen ve eser veren devlet adamı Yusuf Has Hâcib’tir. Onun yazdığı ve bizlere miras bıraktığı “Kutadgu Bilig” adlı eseri, bu tarzda, yaşanmış ile yaşanmaya başlanan eski ile yeniyi birleştirip bir kendine özgü terkip içinde sunuşa güzel bir örnektir. Belki bu sürecin sonraki yüzyıllarında yer alan AhmedYesevî’nin bu dünya işleri ile öbür dünya işlerini aklın rehberliğinde düzene koyan “tasavvuf” anlayışını, Zeki Velidi Togan’ın tespiti ileHint’ten kopup gelen ve İranlılar arasından İslam içine giren “tasavvuf” akımlarına yer açmayacak ölçüde sürdürebilseydik, aklın ve bilimin rehberliği kalıcılık vasfı kazanabilirdi. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Kaygusuz Abdal,Hacı Bayram Velî ve benzerleri çizgisinde ahlakı ve sadeliği sürdürebilseydik, sevgi ve hoşgörü ile yoğrulmuşbir medeniyeti kalıcı kılabilirdik. Bu dünya ile öte dünya işlerini uyum içinde götürmeyi her zamanı kucaklayacak bir düzene kavuştursaydık ve Türkistan akademiyasını sürekli ileri götüren yapılarını koruyabilseydik,Türkler bilim ve teknolojinin ileri merhalelerine sahip bir toplum olarak daha dayanıklı bir tarih yürüyüşü yapabilirdi.Böylece bütün Türkler,günümüz dünyasında farklı bir resim içinde ve kadim vatan coğrafyası üzerinde vahdetini koruma olanağı bulurdu,diye düşünüyorum.Türkler bugün bölük pörçük yaşıyorsa dilleri paramparça,yaralar içinde can çekişir manzaralar çiziyorsa tedavi etme fırsatı bulamadıkları bilinç parçalanmışlığı ile açıklanabilir mi, acaba? Düşünmek, çareye açılan kapı olabilir ve bu, düşünecek aklımız olduğu, onu yitirmediğimiz ve bilim ile teknolojiye önem verdiğimiz sürece mümkündür.

         

        Şüphesiz böyle bir toplum yürüyüşü için Türkistan akademisi âlimleri de yüksek dikkat ve tecessüs ile yollarını sürdürecek yeni tilmizler yetiştirerek yürüse ve günümüze doğru bu akım süreklilik kazanıp gelseydi bugün Türkler, kendini daha farklı bir dünya resmi içinde görebilir ve bu mümkün olabilirdi. İnsanlar ve toplumlar sahip oldukları doğruları yitirdiğinde, bunların tarih içinde yürüyüşlerinde ne tür değişimlere yol açtığını anlayamazsa onların yeni adımlar atmalarına zaman kolay kolay izin vermez.

         

        Türk tarihinde bu süreçleri görüp değiştirmeye çalışanlar olmuştur.Fatih, II.Abdülhamid ve mucizevi Tanrı bağışı M.Kemal Atatürk, son yüz yıllarda gördüğümüz bu tür insanlardır. Fakat bunların atmış olduğu temeller, vücut verdiği kurumlar ve onların işlevleri, yetenek ve kapasiteleri, kifayetsiz ve cahil yönetim aygıtları elinde ya tahrip edilmiş yahut iş göremez duruma sokulmuştur. Türklerin tarihi yürüyüşlerinde bu ve benzeri sıkıntılar yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Bütün bunlar upuzun, apayrı söyleşi konularıdır. Şimdi onlar üzerine dönüp durursam, zaman yolcusu kitaplar ile buluşma düzenim bozulur, konaklama yerlerine ulaşmam güçleşir, belki de hiç olmaz. İyisi mi, yolcu yolunda gerek deyip, bu kez de Hakanlı Türkleri beylerinden Kaşgarlı Mahmud adı ile maruf ulu Türk büyüğü ile“DivanüLugati’t-Türk” namlı eseri üzerine söyleşelim, diyorum.

         

        Yüz yıllar ötesinden insanlığa miras bıraktığı abidevi eseri neden, kime, neyi öğretmek, neyi anlatmak üzere kaleme aldığını anlamaya çalışalım. Kaşgarlı Mahmud’un bir Hakanlı şehzadesi olduğunu ilk kez OmelyanPritsak söylemişti ve ben de bu görüşü paylaşanlardan biriyim. Türklerin yaşadığı coğrafyayı, harita çizmeyi, Hakanlı Türkleri sarayında bulunduğu yıllarda gördüğü eğitim süreci içinde öğrendiğini düşünüyorum. Ayrılış nedeni hangi “entrika” ile ilişkili olursa olsun -bir yasak aşk da neden olabilir-, önceden öğrendiği bir coğrafya üzerinde gezip dolanması, sadece Türklerin değil, dünya medeniyet mirasına eşsiz bir eser vücuda getirmesine vesile olduğu için kendi payıma, iyiki, Tanrı böyle bir imkân verdi, diye şükrediyorum.

         

        Bana, birisi,Kaşgarlı Mahmud kimdir, diye sorsa,yanıt olarak şunları söylerdim. Muhteşem bir bilgi hazinesinde eğitim görmüş bir Hakanlı şehzadesi, mükemmel bir âlim.Yazıp bize miras bıraktığı abidevi eser incelendiğinde, açık seçik görülecektir ki, o, Türk filolojisinin kurucusu ve ilk gramercisi, âlimidir. Türk ağız araştırmalarının başlangıcı ve özellikleri ile örneklerini verendir. Türk tarih yazıcılığının Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk’tan sonra bildiğimiz ikinci elidir. Türk kültür tarihçiliğinin kurucusu ve ilkidir. Yaşadığı zamanın iyi bir gözlemcisi,içinde bulunulan ve yaşanılan tabloya göre tavsiyelerde bulunan bilgesidir. Türklerin hayatında geniş alan araştırmasıyla topladığı malzemeyi, olağanüstü bilgisi, yeteneği ve kapasitesiyle işleyip kâğıda döküp insanlığa bu şekilde sunabilen ilk Türk âlimidir. Kısaca ifade etmek gerekirse benim algıladığım kadarıyla o, Türk sosyal ve beşeri bilimleri ile bağlı bilimsel disiplinlerin yegâne kurucusu mertebesinde duran olağanüstü bir âlimdir. Ulu atalarımızdan Kaşgarlı Mahmud’un söz şölenine giderken yolda düşündüklerimi sizler ile paylaşmak istedim.Konak yerine varmadan önce bir kezde Kara Kam’dan Sarı Kam’a gelen yeni çeviri ve incelemeyi elden geçirip bilgilerimi tazeleyip şölen yerine öyle varayım istiyorum.

         

        Yeni çeviri ve inceleme, Kerkük ve Bağdat çevresinde istimal edilen ağza dayalı Arapça bilgisine hâkim Kerkük Türkmenlerinden halkbilimi bilgini rahmetli Ziyat Akkoyunlu ile Türk filolojisinin ve genel anlamda Türkoloji’nin önemli âlimlerinden Ahmet B.  Ercilasun tarafından hazırlanmıştır. Eserin yeni basımı ile kültür hazinemiz eserin daha kusursuz bir basımına kavuşmuştur. Arapça tamlamalar ile kurulu başlıktaki tam adı, “KitâbuDîvâniLugâti’t-Türk” biçimindedir ve anlamı da şu şekilde verilmiştir:“Türk lehçelerini toplayan kitap”. Kültür dünyamızda ise B.Atalay neşrinden bu yana “DivanuLugati’t-Türk” kullanımı yaygınlaştığından yeni neşre yazımını düzeltip aynı başlığı koymuşlardır: DîvânuLugâti’t-Türk. Ulu divan, giriş, metin, çeviri, notlar ve dizin gibi ana başlıklar ve bunların her biri de iç başlıklar içinde uzman âlimler tarafından kapsamlı biçimde ele alınıp bilgi yüklü bir inceleme ana metne yeni bir hayat kazandırmışlardır. Özellikle bu abidevi eser hakkında cümle bilgileri tahlil ve terkip eden Ercilasun’un inceleme bahislerinin, bu yeni neşrin değerine değer kattığını ve daha anlaşılır duruma getirdiğini düşünüyorum. Kutlarım, gerçekten büyük bir iş başarılmıştır. Ama gönlüm bu ulu bitiğin çevirisini duygu bağlamında sindiremiyor. Ve : “Türk sözlerinin toplandığı ulu bengübitiğ” diye çevirsek daha gönül açıcı bir ad olmaz mı, diye düşünüyorum. 

         

        Şüphesiz, bu eserin kültür hayatımızda bir zaman yolcusu olarak bilinirlik ve bilinmezlik süreçleri yaşadıktan sonra yeniden aydınlığa kavuştuğu ve yolculuğunun bengülük kazandığı bilinen bir husustur. Evvela sıkıntıya düşüp satmak zorunda kalan rahmetli hanımefendiye, onu satın alıp yeniden zaman yolcusu olduğunu bize bağışlayan rahmetli Ali Emirî Efendi’ye, çoğaltı için kopyasını çıkarıp matbaada basılmasını sağlayan Kilisli Muallim Rıfat Bilge Efendi’ye elbette Türk kültürü mensupları minnettardır.Besim Atalay, ilk Arapçadan Türkçeye çevirisini yayımladığı zaman, Türk kültür hazinesi en büyük bayramlarından birini etmiştir ve etmektedir. Eser, böylece dört bir yana yayılmış ve dünyanın ilgisini odağına çekmiştir. Eserin en iyi neşirlerinden birini de hiç şüphesiz Robert Dankoff ile James Kelly hazırlamış ve HarvadYayınları arasında yer almıştır. Ulu Türk beyi ve âlimi Kaşgarlı Mahmud’un söz ve söyleşi şölenine doğru yürürken, aklımdan sürekli acaba onunla nasıl bir söyleşi yapabilirim diye düşünüp zihnimi meşgul ediyordum.

         

        Şölen yerine vardığımda, bir ulu değirmi ev önünde, bir taht üzre oturmuş bir zat gördüm. Etrafını çevreleyen insanlar onu can kulağıyla dinliyor, geldiğimi görmeyecek bir cezbe içindeydiler sanki. Taht üzre oturanın Kaşgarlı Mahmud olduğu bana ayan oldu.Tam karşısında ayakta durup dinlemeye başladım sessizce. Gözü bir süre sonra gözüme dikildi, gülümsedi, buyur,gel otur, epey uzak yoldan geliyor gibisin evlat,dedi. Ben, dedim, zaman yolcusu Türk kitapları ardı sıra yürümeyi, onlarla ya da onları yazan ulu kişi atalarımız ile söyleşmeyi seven ve yeni zamanda yaşayıp giden bir garip Türk, kendi yurdunda tutsak, kendi ilinde adı yok sayılan. Birden gözlerinden şimşekler çaktı ve:Türk,ne tutsaklık tanır, ne ilini elden çıkarıp başkasına yularını verir.Türk, kendi başına buyruk, Tanrı adını vermiş, o asla yenilmezdir,dedi. Otur şöyle, çök, söyleşimize katıl, ben onca çileyi ne için çektim sanıyorsun, bir güzel kadın, bir taht için mi? Belki o işler Tanrı’nın yarattığı ve önüme koyduğu bir vesileydi. Sizlere ve bütün dünyaya Türklerin meziyetlerini ve üstünlüklerini öğretmek için obalara, yurtlara yol çektim.Senin soyunun adını Türk diye veren Tanrı olduğuna göre, hiç umutsuz olma, mülkün sahibi gelip olanların hesabını mutlaka bir gün soracaktır. Bak, ben bu hazineyi gün yüzüne çıkaralı sana değinceye kaç yüzyıl geçti; kim derdi bunca yüzyıllar içinde yol yürüyeceğimi; bu bana Tanrı bağışıdır. Bu bağ artık kopmaz, Tanrı Türk’e yine ya bir İlteriş, Fatih ya da bir Atatürk gönderir, kıyamet gününe dek, yok olmalarına izin vermez. Bugüne bakıp üzülme, yarını düşle sevin. Gel, yaklaş şöyle, otur; söyleşimize katıl, dedi. Oturdum, yüreğime su serpilmişti, demek yeni kurtarıcıyı Türklere yine Tanrı gönderecekti. İçimden, âh bir gelse de, onu dünya gözüyle görüp öylece dönülmezler şehrine at salabilsem, diye düşünürken gösterilen yere oturup dinlemeye başladım.

         

         

         

         

        KitâbuDîvânuLugâti’t-Türk -Türk Sözlerinin Toplandığı Ulu Bengü Bitiğ-

         

        Söyleşi şöleninde sadece o, Hakanlı Türkleri beyi bir kağan gibi taht üzre oturup çevreleyenlere Türk’ten, Oğuz’dan ve Alp Er Tonga’dan söz edip onları ataların yeryüzüne kazandırdığı ulu geçmiş ile tanış ediyordu. Yeni zamanda yetişip içindeki bitmez tükenmez başkaldırı düşleri ile içimdeki öfkeyi tutuyordum. Neden yazdığı o abidevi esere öyle bir ad koymuştu, diye. Akıl, sağduyu, amaç ve işlev benim içimdeki sızıyı dindirmeye çalışıyordu. Oturduğum yerde kıvrandığımı gördü, bilgeliğine yaraşır bir gülümseme ile bana baktı ve sordu: Seni üzen bir şey olmalı, ben anlatırken kıvranıp oturuşunu görüyorum. Sözlerimde bir yanılgı mı var, diye düşündüm,dedi. Bu sözleri duyunca kıpkırmızı kesildiğimi hissettim, başımı eğdim. O, sözünü sürdürdü: İzin var, uzak yüzyıllardan gelip bu söyleşi şölenine geldiğine göre, soracakların olmalı, öyle değil mi, dedi. Evet efendim, elbette var, dedim. Söyle, nedir seni kıvrandıran şeyler, sor bakalım, dedi.

         

        Başımı kaldırıp yavaşça yüzüne baktım, gülümsüyordu bilgeliğiyle. Dedim, bizlere bir ulu hazine yazıp bıraktınız ama dili Arapça, Türk dilinde değil. Önce neden Türk dilinde yazıp sonra Arap dilinde murassa eylemediniz? Türk dilinde yazılsaydı ve adı da “Türk Sözlerinin Toplandığı Ulu Bengü Bitiğ” olaydı. Gerçi Arapça başlık da buna yakın amma Türk dilinde değil, dedim. Kızacağını düşünürken büyük bir kahkaha attı. Bilmez misin, ben o kitabı sadece Arap dili bilen halifeye, Türkleri ve Türk dilini öğrensin, aklını buna göre başına devşirsin diye yazdım. Bilmez misin ben orada neler yazıp anlatmışım.Türk dilinden,kültüründen,tarihinden, Türklerin hayatından inciler toplayıp o kitabı düzmüşüm. Halife öğrenince, Araplar da öğrenecektir, dedi ve gülümsemesini sürdürdü.

         

        Bak,dedi; o kitabın adına takılma, senin dediğin anlamdadır ve söze nasıl başlanıp halifeye neler söylenmiş olduğuna aklını tak, olmaz mı,dedi. Bak, orada, ona, Tanrıya hamd ettikten sonra, neler anlatıyorum:

         

        “Şimdi,Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud kulunuz diyor ki: Gördüm ki: Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğurdu devlet güneşini; onların ülkeleri etrafında döndürdü göklerin çemberini; ve onlara ad verdi Türk diye; ülkelerin idaresini verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı onları; ellerine verildi günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi halk üzre; onları kuvvetlendirdi hak üzre; aziz kıldı onlara onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar(Türkler) sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır onların dillerini; duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman, güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber ve üzerlerinden kalkmış olur tüm zarar.”-yeni çeviriden-.

         

        O ulu bilge kişi bunları böyle sıralarken ben de içimden, vay canına, bu kişi halife önünde bunca güven içinde kendini hissedip ona akıl verip yol gösteriyorsa, bu hükümran bir beylik erdemi sonucudur; sadece âlimlik ile bu denli yüksek perdeden bir halifeye başka türlü o çağda söz etmek, tutması icap eden yolu göstermek güç olmalıdır. O halife, kendine göre kendini yeryüzünün yegâne efendisi sanıyordu. Elbet ona öyle olmadığını Tuğrul Bey Bağdat’a girince daha açık bir dil ile anlatacaktır. Hakanlı Türkleri beyi de, gerçeği bir kez daha vurgulamış demek ki. İçim içime sığmaz oldu, o, sözünü sürdürdü:

         

        “Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan açıkça ve kesin olarak işittim ki: Onlar peygamber efendimize dayandırarak şöyle rivayet ettiler: Peygamberimiz(s.a.) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: Türk dilini öğreniniz,çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır.Bu hadis doğru ise,- sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse,aklın gereği budur.”- yeni çeviriden-.

         

        Kime söylüyor bu sözleri,koskoca halifeye. Bu ulu bilge Türk’ü dinlemek canıma can katıyordu. Sildim gönül pasını, bıraktım kıvranmayı. İçimde öyle bir sevinç dalgası cevelan ediyordu ki, sanki esrimiştim. Ulu beyim, konuş, diyordum; üç bin yıllarında yürüyen torunların bir kez daha duysun, kıvansın. İçimden büyük bir hayranlık duyarak onu dinliyordum. Halifeye söylediği sözleri bu kez kendi ağzından,taht üzere oturup konuştuğu söyleşi şöleninde dinliyordum:

         

        “Bu sebeple ben onların ülkelerini ve bozkırlarını inceledim; Türk, Türkmen, Oğuz, Çigil, Yağma ve Kırgızların lehçelerini ve kafiyelerini öğrendim. Zaten ben onların, dilde en doğruyu bilenlerinden, anlatımda en açık olanlarından, akılca en yetkinlerinden, soyca en köklülerinden, mızrakta en iyi atıcılarındanım. Böylece her boyun dili bende en mükemmel şeklini buldu. Sonra bu kitabı en iyi şekilde düzenleyerek yazdım. Yüce Allah’ın yardımına sığınıp kitabımı DîvânuLugâti’t-Türk(Türk Lehçelerinin Divanı) diye adlandırarak ortaya koydum. Sonsuza kadar anılsın ve ebedî bir hazine olsun diye”.-yeni çeviriden-.

         

        Aklım soyca çıkıp gelişimizin tarihini peygamberler tarihine bağlayışını zamanın politik ve stratejik algısına uyarak söylediğini düşünerek böyle bir yol izlediğini düşündüm. Yeni zihnî devrim açısından Türklerin de zamanın genel anlayışları içinde kendilerine ait olanları bir düzene koyması, hedefe varma bakımından da doğal bir zorunluluk oluşturuyordu. Türkler, doğru olan yolu tutup yürüdüler.Aklıma, bir dost meclisinde bana tevcih edilen Türk kimdir sorusu geldi.Ulu Türk beyi bilge bilgin, sanki aklımdan geçeni anlamışçasına,Türk kimdir bilir misin evlat,dedi ve sözü Türk’e getirdi:

         

        “Türk, Nuh’un(a.s.) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. ‘İnsan üzerinden – insan olarak anılacak bir varlık oluncaya kadar – uzun bir zaman geçmemiş midir?‘[76-1] ayetinde Âdem Aleyhisselâm’ın adının ‘insan’ olması gibi. Burada ‘insan’ kelimesi bir kişi için kullanılmıştır. Bir başka ayette şöyle denir: ‘Biz insanı en güzel kıvam üzre yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına attık. Ancak inananlar ve iyi işler yapanlar’[45/4-6].Burada (insan) topluluk ismidir.Çünkü hiç kimse bu tekliğin dışında kalamaz.Aynı şekilde burada da Türk,Nuh’un oğlunun adıdır; burada tekliktir.Oğulları söz konusu olduğu zaman topluluk ismidir; ‘beşer’ kelimesi gibi hem teklikhem topluluk için kullanılır. Bunun gibi ‘Rum’ da, İshak’ın(a.s.) oğlu Iysu’nun oğlu Rûm’un adıdır.Oğulları da o isimle adlandırılmıştır. Ne var ki biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. Bize şeyh,imam ve zahidHüseyn bin Xalef el-Kâşgarî haber verdi ve kendisine de İbnu’l-Garqî’ninhaber verdiğini söyledi. Ona da,âhir zaman hakkında yazdığı kitabında ibniEbi’d-Dünyâ diye tanınan şeyh EbûBekr el-Mugîd el-Cercerânî,Allah’ın elçisine(a.s.) isnat ederek anlatmış. (Peygamber) dedi ki: ‘Allah(c.a.) diyor ki:’ benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları(Türkleri) onlara musallat ederim’.Bu,diğer bütün insanlara karşı,onlar için bir üstünlüktür.Çünkü onların adını bizzat O(c.a) vermiş; onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik,tatlılık,aydın yüzlülük,edep,yaşlılara hürmet ve riayet,ahde vefa, alçak gönüllülük,yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir.” -yeni çeviriden-.

         

        Söyleşi şöleninde ulu bilge sözden söze geçerken gönül tellerinin en güzel ezgilerini yüreklerde beziyordu. Tan sökmeye yakındı. Ortada yanan ocağın kütükleri ve gittikçe ağırlaşan közler söyleşi şöleninin bitişine bir işaret miydi, bilmiyorum.Bu olağanüstü söyleşi şöleninde taht üzre oturan ulu bilge, oturduğu yerden kalkıp toprağa değdi, ayakları üzre doğruldu. Gündoğuya yüzünü çevirdi.Evlad, söyleşi şöleni burada sona erdi, şimdi sen geldiğin yolu,bizler de gittiğimiz yolu izleyip görevlerimizi sürdürelim. Dilim tutulmuş gibiydim, sarılıp kucakladı, elinden öptüm, zaman akıp gitti.

         

        Bana soru soran yoldaş, bu sözleri okursa, Türk kimdir sorusu sorar mı,bilmem. Derim ki,ey Türk’ü öğrenmek isteyen insanlar, varsın “Türk Sözlerinin Toplandığı Ulu Bengü Bitiğ”iokusunlar. Ona şimdi “DîvânuLugâti’t-Türk” diyorlar. Onu yeryüzünden geçmiş en ulu Türk beylerinden Kaşgarlı Mahmud adlı ulu bilge kişi, ulu âlim yazıp gelecek kuşaklara kendini yücelerden yüce görenlere karşı söz nasıl söylenir, kimleriz biz, öğretiyor. Türklerin en güzel hazinelerine torunlar sahip çıkmaz, onlar öğrenilmezse, gelecek nice aydınlık olur.

         

        Bildiğimiz en kadim Türk harita çizeni, Türk yurtlarını,gezip dolandığı yerleri üstünde gösterendir.Şimdi başkalarının çizdiği haritalara tutsak olmak ağırıma gidiyor.Günümüz gerçeğine ve içinde yaşadığımız resme geri dönmek acı veriyor.Sonra, diyorum kendi kendime: Bu durumları Bilge Kağan, Bilge Tonuk Ok-Tonyukuk- Bengü yazıtlarda da anlatmamış mıydı?

         

        Tanrı, söz anlamaz, akıl tutulması yaşayan Türkleri cezalandırmamış mıydı? Sonra da, adı küsi yok olmasın diye onlara yeniden bodun olma, il tutma olanağı tanımamış mıydı?Tanrı ise bana ad veren, ben onun ordusuysam yine ayağa kaldıracak birini gönderecektir. Bir mucize gibi en son kurtarıcı olarak Atatürk’ü gönderdiğigibi. Korkmuyorum, umutluyum ve geleceğe doğru yürüyorum.Onun-Atatürk’ün- söyleşi şölenine varıp gitsem, yüreğimin atışı daha esenlik dolu vuracaktır.

         

         

        

         

        Nutuk /Diriliş

        Fatih’in kurduğu imparatorluk devlet aygıtı, kurumları ve örgütleri çok önemli bir Türk geçmiş deneyimleri ve kanatları üzerine kurulmuş bir yapıya sahipti. Türkistan bilim akademiyasını İstanbul’un her yanına yerleştirmeyi gözden kaçırmadı. Avrupa’nın aydınlık yüzü Akdeniz İtalya’sından bilim ve sanat açısından yararlandı. Çağın bilgi,bilim ve sanatına özgü birikimin merkezi bir İstanbul yarattı. Teknolojiye önem verdi. Mühendislik bilimlerine önem verdi. Kara ve deniz orduları için savaş teknolojisi, donanım kurumları oluşturdu. Cengiz Han’ın hayatını ve başarılarını anlatan eseri, başucunda bulundurdu. Bu yüzden ulaşım teknolojisi de daima dikkat merkezinde bulunan bir önemli kurum olarak örgütlenmiştir. İmparatorluk, sağ,sol ve merkez biçiminde üç kanatlı bir yapı üzerine inşa edilmiştir. En kadim Türk imparatorluk devlet aygıtı örgütlenme modeli, yerleşik düzen içinde de böylece korunup sürekliliğini korumuştur. Şüphesiz bu model, yerleşik düzene büyük ölçüde geçmiş bir toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikteörgütlü yapılar-kurum ve kuruluşlar- ile güçlendirilmiştir. Bütün bunları, yüksek zihnî faaliyet, tecessüs ve dikkat, zihnî yaratıcılık ile süreklilik sürecine bağlamıştır.

         

        Fatih, bütün Türklerin tarihinde o zamana kadar gelmiş geçmiş, zamanını iyi tahlil edip gereğini yerine getirmeyi kendine düstur edinen, devrimci entelektüel birikime sahip ender kağanlardan biridir.Yazıtlar ne diyordu:oğullar babaları gibi olmadığı için,biligsiz,yabızyablak olduğu için, akılsız olduğu için, erdemsiz olduğu için bodun tutsak düştü. Sözler sanırım üç aşağı böyleydi. Yeni armada sürekli kendini yenileyecek biçimde yaşarsa, bengülük de doğal biçimde varlığını koruyacaktı. Bunun için dünyanın izlenmesi, tıpkı Fatih’in yaptığı gibi doğudan ve batıdan yenilikleri ortaya çıkaracak bilim ve teknoloji âlimlerini merkeze taşıyıp onlara hünerlerini gösterecek meydanı açmak gerekiyordu.

         

        Böyle olmadı. Oğul babaya benzemedi, mirasyedi gibi Fatih’in kurduğu bilim ve teknoloji armadasının yarattığı gücün göz alıcı etkinliğine ve öyle süreceğine aldandı. Kurumların bir kısmını da işlemez hâle getirdiler. Koca bilim ve teknoloji armadası çöküyordu, ama yaratmış olduğu göz alıcı güç nispi olarak etkinliğini koruduğu için kimse başlayan çöküşün ayak seslerini duymuyor veya duymak istemiyordu. Çırpınanların gayreti ise açılan gediklerin kapanmasına yetmiyordu. İmparatorluk, dünya üzerinde ortaya çıkan gelişmelerin bir hayli gerisine düşüyor, Avrupa fikir, bilim ve teknoloji hayatında ortaya çıkan gelişmelerin dışındaydı.

         

        Avrupa ülkeleri arasında doğan rekabetin yarattığı yarış, açık denizlerde ve uzak kıtalar ve karalar üzerinde olduğu için de olayın mahiyetini yeterince öğrenme olanağı bulamıyordu. Öğrendiğinde vakit çok geçti ve dünya üzerinde yeni bir düzen, yeni bir algılayış doğuyordu: “Anavatan” ve “Yönetilecek Topraklar”. Bunu, sıkışan Fransız sermayesinin Fransız aydınları ile birleşip yaptığı “Fransız Devrimi” izledi. “Millet”, “milliyet”, “hürriyet”, ve “bağımsızlık” fikirleri giremedikleri ticari pazarlara girme aracı gibi kullanılmak istendi. Doğrusu, fikirler, hızla toplumları birbirinden farklı biçimde ve farklı amaçlar çerçevesinde etkiledi. Tabii, bu gelişmelerden Türk imparatorluğu da etkilendi. Devlet aygıtını elinde tutanların yüzyıllar süren uyuşukluğu, aklın ve bilimin uyanamayışı hayatı uçurumun kenarına sürüklemiştir.

         

        “Tanzimat” diye tanımlanan ilk uyanış hamlesi de oldukça geç kalmış bir yenilenme hamlesiydi. Üstelik, ne buna uygun yetişmiş kadrolar ne de aydın ve çağdaki gelişmeleri anlayıp uygulayacak yetişmiş aydınlar vardır. Herkes iyi niyet ile işe sarılsa bile, çağın bilgi ve teknolojisinden uzak, su alan bir gemi yüzdürülmeye çalışılıyordu. Herkes kendini kurtarıcı sanıyor ama kurtaracağı ne bir yeteneği ve ne de ona uygun bir kapasitesi var. İşin mahiyetini, tehditin boyutunu, cehaletin imparatorluk içinde şümulünü gören II. Abdülhamid’dir. Doğru, belki kendisi bir “müstebit” gibi değerlendirebilir. Ancak, aklın süzgecinden geçirildiğinde, kazandığı zaman süreci içinde eğitim ve öğretim kurumlarını bütün imparatorluk sathına yayması, dönüşümü gerçekleştirecek kadroların yetişmesine fırsat vermesi de önemlidir. Eğitim kurumları, Harbiye, Genelkurmay, üniversite tamamen Avrupa müfredatına göre etkinleştirilmiştir. Devletin ihtiyaçlarını Türk çocuklarının eğitilmesi ile giderilmesi politikası önemlidir. Nitekim bu kadrolara hiç direnmeden güven duyarak devleti teslim etmiştir.Benim şimdiye dek edinebildiğim bilgiler ışığında onun hakkındaki kanım budur.

         

        Meşrutiyeti, Cumhuriyeti kuracak kadrolar II.Abdülhamid’in kurduğu ve ülkeye yaydığı eğitim kurumlarında yetişen kadrolardır. Ama gemi karaya oturmuştu. Çünkü yeni kadro, sırtlanlar sofrası kurulduğu, paylaşım antlaşmalarının yapıldığı bir sürece isabet eder. Devleti teslim alan yeni kadro bilgili, ama devlet yönetimi deneyimi olmayan idealistler idi. Saldırı her yandan baş gösteriyordu. Önce çakallar cepheye sürüldü ve düşmanlar, karşılaşılacak mukavemetin boyutunu, mevcut gücün yetenek ve kapasitesini gözden geçirdiler.Gördüler, karar verdiler ve topyekûn saldırıya geçtiler.

         

        Düşman kavi ve talih zebun idi. Buna bir de aklın yerini alan heves ve ihtiraslar alınca Fatih’in kurduğu bilim ve teknoloji armadası eriye eriye kendini tüketmiş ve sona gelinmişti. Tanrı bir mucize yaratmazsa, Türklerin tarihi Ön Avrasya toprakları üzerinde sona erecekti.

         

        Türk paşaları çıkış yolu arıyordu. Türklerin önüne düşecek bir mucizevi ‘bozkurt’ bekleniyordu. Tanrı, Türk milletinin adı ve küsü yeryüzünde var olsun diye yine mucizesini gösterdi ve M. Kemal Paşa’yı öne çıkardı. Beklenen “bozkurt” aralarındaydı ve bilgeliği,yetkinliği ile herkesin ardından güven ile yürüyeceği ve herkesi yeniden dirilişe taşıyacağı mucizeydi. Koltuk, makam, mansıp peşinde olanlar ve düşmanlar ile işbirliği ederek bir yer tutmaya çalışan hainler dışında cümle vatanseverler, milliyetperverler, namus ve şeref erbabı, sözünün eri herkes, “bizi selâmete çıkaracak yegâne bozkurt” diye ittifak edip ardına düştüler. M. Kemal Paşa, kendisine inanları mahcup etmedi, mucizevi bir bozkurt olup önlerine düştü ve Türkleri selamete çıkardı, bağımsız yaşamanın bayrağını vatana dikti.

         

        “Benim en büyük mefâhirim Türk yaradılışımdır” diyen Atatürk, öncülüğünde yapılan mücadelenin tüm safahatını, ünlü “Nutuk” adlı abidevi eserinde belgeleri ile anlatıp Türk milletine ve tarihe emanet eder.Fatih gibi o da bir “devrimci” devlet adamıdır. Çağı anlamak, gidişi görmek ve geleceği planlamak yüksek yetenek, yüksek kapasite ile mümkündür. Aklın muhakeme yeteneği ve çağın gerçeklerini kavrayış bakımından cümle yol arkadaşlarından ileri olduğunu, “seçilmiş”liği ile açıklamak mümkündür.

         

        Türk milletine tarih önünde hesap verme ve yazıp gelecek kuşaklara ders olsun, diye bırakmak Merkezi Avrasya Türk imparatorluğunda yaşanmış, gerçekleşmiş, sürdürülmüş bir anlayıştı. Atatürk, bu anlayışı “Nutuk” adlı eseriyle diriltiyordu.Tıpkı milleti köklerine bağlayıp büyük Türk medeniyetinin vasıflarını öğretmesi gibi.

         

        Birgün hasta yatağında kendisine, Avrupa gazetelerinde kendisini öven yazıları, getirmişler. Paşa, onları dinlemiş ve dönüp onlara şunları söylemiş: Beyler, demiş,onlar beni övmüyorlar, aziz milletimi tahkir ediyorlar. Fakat bilmiyorlar ki, VIII.yüzyılda Bilge Kağan, az budunu çok ettim, açları doyurdum, çıplakları giydirdim diyordu. Biz, böyle bir medeniyetin çocuklarıyız. Onlar acaba o çağda nasıl yaşıyordu, demiş.

         

        Böyle bir insanın kurduğu rejim Cumhuriyet, devletin sürekliliği ve korunup sürdürülmesi açısından en önemli, en aklî seçimdi,öyle yaptı. Meclis-i Mebusan’ın vatanperver, namus ve şeref sahibi mebuslarına aldırılan hayati kararlar, kurucu iradenin bir eseridir. Bir kısmı tutuklanma pahasına işgal altında bu kararı almışlardır. Ankara’ya gelebilenler, gelemeyenler yerine yenileri intihap edilmek suretiyle Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurucu millî iradenin bir eseridir. Devlet, bu yol ile sürekliliğini korumuş, devleti yeni baştan çağa uygun yapıda inşa etmekse, kurucu millî iradenin tecelligâhı meclis ve o meclisin reisi Mustafa Kemal Paşa’ya nasip olmuştur.

         

        Yeri gelmiş iken bir hususa değinmek isterim. Kurucu millî irade devleti yeni baştan tesis eden iradedir ve bu irade, milletin topyekûn iradesini ifade eder. Devlet aygıtını yönetmek üzere, münferit partilerden gelip mecliste hükûmet edecek parti mensupları ve meclis heyeti, siyasi iradeyi temsil eder. Hiçbir zaman total iradeyi temsil etme gibi bir yeteneğe ve kapasiteye sahip olamaz. Devleti yönetecek yeter sayıda güvenoyu alan bu siyasi irade, kurucu millî iradenin tesis ettiği devlet yapısını esas rüknlerini korumak ve ülkeyi geliştirip ileri götürecek tedbirleri almak ile görevli olurlar. Şu husus da çok iyi bilinmelidir ki, bu devlet ve il yönetim yapıları oluşturulurken, hiç şüpheniz olmasın, bunlar, kaybedilmiş bir imparatorluğun nedenleri göz önünde tutularak, deneyimlerden süzülerek vücut bulmasına dikkat ve özen göstermişlerdir. Ve sonuç, “yurdumuz, bölünmez bir bütündür” hükmüne mündemiç olmuştur. Bu yapının çözülmesi demek, ülkenin yıkıma götürülmesi demek olur.Böyle bir şeye tevessül, tarih bilmemek, olanlardan ders almamak ya da ihanet içinde bulunmak demek olur.

         

        Günümüzde hiç kimse kurucu millî iradenin yaşadığı bir deneyim yaşamamıştır ve bir devletin yapısı ile ben öyle istedim diye oynamak, cehalet ve kör heves değilse, düpedüz ihanet olur. Ülkenin idari yapısı ile oynamak ateş ile oynamak olur. Bugün, ülkenin dağında,bayırında,şehir,kasaba ve köylerinde vatandaşlar gece ve gündüz,istediği zaman dolanamıyorsa orada devlet aygıtı felce uğramış, etkinliğini yitirmiş,demektir.Bu gerçeğin dışında her söz, sadece gevezelikten ibaret yaveler olur.

         

        M. Kemal Atatürk, devleti yöneten ve yönetmeye yetkin görünenlere bağımsızlık mücadelesini ve cumhuriyet rejiminin neden seçildiğini anlattığı “Nutuk”unda, dinleyenlere son bir kez şöyle seslenir:

         

        “Muhterem Efendiler,sizi günlerce yoran uzun ve teferruatlı nutkum, en nihayet,mazi olmuş bir devrin hikâyesidir.Bunda,milletim için ve yarınki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları gösterebilmiş isem, kendimi bahtiyar sayacağım. Efendiler,bu nutkumla,millî varlığı sona ermiş sanılan büyük bir milletin,istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim ve tekniğin en son prensiplerine dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım. Bugün ulaştığımız netice, yüzyıllardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın sonucu ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

         

        Türk gençliği, sürekli gençlik vurgusu, Atatürk’ün geleceğe umudunu ve güvenini, kalıcılığımızı en veciz şekilde ifade eder. Size, bu ebedî, herkesin geleceğe doğru adımlar atması bakımından okuması icap eden bu zaman yolcusu eseri, birçok sahneleri ile anlatabilirdim. Fakat, bunun yerine bu eserin anlattıkları ile vücut bulan Cumhuriyet’i anlamak için “Nutuk” u edinmenizi, düşünmenizi, muhakeme ederek ve gününüzdeki güçlükleri görerek kararlarınızı, bilimin ve aydınlığın ışığında oluşturmanızı öneriyorum. “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünün büyük eri, her Türk genci öğrenmelidir. Neden bu vatanı, cumhuriyeti gençliğe emanet etti, öğrenmeliyiz.

         

        Ve daha ötesi, daha otuzlu yıllarda bir cumhuriyet bayramı şenliğinde Türk Ocaklı gençlerin sorusu üzerine gelecekte olacakları ve ne yapmaları gerektiğini söyledi. Hatırladığım kadarıyla sözleri şöyleydi: “Bütün imparatorluklar yıkıldı. Sovyet imparatorluğu da bir gün yıkılacaktır. Orada kardeşlerimiz var. Şimdiden o güne hazırlanmalıyız. Dil bir köprüdür, tarih bir köprüdür, din bir köprüdür.” Gün, onun tahmin ettiği gibi gerçek oldu. Ancak, biz yeterince hiçbir şeye hazır değildik.Zihinlerimizin kapıları açılırken, öncesi sahneleri ve sonrası olanları görüp yaşamış biri olarak sadece derin bir hüzün duydum.Yeterince hiçbir şeye hiçbir şey hazır değildi, sadece bir avuç insan vardı ama onlara da ne aldıran ne dinlemek ihtiyacı duyanlar vardı. O olağanüstü insan, mucize bozkurt, Tanrı bağışı Türk, olacakları yarım asırdan çok bir zaman önce bildirmişti.

         

        Zihinleri yabana tutsak, gönülleri Avrupa’da kalmış nice insanlar gördüm, insan demeye kırk bin şahit lâzım.Son devlet adamımız Süleyman Demirel de olmasaydı bugünün resmi bile daha yürek burkucu olurdu. İnanıyorum ki, karanlıkları güneş dağıtıp Türk ellerine aydınlığı taşıyacak, dil,tarih ve din işlevini yürütecek ve birgün İsmail Gaspıralı da huzur içinde Tanrı Dağları eteklerindeki büyük şölende başarmış olmanın gururu içinde yerini alacaktır. Kardeşler arasında Türkler, M. Kemal Atatürk’ün gösterdiği yolları açar, işaret ettiği köprüleri bir daha yıkılmayacak biçimde kurarsak, hiç şüphe yokki, bütün rüyalar elbet birgün hakikat olacaktır.

         

        Türklerin hayatında zaman yolcusu kitapların sayısı bu saydıklarım elbette değildir. Daha varılacak pek çok söyleşi şöleni yerine konak olmak gerekir. Hepsine yetişmek olanağı yok. Ama ben, olmazsa olmaz, gibi gördüklerimi sizlerle paylaşmak, bir üçleme içinde sizlere sunmak istedim. Hayatımızın, geleceğimizin sırları,bilgileri söyleşi şölenlerine katıldığım bilgelerin anlattıklarında saklı gördüm. Görenlere, görüp alanlara, okuyup anlayanlara, anlayıp anlatanlara ve böylece geleceğe yürüyenlere bizlerden de selam olsun, diyerek sözümü bağlıyorum.

         


Türk Yurdu Aralık 2014
Türk Yurdu Aralık 2014
Aralık 2014 - Yıl 103 - Sayı 328

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele