“Yazar, Okuru Dönemin Gerçekliğine Götürmelidir”

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

Yazar Dursun Kuveloğlu ile Türkiye’nin 1973-1980 yılları arasında kalan döneme hakkındaki romanı “Koyu Gri Seneler” üzerine Merve Can bir söyleşi gerçekleştirdi.

 

Söyleşi: Merve CAN

 

 

        -Dursun Bey, ben de sizin gibi iletişim okudum ve şimdi yüksek lisans eğitimimin tez aşamasına geçtim. Size göre ‘iletişim’ nasıl tanımlanabilir? Aktif iletişimciliği -belki de gazeteciliği demem daha doğru olacak- niçin bıraktınız?

         

        -Evet, iletişim mezunuyum ve ne yazık ki lisans eğitimime uygun mesleki geçmişim birkaç yılı geçmiyor. Çok hevesle eğitimini aldığım alanda çalışmayı bırakmak, kişisel hedeflerimle ilgili değil, Türkiye’de iletişim sektörünün etik kurallarının yerleşik olmamasından kaynaklanan bir durumdur. Tabi ki, bu benim kişisel kanaatimdir. Yeterince bağımsız ve objektif olmama imkân olmayacağını gördüğüm/düşündüğüm için aktif iletişimcilik alanından erkenden çekildim. Roman yazarı olarak kendimi çok daha bağımsız gördüğümü ifade etmek isterim. Bu kişisel bakış açıma bağlı olarak iletişimi; önyargılarla beslenmeyen, objektif bilgi ve ortak aklın eseri bilginin transferi olarak tanımlamak isterim.

         

        -Peki, size göre roman nasıl bir iletişim aracıdır?

         

        -Bir edebi tür olarak roman, hikâyenin kurgulandığı zamana, mekâna ve kahramanların ortamına okuyucuyu atar. Roman bir sahne kurar ve okuru da o sahnenin içerisine alır. Okur olaylara, tepkilere, hikâyeye ortak olur. Burada okur aynı zamanda denetleyicidir, hakemdir. Bu yönüyle roman, okurun kahramanlarla tanışmasını, onlarla bağ kurmasını ve hatta onlardan bazılarının yerine geçmesini sağlar. Okur romanın çevrelediği hayata, olaylara ve mesaja ortak olur. Hatta mesajı seçme, beğenip beğenmeme özgürlüğüne sahiptir. Yüreğine, algısına ve düşünce iklimine hitap eden mesajı alır; geri kalanını reddederek bilinçaltına gönderir. Bu bakımdan roman, okura başka bir pencere açarak, oradan farklı mesajları izleme ve romanın sunduğu büyüteçle belirginleşmiş alanı daha iyi anlama imkânı sunar.

         

        - Koyu Gri Seneler romanınızda, 1973-1980 arasında ülkemizde yaşanan olaylardan bir gencin hayatına bağlı olarak kesitler sunmuşsunuz. O dönemin psikolojik, sosyolojik, politik ve ekonomik buhranlarını ve sizin onları işleyişinizi az sonra değinmek üzere bir kenara bırakıyor ve ilk sorumu yöneltmek istiyorum: Abartı sayılmasın ama bu kadar zengin insan ögesi canlandırabilmiş bir roman daha okuduğumu hatırlamıyorum; bu zengin insan ögelerini ve temsil ettiklerini bir araya getirirken zorlanmadınız mı?

         

        - Roman dediğimiz edebi tür şuna benzer: Gece ıssız bir dağ başında, stabilize bir yolda arabanızla gidiyorsunuz. Aracınızın farlarının aydınlattığı yeri net görüyor, karanlıkta kalan yerler hakkında ise hayal gücünüzü kullanıyorsunuz. Koyu Gri Seneler romanını yazarken, yaşayanların “78 Kuşağı” olarak tanımlandığı 1970-80 yılları arasına arabanın farlarını doğrultmayı amaçladım. Okura objektif bir fotoğraf sunmaya gayret ettim. Roman bir kesit sunmakta, ama genel ortalamayı da yansıtmaktadır. Koyu Gri Seneler romanında geçen olayların aynısı yahut benzerleri, ülkemizin her yanında yaşandı. Romandaki kahraman, karakter veya tipler de aynı şekilde her yöremizde rastlanması mümkün olan insanlardır. Bunları bir araya getirmediğiniz takdirde, o zaman roman değil, anlatı/deneme/hatırat gibi farklı türlerden bahsetmemiz gerekirdi.

         

        -Romanınızda ele aldığınız 1973-1980 dönemlerinde hayatta olmamakla birlikte, 1988-1998 arasında doğanların da aynı ve/veya biçim değiştirmiş kavram karışıklıklarını yaşadığını söylemek mümkün. Adnan’ın mektubunu içeren bölümde belirtildiği gibi, tutsakları tepeden gözleyen ve: “Düşman yenildi, şimdi yeni bir düşman lazım!” diyen adamın bu ifadesinin kim bilir kaçıncı örneği yaşanıyor bugün, öyle değil mi? Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

         

        -Çok doğru. Romanı çok dikkatli okuduğunuz anlaşılıyor. Bunun için teşekkür ediyorum. Türkiye üzerinde oynanan oyunların sadece kapak ismi, tabelası yahut ambalajı değişiyor. Düşman düşmanlığını elbette yapacak ve yapıyor. Önemli olan toplum olarak, millet olarak, devlet olarak nasıl bir duruş sergilediğimizdir. Öngörü, geleceği analiz etme ve planlama, karşı planlarımızı hazırlama noktasında ne durumda olduğumuzdur, önemli olan. Romanda geçen bahsettiğiniz sahne, hep bahsedilen “perde arkası/karanlık güçler” gibi kavramları ifade etmek içindir. Aslında devlet ölçeğinde karanlık olay yoktur. Sadece devletin açık edip etmeme noktasında iradesini kullanması söz konusudur. Fertler kandırılabilir, dolandırılabilir. Devlet aklı kandırılmaya, dolandırılmaya yahut her seferinde aynı tuzağa düşürülmeye uygun değildir. Oyunun adı, oyuncular ve piyonlar değişiyor. Tarih boyunca bu böylece devam etti; gelecekte de devam edecektir. Benim itirazım ve dikkatleri çekmek istediğim husus; sürekli benim insanımın kanının akmasına, zarar görmesine ve geleceğinin karartılmasınadır. Sürekli benim evimde yangın var. Benim evim sürekli ateş altında. Oturup herkesin düşünmesi, en azından kendi evinin içerisinde yangın çıkarıp da sinsi emellerin iştahlarını kabartmayı bir yana bırakmayı öğrenmesi gerekiyor. 

         

        -Yeri gelmişken, “Kırık Cam Teori”sini hatırlamadan edemiyoruz bu noktada…

         

        -Devlet otoritesinin, kanun hâkimiyetinin kalmadığı yer ve zamanlarda mutlaka bir zümre, grup ortaya çıkarak toplumu baskısı altına alır. Devletin boşalttığı hiçbir alan sahipsiz kalmaz. Ya devlet otoritesine sahip çıkacakyahut birilerinin otoritesine göz yumacak. Romanda yer verdiğim kırık cam teorisi bu gerçeği hatırlatma amacına yöneliktir.

         

        -Romanın başkarakteri olan Hasan’ın en çok sıkıntılar yaşadığı nokta, çatışan gruplardan birine dâhil olup olmama meselesi idi. Hasan gibi okuyan, araştıran, dinleyen ve birikimi doğrultusunda yorumlayan bir gencin ‘tarafsız’ olduğu söylenemez; peki, neden-kimden taraf? Dönemin, hatta bugünün bile genel algısı şu ki, mevcut politik ve ideolojik yapılanmaların birinden yana olmak zorunluluğu var! Bu zorunluluk çocuğundan yaşlısına toplumun tüm fertlerine dayatılıyor adeta. Sanki bu yapılar ‘ideal’miş ve birini seçmek akli, ahlaki, vicdani, dinî zorunlulukmuş gibi. Romanınızda tüm bunları işleyiş şeklinize ciddi hayranlık duyduğumu samimiyetle belirterek, tam bu noktada, bir kez daha sormak istiyorum: Siz, ‘taraflılık’ ve ‘tarafsızlık’ kavramlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

         

        -Akıl tutulmasının yaşandığı bir ortamda, haklı ve haksızın birbirine karıştığı katı ve çatışmacı ideolojik bir iklimde söz konusu olan taraf olma yahut tarafsız kalma kavramları, doğruya taraf olma/yanlışın karşısında yer alarak taraf olmayı ifade etmiyor. Burada söz konusu olan taraf olma veya tarafsız kalma eylemi, silaha sarılmak ile silahı reddetmek eksenindedir. Silah baskısı ile toplumu sindirmek ve öldürme tehdidiyle toplum üzerinde otorite kurarak fikrini iktidara taşıma üzerine kurulu metoda karşı çıkan ya “anti”dir/karşıdır yahut tarafsızdır. Romanın başkişisi Hasan’ın verdiği tarafsız kalma mücadelesine bu açıdan bakmak gerekir.

         

        -Sanatın ve edebiyatın toplumdan kopuk olduğunu söylemek mümkün değildir. Peki, bir roman yazarı olarak toplumun yaşadığı politik ve ideolojik çalkantıların, o dönemin sanatına, edebiyatına ve (doğruluk ve tarafsızlık iddiası olması sebebiyle diğer ikisinden ayrılan) basın-yayın organlarına yansımasından öte, adeta ‘hâkim’ oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun bir ölçüsü veya dikkat edilmesi gereken noktaları var mıdır?

         

        - Kimden duydum, nereden okudum, hatırlamıyorum; bir aydın toplumların hafıza kayıtlarındaki arızaların, bir değil, üç nesle fatura edileceğini söylüyor ve hemen hemen şöyle devam ediyordu: Öncelikle gazeteciler, sonra da roman, piyes ve senaryo yazarları, yaşanmış acı gerçeklerin görünmeyen yüzünün öğrenilmesine yardımcı olmalılar. En geç yirmi sene sonra, namuslu ve yürekli bir gazeteci, 1 Ocak 1980’den 1 Nisan1981’e kadar, yani on beş aylık gazetelerden en az on tanesini dikkatle tarasa… Şu beş soruya cevap sayılacak haber ve makaleleri bir araya getirip kısa bir önsözle, kitaplaştırsa… Balık hafızalılıktan bizi kurtarsa:

         

        1-On beş ay içinde, sağcı ve solcu kaç vatandaşımız katledilmiş? Bunların kaçının faili bulunmuş, kaç caninin cehennemlik günahı, faili meçhul sayılmış?

         

        2-On beş ay içinde,aranansuçlu ve zanlılardan hangileri, hangi yollarla ve yardımlarla yurt dışına kaçırılmıştır?Bu kaçaklar Almanya, Belçika, Fransa, İsveç ve Hollanda’da, hangi şehirlerde hangi işleri yapmış, yapıyorlar? Hangi kimlik altında, hangi statüde rahatça yaşamış veya yaşıyorlar?

         

        3-On beş ay içinde tarih ve ata birliği olan insanların birbirini katlettiğini gördüğümüz bu örtülü iç savaşı, hangi devletler, hangi amaçlarla, hangi yönlerden örtülü ya da yarı açık biçimde destek vermişlerdi, kendilerince kazançları ne oldu?

         

        4-On beş ay içinde, aynı hadiseye, farklı görüşte olmaktan dolayı hangi gazeteler, yanlılık, ideolojik körlük sonucunda, okuyucusunu yanlış bilgilendirip-bilgilendirmeyip- gazetecilik mesleğine de geleceğe de ihanet etmiştir?

         

        5-Bin dokuz yüz yetmişten beri her gün artan örtülü iç savaşın ve onu önleme adına yapılan müdahalenin sonucunda ülkücüler de solcular da diz çöktürüldü. Sömürgeleşmeye karşı çıktığına, tam bağımsızlık uğruna mücadele ettiğine, vahşi kapitalizmle ve Allahsızlıkla savaştığına inanan samimi gençler, bir kuşak, birbirine kırdırıldı. Bu ortadan çekilmeleri sağlananların yerine, mahalli kimlik öfkesini, azınlıkçılık kinini, mezhep, tarikat ya da cemaat öfkesi ve kinini köpürtüp yeni elemanlar sokarak, yeni kamplaşmaların, yeni ayrışmaların senaryolarının yazıldığıyla ilgili işaretleri okuyabilenlerin sayısı kaç kişidir? Bunu fark edenler ne yapıyor, ne yapmalı?

         

        Böyle bir araştırmayı sosyologlar da kamu yöneticileri de hukukçular da eğitimciler de yapabilir ve yapmalı… Ben, hür düşünüş ve yöntem anlayışıyla bir gazetecinin bu gazete taramalarının doğuracağı soruların arkasına düşüp, kirli örtüleri kaldıracağını düşünenlerdenim. Bunlar, halının altına süpürülen hususlardır. Artık halının altı doldu. Bunu anlamamız gerekiyor.

         

        - Birbirini dinlemenin, anlamanın, hatta anlamaya çalışmanın insanlara ağır gelmeye başladığı, dolayısıyla giderek azaldığı günümüzde, Anadolu’nun ve Anadolu kültürünün yakın bağlar kurduğu geniş coğrafyaların zengin insan unsuruna sırtımızı dayayarak, ‘ortak noktayı düşünmek’ ve ‘ortak rüya görmeye başlamak’, toplumun birliğini sağlayacaktır. Benim bir okur olarak Koyu Gri Seneler’den çıkardığım ana mesaj bu iken; söyleşimiz vesilesi ile okurlarınıza ne söylemek istersiniz?

         

        - Bir romancı, bazen iyi bir ressam bazen de iyi bir fotoğrafçı olmak zorundadır. Koyu Gri Seneler romanında çok az yerde resim yaptığımı söylemeliyim. Ben daha çok dönemin çıplak fotoğrafını çekmeye çalıştım. Bugün ülkemiz nüfusunun yarısından çoğu o dönemleri ya hiç yaşamadı ya da hatırlamayacak kadar küçük yaştaydı. Bir bakıma 1970-80 arası dönem de yakın tarihimiz oldu. Bir romancı olarak, tarihi gerçeklere ihanet etmeksizin yazmanın, aydın namusunun gereği olduğuna inanıyorum. Koyu Gri Seneler romanında meseleyi tarafların gözlerinden değil; annelerin, çocukların, babaların, eşlerin gözlerinden okumaya ve yansıtmaya çalıştım. Çünkü en büyük korkuyu onlar yaşadı, en onulmaz acıları onlar çekti. Ben ışığı, onların yüreklerine ve göz bebeklerine tutmak istedim. Aklı olana, vicdanı olana ve bu memleketin hayrına düşünenlere lazım olanın bu olduğuna inanıyorum. Her seferinde sezon arası verilmiş gibi aynı filmin devamını izlemeye seyirci olmayalım diyerek son cümlemi ifade etmiş olayım.

         

        - Son olarak romanın ismi çok manidar geldi bana… Neden “Koyu Gri Seneler?”

         

        - İnsan hayatını bir doğru kabul edelim. Bu doğrunun bir ucu beyaz, diğer ucu siyahtır. Beyaz hakkı, adaleti, iyiliği, sevap olanı ifade eder. Siyah uç ise kötülüğü, günahı, şeytanı ifade eder. İnsan hayatı boyunca iki doğru arasında gidip gelerek ömrünü tamamlar. Kimi beyaz uca yakın bir hayat sürer, kimi siyaha daha yakın duran bir hayat sürer. 1980 öncesi Türkiye, büyük bir karanlığı ve kaosu yaşadı. Çoğu defa kötülüğe, günaha yahut şeytana yakın duran seneler yaşadı. Türkiye’de hakîm olan genel manzara, siyaha yakın bir karamsar tabloyu ifade ettiği için romana Koyu Gri Seneler dedim. Vicdanın, adaletin, kardeşliğin, birliğin, sevginin ve hoşgörünün, büyük ölçüde insan hayatının dışında ve uzağında kaldığı bir atmosferin renginin siyaha yakın bir şekilde tanımlanması umarım abartı olarak görülmez.

         

        - Kaleminize sağlık… Teşekkürler.

         

        - Ben teşekkür ederim.

         


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele