ERMENİ HADİSELERİ KİMİN İÇİN MESELE, KİMİN İÇİN İSYAN, KİMİN İÇİN MACERA?

Mayıs 2006 - Yıl 95 - Sayı 225

         

 

Türklerle-Ermenilerin karşılaşıp bir arada yaşamaya başladığı günden 1878’e kadar “Ermeni Meselesi” yoktur. İki toplum yan yana iç içe yaşaya gelmiştir. O hâlde Ermenilerin mesele oluşu, Türklerle-Ermenilerin aynı devlet, aynı coğrafya içinde, aynı tarih-kültür çerçevesinde beraber yaşamalarından kaynaklanmamaktadır. Çünkü 1878’e kadar Türklerin Ermenilere, Ermenilerin de Türklere mesele oldukları görülmemiştir. Ermeniler, Türklerin sadece tebaası, komşusu, yurttaşı olmuştur. Hiçbir zaman hasım ve düşman iki taraf olmamışlardır. Türkler Bizans’la muhatap olmuş, Anadolu’yu Bizans’tan almış ve vatanlaştırmışlardır.

Hâl böyle iken, XIX. yüzyılının ikinci yarısında Ermeniler kim tarafından mesele ve vasıta hâline getirilmiştir?

Bilindiği üzere, 1870’den sonra sömürgecilik emperyalizme dönüşmüş ve “Büyük Devletler” arasında, dünya paylaşımı ve hâkimiyeti yüzünden büyük ve şiddetli bir rekabet başlamıştı. Tam bu sırada Osmanlı İmparatorluğu, emperyalist devletler (İngiltere-Rusya-Fransa) için cazip paylaşım alanı olarak görünmekteydi. Zira Osmanlı, “Hasta Adam”dı, oldukça zengin ve geniş bir coğrafyaya, büyük bir pazara, zengin ham madde kaynaklarına ve önemli stratejik yerlere sahipti.

“Büyük devletler” “Şark Meselesi” adı altında Balkanları Osmanlı’dan koparmışlar, şimdi sıra Anadolu’ya gelmişti. Anadolu’da, Rus emperyalizmi ile İngiliz Emperyalizminin menfaatlerinin kesiştiği ve çeliştiği bölgelerde (Vilâyât-i Sitte), Hristiyan unsur olarak Ermeniler buluyordu. Ermeniler bu iki devlete, Osmanlıya müdahale ve Osmanlıyı parçalama bahanesini vermiştir. Nitekim kısa zamanda Ermeniler, bu rolü oynamaya razı edilerek, “Ermenistan Devleti” vaadiyle Türklere karşı düşman yapıldılar. Ermeniler böylece “İngiltere, Rusya ve Fransa”nın meselesi olarak, “Şark Meselesi” içinde yerini aldı.

Ermeni olayları, “Osmanlı için sadece isyandır” ayaklanmadır, terördür, şiddettir. Çünkü Osmanlı, meşru devlet, Bab-ı Ali ise meşru hükûmettir. Doğu Anadolu, İmparatorluğun bir parçası, Ermeniler de Osmanlı vatandaşıdır. Hâl böyle iken Ermeniler, meşru devlete karşı kanunsuz ve suç teşkil edecek hareketlerde bulunmuşlardır. Bunu anlamak için Hınçak ve Taşnak cemiyetlerinin programlarına bakmak kâfidir. Nitekim Hınçak cemiyeti programında, Osmanlı Ermenistan’ını kurtarmayı amaç olarak göstermiştir. Amaca ulaşmak için ise, ihtilal yoluna başvurmak yani zor kullanarak Osmanlı’ya karşı savaş açma yolunu benimsemiştir. Savaştan önce de propaganda yapmak, terör teşkilatı kurmak, gizli örgütler teşkil etmek ve sonuçta Osmanlı’nın zor bir anında genel isyana kalkışarak savaşı başlatmayı ilkeleri arasına almıştır[1]. Taşnak cemiyeti de hemen hemen aynı amaçları ve vasıtaları benimsemiştir. Ayrıca Osmanlı’ya karşı fiilen ortaya koydukları ve suç teşkil eden olayların bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür.

1- 93 Harbi’nde Ruslarla iş birliği,

2- 1878 Berlin Barış Konferansı’nda Osmanlı’ya karşı “Büyük Devletlerle” iş birliği,

3- 1887’de Hıncak, 1890’da Taşnak gibi Osmanlı Devleti’ne karşı ayrılıkçı gizli terör örgütleri kurmak,

4- 1890–1910 arasında, Anadolu’da isyanlar çıkartmak ve suikast yapma olaylarına karışmak,

5- 1905’te padişaha karşı suikast hazırlamak,

6- 1915’te Osmanlı harp hâlinde iken Ruslarla iş birliği ve cephe gerisinde iç savaşa sebebiyet vermek.

Bütün bu hareketler, Osmanlı hukukuna göre de, uluslararası hukuka göre de vatana ihanet ve meşru devlete karşı isyan suçlarını teşkil ediyordu. Cezası da idamdır. Buna rağmen Osmanlı Devleti, “Büyük Devletlerin” müdahalesinden çekindiği için gerekli tepkiyi gösterememiş ve mümkün olduğu kadar yumuşak politika izlemiştir. Bu itibarla yukarıdaki olaylar, “Osmanlı Devleti nazarında isyandır, Ermeniler de isyancıdır.” Bunu başka türlü nitelendirmeye de imkân yoktur.

Ermeni isyanları, gerçekten “Ermeniler için macera”dan başka türlü vasıflandırılamaz. Zira her şeyden önce Ermeniler kendi cesaretleriyle, kendi güçleriyle hedeflerine ulaşacaklarına hiçbir zaman inanmıyorlardı. Olay çıkartarak Avrupa’yı müdahaleye zorlamak ve Ermeni devletini kurdurtmak gibi kolay ve kurnazca bir yol seçtiler. Hâlbuki cesareti olmayanın umudu ve istikbalinin olmayacağı da açıktır. Ermeni devleti için Avrupa’nın keyfini beklemenin, cesaretleri yokken Avrupa’nın müdahalesine güvenmenin, nüfusun %80’inin Müslüman olduğu bir bölgede isyana kalkışmanın, katliama girişmenin, bir ordun ve generallerin yokken Türklerle harbi göze almanın ve çetelerle devlet kurmaya kalkmanın, “Ermeniler için macera”dan başka sonuç vermeyeceği bilinen bir husustur.

 

I- Büyük Güçler ve Dünya Siyaseti

Tarihe baktığımızda, her devirde dünya hâkimiyetine oynayan, dünya siyasetini yönlendiren birkaç büyük millet ve devlet vardır. Bu milletler aynı zamanda tarihte iz bırakmış, tarihe damgasını vurmuş, kültür ve medeniyet yaratmışlardır. Elbette ki, bu güce ve özelliklere sahip olmak için bazı şartlar lazımdır. Ben büyüğüm ben güçlüyüm demekle büyük millet veya devlet olunmaz. O hâlde büyük ve güçlü millet-devlet olmanın şartları nelerdir?

1-Nüfus: Büyük bir nüfus potansiyeline sahip olmak ilk şarttır. Zira bir kaç milyonla dünya siyasetinde baş rol oyuncusu olmak mümkün değildir. Nüfus en dinamik güçtür.

2-Coğrafya (Toprak): Geniş bir coğrafyaya sahip olmak ikinci şarttır. Zira toprak, yer üstü ve yer altı kaynaklarıyla milletlere can verir ve güç katar.

3-Köklü Millî Kültür: Kültür, millet olmanın ve millî şuur edinmenin kaynağı ve dilimizin, dinimizin, tarihimizin, değerlerimizin vatanıdır.

4-İlim-Teknoloji: Nüfus, coğrafya, kültür bir milletin alt yapısıdır ve ham madde niteliğindedir; ilim ve teknoloji ise bunları işleyen değerlendiren bir fabrika mesabesindedir. Zira nüfusu eğitmek, coğrafya’yı kullanmak, kültürü geliştirmek aklın, ilmin ve teknolojinin işidir. Bunu yapabilen milletler, güçlerine güç katarlar. Yapamayanlar ilkel kalmak durumundadırlar.

5-Zenginlik: İlim ve Teknoloji, nüfus ve coğrafyadan zenginlik yaratarak, insanların refahını ve mutluluğunu temin eder. Zenginlik, aynı zamanda maddi güce sahip olmak demek olduğuna göre, güçlü devlet ve milletlerin ilk hedefleri arasında olmalıdır.

6-Ordu: Güçlü millet olabilmek için her yerde ve her şartta savaşabilecek imkân ve kabiliyete sahip ordu gereklidir. Ordu hem caydırıcı, hem ikna edici, hem de vurucu güçtür. Dünya siyasetinde her üçü de kullanılan yöntemlerdendir.

Bu altı şarta sahip bulunan milletlerin dünya siyasetinde önemli roller oynamaya hem hakları hem de güçleri vardır. Orta büyüklükteki devletler her ne kadar bölgesel güç iseler de, dünya siyasetinde varlık gösterebilmeleri için büyük bir gücün dostluğuna, ortaklığına, desteğine muhtaçtırlar. Küçük çaplı devletler milletler ve toplumlar ise, büyük devletlere hizmet ettikleri ve servis verdikleri ölçüde yaşama şanslarını muhafaza ederler. Dünya siyasetinde müstakil yerleri ve rolleri söz konusu değildir.

1- Bu çerçeveden bakılınca hâlihazırda dünya siyasetinin tek patronu ve tek güçlü milleti; “ABD” merkezli Anglo-Saxon kökenli kavimlerdir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu gücü Londra merkezli İngilizler elinde bulunduruyordu. Aglo-Saxon kökenli milletler her türlü güç vasıtasını elinde bulundurmaktadır.

2- Potansiyel güce sahip milletler arasında ise ikinci sırayı “Slavlar” işgal etmektedir.1990 yılına kadar ABD karşısında alternatif güç olan Sovyet Rusya günümüzde fiili gücünü kaybetmiş ise de, var olan potansiyeli dolayısıyla, iddiasını devam ettirmektedir. İlim-teknoloji ürettiğinde ve zenginliği yarattığında tekrar güçlü devlet sırasına girecek kapasiteye sahiptir.

3- Üçüncü potansiyel güç, Alman merkezli “Germenler”dir. Süper güç olmak ve dünya hâkimiyetine oynamak için iki dünya harbine sebep olmuş ancak mağlup edilmişlerdir. Bu gün hâlâ iddiasını sürdürmektedir. Tek eksiği güçlü bir ordusunun olmamasıdır.

4- Bir buçuk milyar nüfusla geniş bir coğrafya ile, en büyük potansiyel güce sahip ve geleceğin süper güç adayı Çin veya “Çinliler”dir. İlim-teknoloji eksik fakirlik henüz giderilmiş değildir.

5- “Araplar” tarihte (Emeviler ve Abbasiler döneminde) büyük güç olduklarını ispat etmişlerdir. O hâlde büyük güç olmaya adaydırlar. Toprak var, nüfus var, zenginlik var, fakat ilim yok, ordusu ve cesareti eksiktir. Bunları tamamlarsa eski gücüne kavuşma ihtimali hâlâ mevcuttur. Ancak millî birlik ve beraberliklerini tamamlamaları şarttır.

6- “Türklere” gelince; bir Türk milleti var, bir de Türk dünyası vardır. Türk dünyası 12 milyon kilometrekare toprağa, 200–250 milyon nüfusa, çok eski bir kültüre sahiptir. İktisadi ve siyasi birliği henüz yoktur. Zenginlik, ilim ve teknoloji oldukça eksiktir. Askerî güç Orta Asya Türk devletlerinde yok sayılır. Sadece Türkiye’nin bölgesel anlamda güçlü bir ordusu mevcuttur. Tarihte Hun, Göktürk, Uygur, Timur, Selçuklu, Altınorda, Osmanlı İmparatorluklarıyla daima fiilen büyük güç olmuş olan Türkler, hâlâ potansiyel güçlerini muhafaza etmektedirler. Bu yüzden de önüne engeller konulmakta, fırsat verilmemektedir.

Bu altı güçün üçü (Aglo-Saksonlar, Germenler, Slavlar) Hristiyan, ikisi (Türkler ve Araplar) Müslüman, biri yani Çinliler ise Budisttir. Dördünün arasındaki rekabet sessiz ve derinden sürdürülmektedir. Türkler ve Araplara gelince yarışı terk etmiş ve dağınık vaziyettedirler. Almanlar, Çinliler, Ruslar ve Anglo-Saksonlar siyasi, kültürel, ekonomik birliğe sahip oldukları hâlde, Türkler ve Araplar yani İslam dünyasının iki gücü bu birlikten yoksundurlar. Birleşmeleri engellenmektedir. Dünya enerji kaynaklarının hemen hemen %70’i, Türklerin ve Arapların elinde olduğu düşünülürse, Hristiyan dünyasının temsilcisi büyük güçler ne Türk birliğine (Pantürkizm) ne Arap birliğine, ne de İslam birliğine (Panislamizm veya İttihad-ı İslam) müsaade edeceklerdir. Zaten ABD, Büyük Orta Doğu projesi ile, İslam medeniyetini temsil eden Türkiye-İran-Arap dünyasını birbirinden ayırmak, uzak tutmak ve İttihad-ı İslam tehlikesini önlemek için Karadeniz - Hazar Denizi - Basra Körfezi - Akdeniz dörtgeni arasında Müslümanlardan (Türklerden ve Araplardan) arındırılmış bir bölge yaratmak peşindedir. Türklerden-Araplardan arındırılmış bölgede şu devletlere ve milletlere yer verilmesi kuvvetle muhtemeldir.

1- Hristiyan büyük Gürcistan

2- Hristiyan büyük Ermenistan

3- Yahudi büyük İsrail

4- Yahudilerin ve Hristiyanların kontrolünde bir büyük Kürdistan

ABD başta olmak üzere Hristiyan dünyası, bölgede bu devletleri kurarak, İslam dünyasının ve Türk dünyasının arasına tampon devletler yerleştirip, Türk dünyasını, Arapları ve enerji kaynaklarını kontrol altında tutabilecektir. Bu çerçeveden bakıldığında “Ermeni Meselesi”nin, niçin bu kadar gündemde tutulduğu anlaşılmaktadır. Ermeniler de böyle bir fırsatı kaçırmamak için elbetteki maşa ve vasıta millet olmaya razı olacaklardır.

 

II- Şark Meselesi

“Şark Meselesi” Hristiyan Avrupa’nın nazarında, Hun İmparatoru Atilla’dan beri, bir “Hun Meselesidir”; İslamiyet’in çıkışından yani 622’den beri bir “İslam Meselesidir”; Türklerin 1071’de Anadolu’ya girip, Balkanlara geçtiği günden beri de bir “Osmanlı Meselesidir.” Hristiyan dünyası, Hun-İslam-Osmanlı kavramlarından pek hazzetmez. “Hun, Osmanlı “ve “İslam” kavramlarını “Türk” kavramıyla özdeşleştirdikleri için de, “Şark meselesi”ne Türk meselesi demekte bir sakınca olmasa gerektir.

Hristiyan Avrupa önce, Karadeniz’in kuzeyinden gelip Avrupa’yı tehdit ve istila eden Hun Türklerini, şu veya bu şekilde Doğu Avrupa ve Balkanlarda asimile olmasını sağlayarak tehlike olmaktan çıkarmıştır. Hristiyan Avrupa için ikinci tehlike, İslamiyet ve Asya-İslam devletleri (Emeviler-Abbasiler) idi. Zira Emeviler ve Abbasiler, İspanya’ya kadar genişleyerek batıdan Avrupa’yı, Toroslara kadar ilerleyerek de doğudan Bizans’ı tehdit ediyordu.

Batı’nın hedefi İslam’ı geldiği yere geri göndermek yani Arabistan çölünün dışına çıkarmamaktı. Bu maksatla İspanya’dan taarruza başladı. Önce, 1492’de Endülüs Emevi Devleti’nin son kalıntısı olan Gırnata Devleti’ni ortadan kaldırdı. Bu Avrupa için önemli bir sonuçtu.

Batı ve Bizans, bu sefer doğuda Abbasilere karşı cephe açtı. Müslüman Arapları güneye doğru itmeye başladı. Hedefleri Kudüs’ü geri almaktı. Bizans tam üstünlüğü ele geçirdiği sırada, Orta Asya bozkırlarından Oğuz Türkleri Orta Doğu’ya gelmeye başladılar. Abbasi Halifeleri, Oğuz Türklerini Bizans topraklarına yönlendirdi. Artık yenilmek üzere olan Müslüman Araplar yerine Müslüman Türkler, Bizans’ın-Hristiyan Batı’nın muhatabı oluyordu. İşte Türklere karşı düşmanlığın ve hıncın esas sebebi budur. Başka bir ifade ile Batı, İslamiyet’i geldiği yere gönderme fırsat ve imkânını bulduğu bir devirde, Türkler Anadolu’ya geliyor ve oyunu bozuyorlardı. Bozmakla kalmıyorlar, Haçlı Seferleri’ni engelleyerek ve Hristiyan ordularını yenerek İslam’ın galibiyetini ve Batı’ya doğru yayılışını sağlıyorlardı. Türklerin bu yaptığını, Hristiyan Avrupa asla unutmayacak ve affetmeyecektir.

Sonuçta Türkler Anadolu’yu vatanlaştırdılar. 1354’te Gelibolu’ya (Avrupa) geçtiler, 1453’te İstanbul’u (Bizans Devleti) fethettiler. Balkanlarda ilerleyerek Bulgaristan’ı, Yunanistan’ı, Sırbistan’ı, Arnavutluğu, Macaristan’ı, Romanya’yı, Hırvatistan’ı Osmanlı İmparatorluğu’na kattılar. Ortodoks dünyasının Patriği ve Ermeni Patriği Osmanlı İmparatorluğu’nun memuru hâline getirildiler. Nihayet Türk ilerlemesi, 1683’te Viyana’da durduruldu. Böylece “Şark Meselesi”nin birinci safhası, yani “Türklerin Batı’ya yürüyüş” dönemi sona ermiş oldu.

1683’ten 1922’ye kadar ise “Şark Meselesi”nin ikinci safhası sürmüştür. Bu safhada geri çekilen Osmanlı Türkleridir. Doğuya doğru ilerleyen ise Avrupalılardır. Artık roller değişmiştir. Avrupa hedeflerini gerçekleştirmek için iki safha öngörmüştür

Birinci Safha

a- Balkanları Türklerden arındırmak ve Hristiyan devletler kurmak,

b- Türk olmayan Müslümanları (Boşnak, Arnavut, Pomak), Osmanlı-Türk Devleti’nden ayırmak,

c- İstanbul’u Türklerin elinden alarak Bizans’ı ihya etmek.

İkinci Safha

a- Anadolu’dan Türkleri kovmak veya Ankara-Kastamonu bölgesinde küçük bir devlet olarak muhafaza etmek,

b- Anadolu’da Ermenistan ve Pontus Rum Devletleri kurmak,

c- Türk kökenli olmayan Kürtleri ve Arapları Türklerden ayırmak.

Hristiyan dünyası 1683–1922 yılları arasında Balkanlarda başarıya ulaştı. Anadolu’da başarısız oldu. İstanbul’u alamadı. Ermenistan ve Pontus Rum Devleti’ni kuramadı. Kürtleri Türklerden ayıramadı fakat Arapları ayırmakta hiç zorluk çekmedi.

1923–1945 yılları arasında Avrupa, faşizm ve nazizm gibi totaliter rejimler başına bela olduğu için, Türkiye ile fazla ilgilenemedi. Ayrıca Mustafa Kemal gibi karizmatik ve güçlü bir liderin Türkiye’nin başında olması, Avrupa’nın hedeflerini ertelemesine yol açtı. 1945’te nazizm ve faşizm mağlup edildi fakat Avrupa gücünü kaybetmişti. İki kutuplu bir dünyada, ABD ile Sovyetler Birliği’nin rekabeti ve Avrupa’da komünizm korkusu, Hristiyan Batı’nın Türkiye’ye yakınlaşmasını sağladı. Nitekim 1952’de, Türkiye NATO’ya alınarak Batı savunma sistemine ve liberal dünyaya dâhil edildi.

1990’larda Sovyet sisteminin çökmesiyle, komünizm tehlikesi ortadan kalktı. ABD, tek kutuplu dünyanın hâkimi hâline geldi. Fakat bu arada beklenmedik bir durum ortaya çıktı. Sovyetlerin çökmesi sonucu dört Türk Devleti (Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan), siyaset sahnesinde yerini aldı. Bu, Batı dünyasında Pantürkizm tehlikesi olarak algılandı. 11 Eylül 2001’deki ikiz kulelere saldırı da, İslam fanatizmi şeklinde yorumlandı. Bu durum, Hıristiyan Batıyı, Türklerle ve Araplarla ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye sevk etti. Bu dönem, “Şark Meselesi”nin üçüncü safhasını teşkil ediyor. Umudumuz beklenmedik sürprizlerle karşılaşmamaktır.  

 

III- Ermeniler Kimdir ve Özellikleri Nelerdir?

Ermenilerin kökenine ait rivayetler muhteliftir. Kimileri, Ermenileri Nuh Peygamberin oğlu Yafes’in soyuna bağlar. Kimileri de, Ermenilerin Urartuların torunları olduğunu iddia eder. Ermenileri Kafkas kavimlerinden sayan görüş de vardır. Fakat bunların hiçbirinin ilmen bir değeri yoktur. Yine de en akla yakını, M.Ö. VI. yüzyılda Balkanlardan gelerek Anadolu’nun doğusuna yerleşen Trak-Frig kökenli olduklarıdır. Bütün bunlara rağmen milletleşebilmiş ve millî varlığını korumuş olan nadir milletlerden biridir. Alfabeye sahip olmaları ve Hristiyanlığı kabul edişleri üçüncü ve dördüncü asra kadar dayanır.

Ermenilerin hususiyetlerine gelince; yaşadıkları coğrafî bölgenin siyasi, tarihî şartları Ermenilerin müstakil bir devlet kurmalarına imkân tanımamıştır. Bu yüzden ordu geleneği, devlet geleneği, savaş geleneği, istiklal geleneği gelişmemiştir. Hep Büyük İmparatorlukların (Pers, Med, İskender, Roma, Sasani, Bizans, Selçuklu, Safevi, Rus, Osmanlı) himayesinde yaşamışlardır. Her devlete boyun eğme zarureti, Ermenileri hem kurnaz hem de çekingen yapmıştır. Bu hâl onları ferdî menfaati ve ferdî başarıyı aramaya sevk etmiştir. Dolayısıyla zanaat ve ticarete yönelerek bu iki alanda ustalaşmışlardır. Aile hayatları mazbuttur. İş hayatında ve ticari hayatta Ermenilere çok dikkat etmek lazımdır. Kısaca Ermeniler yükte hafif pahada ağır işlerin ve mesleklerin adamı olmuşlardır[2]. Sonuçta millî birliklerini ve millî menfaatlerini ihmal etmişlerdir.

 

IV- Ermenistan Neresidir?

Ermeniler, Ağrı dağı merkez olmak üzere İran, Rusya, Osmanlı sınırları içinde kalan toprakları Ermenistan kabul ederler. Ancak bu bölgelerde sadece Ermeniler değil Türk, Kürt, Gürcü, Fars ve Azeriler de bulunmakta idi. Dolayısıyla Ermeniler kendi ülkeleri saydıkları bölgede dahi, nüfus çoğunluğuna sahip değildiler. Bunu da tabiî karşılamak gerekmektedir. Zira ticaretle meşgul olan pek çok Ermeni daha fazla kâr için Anadolu’ya, Rusya’ya, İran’a, İstanbul’a ve Suriye’ye kadar yayılmıştır. Bu itibarla ticaret Ermeni’yi zengin etmiş, refah içinde yaşatmıştır ama vatan duygusunu yok etmiştir. Ermeni için vatan doğduğu yer veya hak iddia ettikleri yer değil kârın olduğu ve karnının doyduğu yerdir. Ermenilerin en büyük dezavantajı bu özelliklerinden kaynaklanmıştır.

Tarih boyunca dağınık hâlde geniş bir coğrafyada yaşamaları, Ermenilerin sınırları belli “bir anayurda, bir kültür vatanına, bir siyasi vatana, doğal sınırları olan bir coğrafyaya” sahip olmalarını engellemiştir. “Kuş alayıyla uçar” özdeyişi Ermeniler için geçerli olmamıştır. Nerede yem gördülerse oraya konmuşlar, yemin yanında avcının ve tuzağın olacağını görememişlerdir. Bu huy onları neticede İngiliz’in, Rus’un, ABD’nin ve Fransız’ın tuzağına düşürmüştür.

 

V- Türk-Ermeni Münasebetleri

1- Dostluk Dönemi (1064–1878)

Bu tarihler arasında Ermeniler, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları içinde Türklerle aynı köyde, aynı mahallede, aynı şehirde, aynı vilayette yan yana, iç içe, birlikte yaşamışlardır. Bu döneme ait karşılıklı hiçbir kötü hatıraya rastlanmaz. Buna karşılık ilişkilerin gayet uyumlu geçtiği de bilinmektedir. Şu rahatlıkla söylenebilir ki, Türkçeyi en fazla öğrenen ve en iyi konuşan Ermeniler olmuştur. Şayet Türklerle Ermeniler arasında din farkı olmasaydı, en fazla uyum ve bütünleşmenin bu iki gurup arasında olması çok muhtemel görülmüştür.

 

2- Düşmanlık Dönemi (1878–1923):

a-Ermenilerin Stratejileri ve Taktikleri

Emperyalist devletlerin desteği ve teşvikiyle Ermeniler, Tanzimat ve Islahat Fermanlarından sonra, onları hedeflerine götürecek sosyal-siyasal-dini ve etnik zemini hazırlamak maksadıyla faaliyete başlamışlardır. Buna göre, sonuna yani istiklale kadar takip edilecek strateji ve taktikleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Kiliseler ve misyonerler marifetiyle Ermeniler ve Türkler arasında “Müslüman-Hristiyan” çelişkisini, rekabetini ve düşmanlığını tahrik ve teşvik etmek,

2- Misyoner okulları ve kiliseleri vasıtasıyla Türkler-Ermeniler arasında etnik düşmanlık yaratmak

3- Ermenilerin taleplerini uluslararası siyasi ve diplomatik platformlarda gündeme taşımak ve Hristiyan Avrupa kamuoyuna duyurmak,

4- Siyasi teşkilatlanmayı tamamlamak,

5- Askeri hazırlıkları yapmak,

6- Türkler aleyhine her türlü olumsuz propagandayı sürdürmek,

7- Taviz ve imtiyaz talep etmek,

8- Doğu Anadolu’da genel “isyan” çıkartmak.

Bu isyanların hedefi, reform, muhtariyet ve nihayetinde bağımsızlık kazanmaktı. Bunun için de şöyle bir strateji ve taktik izlediler:

 

“Reform” elde etmek için:

a- Doğu Anadolu’da isyan çıkartmak,

b- Osmanlı’nın müdahalesi ve isyanı bastırması,

c- Avrupa devletlerinden müdahalede bulunmak üzere yardım talep etmek,

d- Diplomatik görüşmeler ve Doğu Anadolu’da Ermeniler lehine Reform yaptırmak,

“Muhtariyet” elde etmek için:

a- Aradan bir müddet geçtikten ve reformlar yapıldıktan sonra Doğu Anadolu’da tekrar isyan çıkartmak,

b- Osmanlı’nın isyana müdahalesi,

c- Avrupa’nın yardım için müdahalesi,

d- Diplomatik görüşmeler ve Ermenilere “Muhtariyet” verilmesi.

“Bağımsızlık” elde etmek için:

a- Muhtariyet(otonomi) sayesinde polis ve askeri teşkilata sahip olup, biraz daha hazırlandıktan ve kuvvet toparladıktan sonra, tekrar isyan etmek,

b- Osmanlı’nın isyana müdahalesi,

c- Avrupa’nın müdahalesi,

d- Diplomatik görüşmeler ve nihayet Ermenilere “Bağımsızlık” verilmesi.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Ermeniler bu yolu benimsemekle, işin ağırlıklı kısmını Hristiyan Avrupa’nın insaf ve merhametine terk etmişe benziyordu. Bağımsız Ermenistan için kendilerini merkeze koymuyorlardı. Kendileri “mağdur millet” rolünü oynayarak, hedefe başkaları tarafından götürüleceklerine inanıyorlardı. Bu hayal, onları meşru devlete hıyanete sevk ettiği gibi, sonunda büyük bir mukabeleye ve Müslüman komşularını katletmeye de sevk etmiştir. Bundan iki tarafta büyük zararlar görmüştür.

 

b- Ermenilerin Teşkilatlanması ve İsyan teşebbüsleri

1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanları’nın getirdiği imtiyazlarla, “Büyük Devletler”in (İngiltere, Fransa, Rusya) teşvik ve destekleriyle, en azından muhtâriyet peşine düşen Ermeniler, fırsat kollamaya başladılar. 93 Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin ağır bir yenilgiye uğraması, Ermenilere bu fırsatı verdi. Ermeniler, derhâl Ruslarla iş birliği yaparak Osmanlı’ya ihanet ettiler. Bunun sonucu Ayastefanos Ateşkes Antlaşması’na on altıncı maddeyi, 1878 Berlin Antlaşması’na da altmış birinci maddeyi koydurarak önemli haklar ve imtiyazlar kopardılar. Bundan da önemlisi Ermeniler, uluslararası politika da gündeme alındılar, kendi adlarını ve meselelerini Avrupa Hristiyan kamuoyuna duyurdular. Böylece “Ermeni Meselesi” enternasyonalize, diplomatize ve politize edilmiş oldu.

Berlin Antlaşması’na göre, kendilerine yönelik Doğu Anadolu’da “reform” yapılmasını bekleyen Ermeniler, II. Abdülhamid’in ısrarlı fakat şuurlu direnişiyle karşılaştılar. II. Abdülhamid, Osmanlı’nın Balkanlarda düştüğü duruma Doğu Anadolu’da düşmek istemiyordu. Zira o, sadece Ermeniler lehine yapılacak bir reformun Doğu Anadolu’yu, tıpkı Bulgaristan gibi, Osmanlı Devleti’nden koparacağına inanıyordu. O, Doğu Anadolu’da bütün tebaayı kapsayacak bir reform fikrini savunmaktaydı.

Ermeniler, II. Abdülhamid’i yola getirmek düşüncesiyle, hem iç hem de dış baskıyı artırmak maksadıyla siyasi ve askerî teşkilatlanmayı ve Osmanlı aleyhine geniş bir propaganda faaliyetini başlattılar. Nitekim 1887’de Cenevre’de Hıncak, 1890’da Taşnak cemiyetlerini kurdular. Böylece 1839’dan beri faaliyette bulunan kiliselerin, misyonerlerin, misyoner-Ermeni okullarının faaliyetlerine siyasi ve askerî teşkilatlar da eklenerek, ciddi bir isyan hareketine başlanılmıştır. Doğu Anadolu’da “kilise-siyaset-çete” ittifakı sayesinde, 1887–1915 yıllarında Ermeniler şu şekilde bir teşkilatlanmaya da gitmişlerdir[3].

Sivil Militanlar (Çeteler): bunlar iki kısımdı. Birincisi her köyden nişancı ve tecrübeli beş-sekiz kişiden oluşan seyyar çeteler; ikincisi köyü koruyacak ve daima kalacak olan otuz-kırk kişiden ibaret hazır silahlı güç.

Mali İşlere Bakanlar: Bunlar gönüllü veya zorla para toplayarak, ihtilalci ve isyancılara maddi kaynak yaratmakla görevliydiler.

Silah Sağlayıcılar: Çetelere silah temin etmek, depolamak, dağıtmakla meşgul oluyorlardı.

Haberciler: Gizli teşkilatlar arasında mektup taşımak, haber getirip-götürmek ve bilgi toplamak işine bakıyorlardı.

Genel olarak bakıldığında pek çok şey Ermenilerin lehinde görünüyordu. Osmanlı’nın veya Müslüman ahalinin lehine olan bir şey varsa o da nüfus çoğunluğu idi. Ermenilerin hak iddia ettiği “Vilâyât-ı Site”de (Sivas, Erzurum, Harput, Diyarbakır, Bitlis, Van) Ermeni nüfusu ortalama yüzde on yedi, Müslüman nüfus ise yüzde yetmiş sekiz idi[4].

Nüfus azlığı, Ermeniler için büyük bir dezavantajdı. İşte Ermeniler, bu eksikliklerini pek ciddiye almadılar. Şiddet ve terör metoduyla Müslümanları ya katlederek ya da bölgeden kaçırtarak nüfus çoğunluğunu sağlayacaklarını zannediyorlardı. Bu konuda yanıldıklarını tarih onlara gösterdi. Fakat Ermeniler bunu hâlâ görmek ve anlamak istememektedirler.

1890’dan itibaren Rus ve İran tarafından gelen Ermeniler, Osmanlı topraklarına sızarak, Osmanlı Ermenilerinin kurdukları çetelerle beraber isyan hareketini başlattılar. Sasun, Zeytun, Van, Erzurum, Bitlis isyanları ve İstanbul’da Kumkapı olayları, Osmanlı Bankası’na baskın. II. Abdülhamid’e suikast ve 1909 Adana olayları ile iş iyice tırmandırılmıştı. Böylece Türk-Ermeni düşmanlığı, Kürt-Ermeni düşmanlığı, Hristiyan-Müslüman düşmanlığı ve güvensizliği hat safhaya vardırılmıştı.

 

c- Ermeni Çetelerine Karşı İlk Tedbir: Hamidiye Süvari Alayları[5]

II. Abdülhamid, Ermenilerin niyetlerinin, hazırlıklarının ve yaptıkları isyanların Osmanlı’nın zararına olduğunu görüyordu. Ancak bir şey yapacak durumda değildi. Sadece sabır ve tahammül gösteriyordu. Balkanları Avrupa’nın müdahalesiyle kaybeden Osmanlı Devleti, şimdi Anadolu’yu kaybetme korkusu altında yaşıyordu. Ancak Osmanlı’yı parçalamaya kararlı görünen Avrupa (İngiltere, Fransa, Rusya) devletlerine müdahale fırsatı vermemek için Ermeniler üzerine gidemiyordu. Ama buna mutlaka bir çare bulunması da gerekiyordu. II. Abdülhamid bu çareyi Rusya ile dostlukta ve Doğu Anadolu’daki aşiretlerle iş birliği yapmakta gördü.

II. Abdülhamid, Rusya’nın dostluğunu elde etmekte güçlük çekmedi. Zira İngiltere’nin Ermenilerle ilgilenmesi Rus Çarının da, II. Abdülhamid’in de işine gelmiyordu. II. Abdülhamid aşiretleri kendine ve devlete bağlamakta da fazla zorlanmadı. Doğu Anadolu’da Müslüman halk ve aşiretler, organize Ermeni çeteleri karşısında savunmasız idiler. Zira bölgenin uzak olması, Osmanlı ordusunun zamanında müdahalesini önlüyordu. Bu ise, Ermeni çetelerine cesaret veriyordu. Dolayısıyla Müslüman köylerine saldırıyorlar, yakıp-yıkıp, insanları öldürüyorlar, mallarını yağma ediyorlar, koyun-keçi gibi sürülerini kaçırıyorlardı. Devlet müdahale edinceye kadar çeteler kaçıyorlar ve dağılıyorlardı. Bu durum Doğu Anadolu’da devletin otoritesini sarsıyor, Ermenilere cesaret verirken, Müslümanların–aşiretlerin moralini bozuyordu. Bu tehlikeli durum karşısında, II. Abdülhamid devlet otoritesini temin etmek, halkı Ermenilere karşı korumak ve Doğu Anadolu’yu muhafaza etmek için yeni bir yapılanma, yeni bir savunma sistemi geliştirmiştir. Buna göre, Ermeni çetelere karşı Müslüman halk kendi kendini savunur hâle getirilmeli idi. Ancak aşiret yapısının ve dinî duyguların kuvvetli olduğu bir bölgede bu iş nasıl olacaktı?

II. Abdülhamid “padişah olarak aşiret reislerini” ve “halife olarak da nüfuzlu şeyh-şerif-seyyid” gibi etkili din adamlarını, şahsi ilişkilerle onları İstanbul’a çağırarak, hediyeler ve nişanlar vererek kendine ve devlete ısındırdı ve bağladı. Böylece aşiretlerin gözünde “Hâmi Padişah” mertebesine yükseldi. Bu sıcak ve güven verici temas ve münasebetler sonunda, II. Abdülhamid, Ermeni tehlikesine karşı şu ittifakları kurmakta başarılı oldu: 

Padişah à Aşiret Reisi à Aşiretler ittifakı: Aşiretler üzerinde Padişahın otoritesi kuvvetlenmiştir.

Halife à Şeyhler-Seyyidler à Tarikatlar ittifakı: Bu ittifak sayesinde Panislamist politika kuvvetlenmiştir.

Merkezi Otorite à Mahallî Otoriteler à Müslüman Halk ittifakı: Bu ittifakla da Osmanlıcılık politikası kuvvetlendirilerek halk-devlet  dayanışması sağlanmıştır.

Bu ittifaklar, İstanbul’da açılan “Aşiret Mektebi” ve “Aşiret Alayları” sayesinde takviye edildi. II Abdülhamid, aşiret reislerinin çocuklarının yetişmeleri için “Aşiret Mektebi” kurdu. Yine Süvari Mektebine, Alaylara Teğmen yetiştirmek üzere pek çok aşiret çocuğu öğrenci olarak kabul edilmiştir. Bunların dışında bölgede 1891’de, Aşiret veya Hamidiye Alayları adında “sivil savunma” maksatlı süvari birlikleri kuruldu. Alayların teşkilinden 4. ordu komutanı Zeki Paşa sorumlu idi. Alaylarla ilgili 53 maddelik bir nizamname hazırlandı. Buna göre:

1-Hiç bir süvari alayı, 4 bölükten az 6 bölükten çok olmayacaktır.

2-Her alayda en az 512, en çok 1152 kişi bulunacaktır.

3-Büyük aşiretler birden fazla alay kurabilecektir.

4-Küçük aşiretler bir veya birkaç bölük teşkil edebileceklerdir.

5-Aşiret Alayları savaş zamanında birleşeceklerdir.

6-Aşiretteki 17–20 yaş arasındaki gençler Acemi sınıfı, 23–32 yaş arasındakiler Nizami Sınıfı 32–40 yaş arasındakiler Redif (Yedek) sınıfını teşkil edeceklerdir.

7-Her alaydan iki çavuş ordu merkezinde kurs görecektir.

8-Her alaydan bir çocuk Süvari Mektebine gönderilecektir.

9-Elbiseler, hayvanlar ve takımları aşiretlerce temin edilecektir.

10-Silah, cephane ve sancak devlet tarafından verilecektir.

11-Alaylar Karapapak, Türkmen, Kürt ve Arap aşiretleri tarafından kurulabilecektir.

Bu Alayların talim ve eğitimleri, ordu subaylarınca yaptırılacaktır. Bunun dışındaki subaylar, Aşiret mensuplarından teşkil edilecektir. Alayların başında Albay rütbesine yükseltilmiş Aşiret Reisleri bulunacaktır. Meselâ birkaç alaya sahip Haydaranlı Aşiret Reisi Kör Hüseyin’e, Paşa unvanı verilmiştir. Neticede aşiretler Süvari Alayı kurmak için bir birleriyle yarışmışlardır.

Süvari Alayları önce iki bölgede kuruldu. Birici bölge, “Erzurum-Van hattı” üzerinde; ikinci bölge ise “Mardin-Urfa hattı” üzerinde idi. Daha sonra pek çok yerde alaylar kurulmuştur. Alay kuran aşiretlerin isimleri şöyledir:

Ağrı Merkezli                       Alay Sayısı

Zilan Aşireti                                     3

Karapapak Aşireti                           2

Adamanlı Aşireti                             2

Haydaranlı Aşireti                           2

Celâlî Aşireti                                     1

Şazili Aşireti                                     1

Hınıs Merkezli                                              

Cemadanlı Aşireti                            2

Cıralı Aşireti                                     3

Zirkanlı Aşireti                                 1

Cıbranlı Aşireti                                 1

 

Malazgirt Merkezli       

Sıpkanlı Aşireti                                1

Karapapak Aşireti                           1

Hüsnanlı Aşireti                              1

Erciş Merkezli                               

Haydaranlı Aşireti                           5

----------------                                      3

Başkale Merkezli                         

Mukri Aşireti                                    1

Mılan Aşireti                                    1

Şımsıki Aşireti                                  1

Şukufti Aşireti                                  2

Takuri Aşireti                                   1

Mardin Merkezli                           

Milli Aşireti                                      4

Karakeçili Aşireti                             2

Urfa Merkezli                                

Kays Aşireti                                     2

Berazi Aşireti                                    3

Hakkari Merkezli                         

Tay Aşireti                                       1

Miran Aşireti                                    2

Ertusi Aşireti                                    1

Kısaca II. Abdulhamid, Aşiret süvari alayları sayesinde şu neticelere ulaşmıştır.

1- Devlet, otoritesini Doğu Anadolu’ya götürmüştür.

2- Halkı Padişah ve Halife’ye ısındırmıştır.

3- Halkı Ermeni tehlikesine karşı uyandırmış ve korunmaları için devletle işbirliği yapmaya sevk etmiştir.

4- Müslüman halkı, Ermeni saldırılarına cevap verecek ve misilleme yapacak seviyeye getirerek, onlara moral ve cesaret kazandırmıştır.

5- Alayların teşkiliyle, Ermeni çetelerle Müslüman halk arasında silahlı güç dengesi az-çok sağlanmıştır.

Kısaca 1891–1908 yılları arasında, Ermenilerin Doğu Anadolu’da muhtar veya bağımsız bir devlet kuramamalarında, Aşiret Süvari alaylarının şu veya bu şekilde rolü olmuştur. II. Abdülhamid bu alayları kurmasaydı, tahminimiz odur ki, Ermeniler Doğu Anadolu’da katliamla Müslümanları öldürecekler, öldüremediklerini ise terör, şiddet ve yağma korkusuyla kaçırtarak bölgeyi Müslümanlardan arındıracaklardı. İşte Abdülhamit ve Hamidiye Alayları bunu önledi.

 

d- I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele Döneminde Türkler-Ermeniler

Anadolu’da nüfusu 1 milyon, 1,5 milyon arasında olan Ermeniler 1839’dan beri dinî, askerî, siyasi hazırlıklarına ve Avrupalı devletlerin para ve silah yardımına rağmen 1890–1908 yılları arasında Muhtariyet ve İstiklal için yaptıkları isyanlardan netice alamadılar. Uluslararası atmosfer buna imkân tanımadı.

1908’de II. Meşrutiyet ilan edilince, imparatorluk dâhilinde genel bir rahatlama hissedilir olmuştu. Buna rağmen 1910’da, Ermeniler, Adana-Maraş havalisinde bir isyan teşebbüsünde daha bulundular ancak yine başarısız oldular. Bu tarihten 1914 yılına kadar açık bir isyan hareketine kalkışmadan beklediler. Fakat her an Osmanlının zayıf bir anını kollamaktan ve gizli faaliyette bulunmaktan vazgeçmediler. İttihat ve Terakki Hükûmeti Ermenilerin huyunu iyi bildiği için, 1914’te Erzurum’da Ermeni ileri gelenlerini topladı ve Osmanlı Devleti’nin savaşa katılması durumunda devlete sadık kalacaklarına dair söz aldı. Buna rağmen Taşnaklar, Ruslarla ve Rus Ermenileriyle iş birliği hâlinde, Türkler ve Müslümanlarla mücadele kararı aldılar. Hınçak Cemiyeti de benzer kararlar aldı.

28 Haziran 1914’de I. Dünya Harbi’nin başlaması ve kasım ayında Türklerin harbe iştirak etmesi, Ermenileri yeniden umutlandırmıştır. Taşnak ve Hınçak cemiyetleri derhâl İtilaf devletlerinin safına geçerek, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Gönüllü Ermeni Birlikleri kurmaya başladılar. Kurulan birlikleri şu şekilde sıralamak mümkündür.

 


Türk Yurdu Mayıs 2006
Türk Yurdu Mayıs 2006
Mayıs 2006 - Yıl 95 - Sayı 225

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele