Paris Saldırısı Yeni Bir “11 Eylül” Mü?

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

        Paris dünya tarihindeki önemli dönüm noktalarından birisine ev sahipliği yaptı. Tarihçiler milliyetçiliğin, millî (ulus) devletin, demokrasinin ve laikliğin başlangıcını Fransız devrimine bağlarlar. Orta Çağ’da Fransa’da Hristiyanlığın Katolik mezhebine dayalı baskıcı teokratik bir krallık egemendir. Klasik anlamda tanımlanan “karanlık Orta Çağ”ın bütün özelliklerini burada görmek mümkündür. Modernleşmeye yol açan akılcılık ve aydınlanma hareketleri karanlık Orta Çağ’a bir meydan okuma oldu. Bunun siyasi ve toplumsal yansımaları bütün dünyayı etkiledi. Bugünkü siyasal tartışmalarımızda mutlaka Fransız devrimine atıfta bulunuyoruz. Bu süreci dünyayı doğru anlayabilmek için her zaman göz önünde tutmamız gerekir. 19 ve 20. yüzyıllardaki önemli gelişmeler ve günümüze yansımaları biz Türkleri de yakından ilgilendirir.

         

        Fransa’nın başkenti Paris’te 7 Ocak 2015 Çarşamba günü, Charlie Hebdo isimli haftalık karikatür dergisi binasına düzenlenen silahlı saldırıda 12 kişi öldürüldü. Paris Savcılığı, aralarında 2 polis ve dergide çalışan 4 karikatüristin de bulunduğu 12 kişinin öldüğünü, 3 kişinin ağır yaralandığını duyurdu. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande basın mensuplarına yaptığı açıklamada, olayın kesinlikle bir terör saldırısı olduğunu belirtti. Dergi İslam peygamberi Hz. Muhammed’e hakaret eden karikatürler yayımlamış ve tepki toplamıştı. Bu yüzden tehditler alan ve uzun zamandır polis korumasında olan Charlie Hebdo, 2013 yılında da “Hz. Muhammed’in Hayatı” isimli bir ek çıkarmıştı.

         

        Dergiye saldıran militanlar Cezayir kökenli Fransa vatandaşları. Paris doğumlu iki kardeş Said Kouachi ve Cherif Kouachi ile Hamyd Mourad isimli militanlar eylemden iki gün sonra yapılan operasyonla ölü ele geçirildi. Saldırganların “Hz. Muhammed’in öcünü aldık.” diye bağırdıkları iddia edildi. Saldırıyı Yemen El Kaide Örgütü üstlendi. IŞİD saldırıyı olumlayan mesaj yayımladı. Eylem bir anda küresel bir boyut kazandı. Hatta medeniyetler çatışmasının kıvılcımı gibi yorumlandı. Her ne kadar Fransa Cumhurbaşkanı Hollande “Olay Müslümanlara mal edilemez.” dese de tepkiler ve gözler Müslümanların üzerine çevrildi. 11 Eylül’de olduğu gibi “Müslümanlar medeni Batılıları her an katledebilecek potansiyel terörist caniler.” gibi bir konuma düşürüldü.

         

        Paris saldırısı çok yönden değerlendirilmesi gerekiyor. Bu saldırıyı birçok yazar Amerika’da 2001 yılında yaşanan 11 Eylül’e benzetti. Mesela Radikal gazetesinden Murat Yetkin “Avrupa’nın 11 Eylül’ü”, Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, “Fransa’nın 11 Eylül’ü” olarak yorumladı. Önümüzdeki günlerde gerçekten 11 Eylül’e benzeyip benzemediğini hep birlikte göreceğiz.

         

        “11 Eylül” dünyada küreselleşme için bir dönüm noktası oldu. Bu dönemle ilgili olarak Türk Yurdu (Eylül 2004) 205. sayısında şu tespitte bulunmuştuk: “Dünyanın egemen güçlerinin Soğuk Savaş sonrası kurmakta olduğu Yeni Dünya Düzeni’nde hesap edemedikleri önemli faktörlerin varlığı fark edildi. Görünürdeki yapılan bütün stratejik hesaplar ve tasarlanan yeni toplumsal – siyasal – ekonomik dünyanın inşa edilmesi için yapılan sosyal mühendislik hesaplamaları bir anda boşa çıkmış oldu. Bazı yazarlar ise bu saldırıların Yeni Dünya Düzeni’nin şekillenmesi bakımından ya kasıtlı yaratıldığı ya da kullanıldığı şüphelerini ortaya koydular.” 7 Ocak saldırısı üzerinde de benzeri değerlendirmeler yapmak mümkündür. Bu defa dünyanın ilgisini üzerine toplayan devlet Fransa’dır ve uzun süredir küresel oyunda önemli roller kapmaya çalıştığı bilinmektedir. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi ve sonrasındaki yeniden yapılanma sürecinde Fransa’nın yaptığı çıkışlar zihinlerde unutulmayacak izler bırakmıştır. (Semin 2011) Fransa bu süreçte Avrupa Birliği’nin öncü devletlerinden birisi olmasına rağmen, ne AB kararlarını ne de BM kararlarını beklemiştir. Adeta yeni bir küresel güç olmaya hevesli süper devlet rolü oynamaya teşebbüs etmiştir. Bu teşebbüsü tarihi geçmişiyle birlikte iyi değerlendirmek gerekir.

         

        Son zamanlarda İslam ve terörün yan yana geldiği olayların sayısında artış gözle görülür boyuttaysa meselenin bu tarafı göz ardı edilemez. Her benzeri saldırıda “provokasyon” savunması yapmak biraz gerçeklerden kaçmak veya sadece bir boyutuna takılmak anlamını taşıyor.

         

        Paris saldırısını olayın gerçek boyutları ve yansımaları bakımından doğru değerlendirebilmek için Fransa’nın mutlaka dünü ve bugünü ile irdelenmesi gerekir. Saldırganlar Cezayir asıllı Müslüman Fransız vatandaşıdır. Fransa aynı zamanda Orta Doğu coğrafyasında son yıllardaki sıcak gelişmelerle yakından ilgilidir. Suriye iç savaşında El Kaide uzantılı örgütler ve son olarak IŞİD eylemleri karşısında açıktan tavır almıştır. Osmanlı’nın yıkılış aşamasında Suriye ve Anadolu topraklarındaki işgali de unutulmuş değildir. Fransa’nın Müslümanlarla ilişkilerinde sicilinin temiz olmadığını biliyoruz. Bundan dolayı Fransa’nın işgal ettiği bölgelerdeki Müslümanların içinde birikmiş olumsuz tortular olması son derece doğaldır. Bu tortuların mutlaka göz önüne alınması faydalı olacaktır. Ayrıca Fransa’nın Osmanlı döneminde Türklerle ve diğer Avrupa devletleri ile olan münasebetleri de bazı ipuçları verebilir.

         

        Paris saldırısını gerçekleştiren insanların Müslüman olması ve Peygamberin öcünü aldıklarını beyan etmeleri, olayın değerlendirilmesinde dikkatleri Müslümanlar üzerine çekmektedir. Bu demektir ki, olaya sebebiyet veren İslam dini ve Müslüman insanların durumu irdelenmeye muhtaçtır. Batının sıklıkla öne sürdüğü ve maalesef somut deliller öne sürdüğü gibi, teröre yatkın bir İslam dünyası mı vardır veya şartlar mı Müslümanları teröre itmektedir? Böyle durumlarda, Müslümanlar hakkında zaten olumlu düşüncelere sahip olmayan Batı dünyası, hemen genelleyici bir suçlama kolaycılığına yönelmektedir. İslam dünyasında ise çoğunlukla savunma psikolojisine dayanan “Asıl İslam bu değildir, yapılanlar provokasyondur.” açıklamaları ile mesele geçiştirilmektedir. Fakat son saldırıdan sonra bu tür olayların rahatsızlığı bir özeleştiri yaklaşımını tetiklemiştir. Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun gazeteci Taha Akyol’a yaptığı açıklama, Müslümanlar açısından özeleştiri niteliği taşıyor: “Olayı ‘ötekinin oyunu ve provokasyonu’ olarak görmeye başlarsak, kendi mahallemizde olup biteni sağlıklı biçimde anlayamayız ve analiz edemeyiz. (…) Bugün İslam dünyasında şiddet ve terör ile cihat/dini duyarlılık arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar iç dünyası öfke ve nefretle dolu binlerce gencimiz mevcut. Tabii onların bu ruh hâlinin birçok sebebi vardır. Ama birçok bölgede verilen dini eğitim ve bilgi de bu şiddeti meşrulaştıracak bir dizi argümanla dolu.” (Akyol 2015a)

         

        Dünyada hâlen bir buçuk milyar Müslüman yaşıyor ve dünya tarihinin şekillenmesinde 1400 yıldır etkileyici bir rol oynuyorsa dikkatleri buraya da yoğunlaştırmak lazım. Özellikle son zamanlarda İslam ve terörün yan yana geldiği olayların sayısında artış gözle görülür boyuttaysa meselenin bu tarafı göz ardı edilemez. Her benzeri saldırıda “provokasyon” savunması yapmak biraz gerçeklerden kaçmak veya sadece bir boyutuna takılmak anlamını taşıyor. Gazeteci yazar Taha Akyol, meselenin irdelenmesi gereken çok önemli bir boyutuna dikkat çekiyor. Müslümanların bugün içine düştükleri kaos ortamının, iç çatışmaların, teröre yol açan sapmalarının doğru okunması gerektiğini ifade ediyor. Sürekli gizli ve düşman güçlerin provokasyonu olarak konuyu değerlendirmek bizi asıl gerçekleri görmekten alıkoyar. Acı da olsa şu gerçeği kabul etmek gerekir: “İslam dünyasında akan oluk oluk kanların ve 11 Eylül gibi, Paris katliamı gibi vahşi eylemlerin sebebi, Müslümanların önemli bir bölümünün hâlâ ‘Orta Çağ’ı yaşıyor olmasıdır!” (Akyol 2015b) Bu tespit üzerinde çok durulması, düşünülmesi ve çözümlenmesi gereken bir durumu ortaya sermektedir. Aynı gerçeği Türk Ocakları eski Genel Başkanı Nuri Gürgür, yakın dönemlerdeki bazı gelişmeleri irdeleyerek dile getiriyor: “Müslümanların sorunları ve Türkiye’nin kendine özgü meseleleri sürekli Batılıların yaptıkları yanlışlar anlatılarak çözülemez. İslâm âlemi ve Türkiye öncelikle kendi muhasebesini yaparak, yanlışları görerek bunları düzeltmek mecburiyetindedir.” (Gürgür 2015) Bu durumda bizim de millet olarak içinde bulunduğumuz İslam dünyasının dünden bugüne durumu farklı yönlerden tekrar tekrar ele alınmalıdır.

         

        Müslümanların son asırlardaki en güçlü ve temsilci konumundaki devleti şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Türklerin tarih boyunca gurur duyabilecekleri önemli başarılarından birisi bu devleti kurmaları, yaşatmaları ve dünya ile mücadeleye girebilmeleridir. Osmanlı Devleti’nin güçten düşmeye başlaması hem Türklerin hem de Müslümanların kaderini değiştirmiştir. Birleşmiş Milletler teşkilatında bir tane dahi veto hakkı olan Müslüman devletin olmaması, 20. yüzyıldaki durumumuzun özeti gibidir. En son mücadeleye katıldığımız Birinci Dünya Savaşı bütün fedakârlığımıza, çabalarımıza ve Çanakkale gibi şanlı başarılarımıza rağmen hüsranla sonuçlanmış ve devletimizin toprakları aleni olarak Sevr Antlaşması ile parçalanmıştır. Ne hikmetse Sevr bir Fransız kasabasıdır. Osmanlı’nın toprağı Cezayir Fransızların eline geçmiştir. Anadolu’da hâlâ “Cezayir ağıtı” canlı bir şekilde yaşamaktadır. Muhtemelen saldırıyı yapan kardeşlerin dedeleri Osmanlı tebaasıdır. Milli mücadelenin Anadolu’da kendi imkânlarıyla başladığı yerlerde (Maraş, Urfa, Antep) karşımızdaki işgalci güç Fransa’dır. Maraş’ın kahramanlığı, Urfa’nın şanlılığı ve Antep’in gaziliği unutulmasın diyerek isimlerinin başına eklenmiştir. Son olarak vatan topraklarına katılan Hatay, Fransızların elinden alınabilmiştir. Bugün dünyanın küreselleştiğini iddia edenler dünü unutuyorlar demek ki. Çünkü dün küreselleşen bir dünya olmasa Fransa’nın buralarda ne işi olabilir? İngiltere üstünden güneş batmayan imparatorluk olarak nasıl anılabilir? Demek ki küreselleşen dünyada, geçen asırlardan beri gün geçtikçe Türklerin ve diğer Müslümanların güç kayıpları yaşanmaktadır. Biz Türkler Mustafa Kemal ve silah arkadaşları sayesinde devletimizi tekrar kurup bir mücadeleye girişsek de diğer Müslümanların çoğu istedikleri millî devletlerine kavuşamamışlardır. Başlarına konan kukla yönetimler ile baskı ve perişanlık içinde bugüne kadar gelebilmişlerdir. Arap baharı denilen patlama, sömürgecilikten kalma bu yapay ve baskıcı sistemlerden kaynaklanmıştır.

         

        Müslümanların durumunu değerlendirirken kendilerinden kaynaklanan problemler yanında dünyadaki gelişmelerin doğurduğu veya bizi içine düşürdüğü ortamlar da dikkate alınmalıdır. Bugün bir türlü devlet hâline gelemeyen, kendi halkının meselelerini çözemeyen, dertlerine deva olamayan, duygu ve emellerine tercüman olamayan yönetimleriyle Müslüman kavimlerin çoğu, mağdur ve geri kalmış durumda görünmektedir. Bu kavimlerin kendi iradeleri ile kaderlerini tayin edemedikleri, kendilerini geliştiremedikleri, yönetimlerini belirleyemedikleri ortadadır. Bunun en önemli sebebi bu Müslüman toplulukların sömürgecilik zinciri içinde kıskaçtan kurtulamamalarıdır. Kurtulmuş gibi göründükleri dönemlerde de bu zincirler farklı biçimlerde devam etmiştir. Sebeplerden diğeri ise bu toplulukların ilkel kabile seviyesinden modern toplum hâline gelememeleri olarak sayılabilir. Bu tespitlerde hemen zihninize bazı örnekler gelecektir. Burada zihinlerimize sınırlandırma olmaması için örneklere girmiyoruz. Sonuçta Müslüman bireylerin koruyucusu ve mefkûrelerini gerçekleştirici, isteklerini tatmin edici bir devlet aygıtı eksikliği ortaya çıkmaktadır. Bu eksiklik bireylerin travma zamanlarında terörü tetikleyen en önemli amildir.

         

        Meselenin açıklığa kavuşması için İslam ile terörün yan yana gelmesine vesile olan dönemlere bakmak lazım. Afganistan, 1980 yılında işbirlikçi bir yönetim eliyle SSCB tarafından işgal edildi. İşgal karşısında Afgan halkı teslim olmayarak bir direniş başlattı. Bu direnişi örgütleyen ve devlet olmadığı için onun yerine hareket eden bir Taliban hareketi, o günün şartlarında büyük takdir topladı. Dünyanın değişik yerlerinden Afganistan direnişine katılmaya gelen gönüllüler dikkat çekti. ABD Soğuk Savaş’ın dengesini muhafaza edebilmek ve SSCB yayılmasını engelleyebilmek için devreye girdi ve bir devlet yapılanması olmayan bu harekete destek verdi. Bugün ilk İslamcı terör örgütü olarak literatüre geçen El Kaide adındaki örgütün ilk çekirdekleri burada atıldı. (Erdem 2013) Soğuk Savaş sona erdikten sonra âdeta ofsayda düşen örgüt, bir devlet olmadığı için kontrolsüz bir güç olarak dünyada varlığını hissettirmeye başladı. İlk başkaldırıyı müttefiki ve destekçisi olan ABD’ye yaptı. Örgütü bağlayıcı hiçbir kural ve kaygı yoktu artık. Devletlerarası hukuk, savaş hukuku, barış hukuku veya ahlakı gibi kavramlar bu tür örgütler için anlamsızdı. Terör onlar için sorumluluk gerektirmeyen bir eylem biçimiydi. Toprağa bağlı yerleşik düzeni, kurumsal yapısı ve milliyet mensubiyetinin getirdiği sorumluluğu olmadığı için kendilerini özgür hissediyorlardı. İslamcı küresel terörizmin tohumları burada atıldı. İlk küresel terör yapılanması burada gözlemlendi. Devleti, vatanı, milliyeti olmayan örgütlenme biçimi çağımızın yeni terör biçimi olarak dünyamızda yerini aldı. Artık küresel İslamcı terörizm tanımlamasını sıklıkla duyar olduk. En son IŞİD yapılanması buna en iyi örneği oluşturdu.

         

        Paris saldırısının çok boyutundan bahsetmiştik. Bu boyutlardan birisi de şüphesiz Avrupa kıtasında büyüyen ve yerleşik hâle gelen bir İslam varlığıdır. İngiltere, Fransa ve İspanya gibi ülkelerde sömürgecilik dönemlerinden kalma bir Müslüman nüfus bilinmekteydi. Sömürgecilik bitmiş olsa da örtülü bir egemenlik için bu durum adeta teşvik edilmekteydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilen Almanya ise içine Müslüman nüfusu işçi göçüyle kendi isteğiyle aldı. 1960’lı yıllarda Almanya’nın sanayileşme hamlesi ile ihtiyaç duyulan iş gücü, başta Türkiye olmak üzere geri kalmış ülkelerden temin edildi. Bu ucuz işgücüne talep Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayıldı ve başta Hollanda olmak üzere birçok küçük devlette Müslüman işçiler istihdam imkânı buldu. Böylece Avrupa’da daha önce yer almayan Müslüman nüfus gittikçe arttı ve dini kimlikleriyle birlikte kalıcı olmaya başladı. Batılı bazı araştırma merkezleri nüfus öngörüleri yaparak yakın gelecekte (2050 yılı için) Avrupa nüfusunun beşte birinin Müslüman olacağını duyurdular. (Telegraph 2009) Daha önce karşılarında Müslüman olarak sadece Osmanlı Türklerini görmeye alışmış Avrupalılar, eskinin tortularıyla birlikte içlerinde korku ve nefret üretmeye başladılar. Yabancı düşmanlığı, İslam düşmanlığı ve Türk düşmanlığı iç içe geçen bir tanımlamayla son zamanların en önemli olgularından birisi olarak tescillendi. Müslümanlara, Türklere ve İslam’ı simgeleyen merkezlere saldırılar, Avrupa’nın modern simgesel değerlerinin dışına çıkılmakta olduğunu gösterdi. Irkçı hareketler ivme kazandı. Dine ve milliyete dayalı ayırımcılık ve düşmanlık gözlenebilir boyutlara yükseldi. İslamofobi kavramı üzerinden tartışmalar yoğunlaştı.

         

        Yakın dönemde dünyada meydana gelecek olaylar, burada yaptığımız analizin değerini, mutlaka ortaya çıkaracaktır. Paris saldırısı Batı’nın güç kavgalarının boyutunu iki yönlü olarak etkileyecektir. Birincisi Batı içinde örtülü bir güç mücadelesini körükleyebilir. Dünyanın tek süper gücü ile mücadele etmek isteyen yeni güç merkezleri kendileri için meşru zemin bulmuş olacaklar ve bazı adımlar atacaklardır. Bunu doğrudan ABD karşıtlığı üzerinden değil, dünya jandarmalığı rolünden pay alma girişimi şeklinde görmek sürpriz olmayacaktır. 11 Eylül sonrası Rusya’nın Çeçen’ler üzerinde, Çin’in Uygur Türkleri üzerinde uyguladıkları zulüm buna örnektir. İkinci etkiyi İslam dünyası üzerinde gözlemlemek mümkündür. Nüfus olarak dünyanın yaklaşık beşte birini oluşturan Müslümanların son asırlarda sürekli bir kaos içinde yaşamak zorunda kalmaları büyük problemlerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Kendi problemlerini çözmek bir yana teşhis konusunda bile başarı sağlayamayan Müslümanların durumu, acınacak hâldedir. Paris saldırısı bu acınacak hâlimize belki yeni manzaralar ekleyecektir, ama beklenen ve ümit edilen bir özeleştirinin başlatılması yönündedir. Rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör’ün başlattığı noktadan ileriye götürülecek çalışmalarla “İslam’ın Bugünkü Meseleleri” her yönden irdelenmelidir. Biz Türklere düşen görev, önce kendimizi ve sonra çevremizdeki Müslüman ülkeleri içine düştükleri zilletten çıkartabilecek hamleler olmalıdır. Avrupa’nın ilerlemesini sağlayan modern hamleleri iyi okuyarak, ihtiyacımız olan akılcı, çözümcü ve inşa edici bir gelişmeyi sağlamak millet olarak ihtiyacımızdır. Büyük ülkülere ulaşabilmenin yolu çağdaş araçları ve silahları üretebilmekten ve iyi kullanabilmekten geçer. Orta Çağ karanlığından çıkışın yolu bellidir. Buradan çıkmadan dünyadaki güç ve egemenlik mücadelesine girme şansımız maalesef yoktur.

         

        KAYNAKÇA

        Akyol, Taha. “Provakaston Değil Müslüman Ortaçağı”, Hürriyet Gazetesi, 12 Ocak 2015b

        Akyol, Taha. “Terör ve İslam”, Hürriyet Gazetesi, 9 Ocak 2015a

        Atasoy, Fahri. “ABD’nin Dünya Hegemonyasında 11 Eylül Mazereti”, Türk Yurdu Dergisi, cilt 24, sayı 205, Eylül 2004

        Erdem, Süleyman. “El Kaide’nin Kuruluşu”, 20 Kasım 2013 http://sahipkiran.org/2013/11/20/el-kaidenin-kurulusu

        Gürgür, Nuri. “Müslümanlar Kendilerini Şimdi Değilse Ne Zaman Sorgulayacaklar?”, 12 Ocak 2015, http://turkocaklari.org.tr/sayfa/4694/muslumanlar-kendilerini-simdi-degilse-ne-zaman-sorgulayacaklar.html

        Haber, “Fransa'nın 11 Eylül'ü”, 11 Ocak 2015, http://www.bik.gov.tr/fransa-nin-11-eylul-u-haberi-81502

        Haber, Telegraph, “2050'de Avrupa'nın Beşte Biri Müslüman Olacak” 09.08.2009, http://www.radikal.com.tr/dunya/2050da_avrupanin_beste_biri_musluman_olacak-948931

        Semin, Ali. “Kaddafi Sonrası Libya'nın Geleceği”, 09 Eylül 2011, <http://www.bilgesam.org/incele/1151/-kaddafi-sonrasi-libya%27nin-gelecegi/#.VMT0k_7kdcQ>

        Yetkin, Murat. “Avrupa’nın 11 Eylül’ü”, Radikal Gazetesi,  08.01.2015, <http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat_yetkin/avrupanin_11_eylulu-1267408>


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele