ALMANYA’DA TÜRK VARLIĞININ BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMÜ ve GELECEĞİ

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Almanya’da Türk varlığı yaklaşık 45 yıl önce başlayan geçici işçi göçü anlaşmasına[1] bağlı olarak gelişerek bu ülkede kalıcı olmuştur. Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı sonrasında ihtiyaç duyduğu iş gücü nedeniyle başlatılan işçi göçleri, zamanla gelişen ekonomilerin dinamik unsuru olduğu için bu ülkelerde süreklilik kazanmıştır. Yalnız Almanya’da diğer Avrupa ülkelerinde de zamanla çoğalan Türk vatandaşlarının sorunlarına eğilmek ve tanımlayabilmek, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır.[2] Avrupa’da Türk kimliğini temsil edebilme sorumluluğu yüklediğimiz, ancak kendi başına bıraktığımız Türk vatandaşlarının, bugün bu ülkelerde görünen parçalı ve sorunlu yapısını anlamadan AB ile ilişkilerimizin geleceğine büyük umutlar bağlamak, sorunları görmezden gelerek ya da erteleyerek aşma alışkanlığımızdan dolayı yeni  hayal kırıklıklarına zemin hazırlayacaktır. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk vatandaşlarının bugüne kadar yaşadığı kimlik ve uyum sorunları, Avrupa’daki Türk varlığının geleceği için küçük bir modeldir. Bu nedenle makalemiz kapsamında, Batı Avrupa Türklerinin en yoğun nüfusa sahip olduğu Almanya örneğinde, Türk varlığının bugününe ve geleceğine yönelik mütevazi bir katkı sağlamayı amaçlıyoruz.

Almanya’da yoğunlaşan Türk varlığının göçün ilk başlangıcından bugüne kadar sürekli büyüyen sorunları, onların bu ülkedeki konumunu ve geleceğini tehdit edebilecek boyutlara erişmiştir. Göçün başlangıcında misafir işçi statüsünde tanımlanmanın yarattığı belirsizlik nedeniyle, her iki ülke yetkililerinin konuya zamanında ve kalıcı çözümler üretebilme girişimleri yetersiz kalmıştır. Bunun sonucunda Türk vatandaşları, yabancı düşmanlığıyla gündeme gelen gerilimlerin, kültürel uyum, eğitim, işsizlik ve ekonomi gibi çok yönlü sorunların ağırlığını giderek daha çok hissetmeye başlamıştır. Türklerin, Almanya’daki uyum sorununda, her iki toplumun da kendisine özgü sorumluluklarının bulunduğu ileri sürülmektedir.[3]

Eğitimsel donanımlarındaki zayıflık ve geleneksel değerlerine bağlılıklarının güçlü olduğu bilinen Türk göçmenlerin, göç ettikleri Avrupa ülkelerindeki modern yaşama uyumda zorlandıkları genellikle kabul edilmektedir.[4] Bunun yanında, Almanya’nın göçmenleri geçici statüde görmesi nedeniyle, onların barınacakları birimler olarak oluşturulan Heim(işçi yurtları)’ların yaşama koşulları ve Alman toplumundan dışlanmışlık görüntüsü, uyum deneyimlerinin geleceği açısından olumsuz bir başlangıç olmuştur. Aile birleşmeleri sonrasında da işçilerin genellikle şehirlerin kenar mahallelerinde yapılmış “getto” ortamlarında yerleştirildiği bilinmektedir. Zamanla göçmenlerin Alman toplumuyla aynı ortamları paylaşmaları söz konusu olsa da, günümüzde birçok büyük Alman kentinde, Türklerin ve diğer yabancıların çoğunluğunu oluşturduğu “getto” yerleşimleri varlığını korumaktadır. Toplumdan dışlanmışlık duygusunu çalışma yaşamında, okulda ve gündelik yaşamında hisseden yabancıların sığındığı bu mekânlar, kimliksel dayanışma ve kolektif var oluş duygularının güçlendirildiği aykırı bölgeler olmuştur.[5] Almanya’da Türk “gettosu” olarak adlandırılan karşıt kültür alanları, kent merkezlerinin dışında, hâkim kültürün hoşgörü alanları dışına taşmış bir yapıyı ortaya koymaktadır. Gettolarda aynı dili konuşan, aynı kültür ve değerler sistemini paylaşan Türkler, kendilerine ait camii, dernek ve diğer kuruluşlarıyla âdeta bir kültür adacığı meydana getirmişlerdir.

Türkler, kendi kültürel ortamlarında izole olmayı tercih ederek, geleneksel örf ve âdetlerini korumaya dönük olarak aile içi ilişkilerine büyük önem vermektedir. Göçmenler arasında bu yönleriyle Türkler, millî kültürlerine duydukları sevgi ve düşkünlükle tipik bir karakteristiğe sahiptir ve gurbette bu duygunun kuvvetlendiği gözlenmektedir.[6] Bu kapsamda, Türklerin geleneksel yaşam biçimini sürdürmelerinin, kendi dinî, kültürel ve siyasal kimliğini koruma isteminin güçlülüğünün uyum deneyimlerindeki yeri vurgulanabilir. Bunun sonucunda marjinal bir sosyal ayrışma içinde olan, çoğunlukla çevrelerinden soyutlanmış ve kendi içine kapalı Türk göçmenlerin sistemle etkileşim yetenekleri çok yetersiz kalmakta ve kültürleşme süreçleri çok cılız gelişme göstermektedir.

Almanya’da modern kültürün değişken niteliğiyle karşılaşan Türkler, kendi kültürel bakış açılarındaki farklılıklar nedeniyle, ilk dönemden bugüne kadar çatışma ve uyum arasında kendisine özgü yaşam deneyimleri yaratmıştır. Ancak bu karşılaşmanın, Türk kültürünün kendisine özgü orijinal niteliği ve zenginliği kapsamında bir içerik taşımadığı malumdur. Her şeyden önce Türk işçilerinin eğitim düzeylerinin yetersizliğine bağlı kültürel donanım eksiklikleri, kendilerine yabancı gelen kültürel ortamı algılamalarında şaşkınlık yaratmakta, yetersiz algı ya da yaşanan olumsuzluklar nedeniyle kararsız tutumlar ve davranışlar gündeme gelmektedir. Göçmenlerin bu durumda kültürel tepkisi, ya kendi içine kapanarak değerlerini kayıtsız şartsız savunmak ve güçlendirmek ya da bu kültürle kendisine yakın bağlantı noktaları bulup, kendince tanımlayarak melez bir kültürle yaşamak şeklinde olmaktadır. Kültür çatışmalarının dinamik odak noktası, din farklılığı ekseninde tanımlandığında, Türk göçmen kültürünün kırsal niteliğine uygun halk dindarlığı ve geleneksel tutumlar ilk olarak dikkati çekmektedir.

Almanya’da Türklerin misafir işçilikten kalıcılığa uzanan süreçte yaşadığı kimlik arayışlarının, millî ve dinî hassasiyetler açısından ifade ettiği önem, bu alandaki örgütlenmelerin diğer örgütlenmelere göre daha kapsamlı ve güçlü olmasını sağlamıştır. Türk göçünün ilk dönemlerinde, dinî ibadet ihtiyaçlarının yerine getirilmesine yönelik küçük çaplı mescitlerde bir araya gelme deneyimlerinin aile birleşmeleri ile birlikte 1973 yılından itibaren birçok fonksiyonu yerine getiren camii ve dernek türü örgütlenmelere dönüşmesi söz konusu olmuştur. Camii ve mescit benzeri oluşumların, çocukların yetiştirilmesi ve eğitilmesine yönelik birimlerin eklenmesiyle hızla büyük rağbet gördüğünü ve işçilerin yoğunlaştığı bölgelerde sayılarının arttığını görüyoruz. Başlangıçta herhangi bir ayrımlaşmanın söz konusu olmadığı camii derneklerinde, 70’li yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’deki siyasal mücadele ortamına paralel farklı cemaatsel aidiyetler ortaya çıkmıştır. Bugün Almanya’da birbirleriyle çatışma içinde bulunan çeşitli cemaat ve gruplara ait iki binin üzerinde camii derneği bulunmaktadır.[7]

Türklerin kendi kültürel mekânlarında oluşturmaya çalıştığı kimliğin siyasallaştırılmış etnik ya da dinî görünümü, genellikle yaşanılan topluma uyumlarını engelleyici rol oynamıştır. Din, özellikle İslâm dini, özünde evrensel boyuta uzanan unsurlar taşısa ve sosyal bütünleştirici rol oynasa da, onun diasporada yorumlanışı ve sosyal hayattaki akisleri, parçalı görünümüyle ve uyumunu zorlaştıran pozisyonuyla dikkat çekicidir.[8]

Toplumsallaşma süreçleri kültürleşmeyle birlikte ele alındığında, Türklerin toplumsal kimlikleşme süreçlerinin bu ortamlarda kendisine özgü yaşam kodlarını, dinî kimlik, siyasî kimlik ve millî kimlik değişkenleri etrafında kavramsallaştırılabildiği görülebilir. Cemaatlerin zayıf noktasından yakaladığı ve yönlendirdiği Türk vatandaşlarında kimlik duygusu, sembolik ifadelerin ön plâna çıkartıldığı çeşitli dindarlık düzeylerinde toplumsal dışlanmaya karşı görünürlük kazanabilmektedir. Ancak dinî kimliklerin çeşitli cemaat, tarikat ya da gruplar tarafından sunulan referans noktasındaki farklılıklar, Türklerin kendi aralarındaki ortak uyumlarını engelleyici faktör olabilmektedir. Yabancı bir ülkede yaşayan göçmenlerin o yabancı toplum içinde öncelikle kendi sosyal ilişkilerinde uyum içinde olmaları, yani bir iç uyumu sağlamış olmaları içinde yaşadıkları ötekilerle paylaştıkları hayata da uyum sağlamaları için olumlu bir faktördür.[9]  Dolayısıyla, Türklerin kendi aralarında sağlayamadığı uyumun, Alman toplumunun normları ve değerleriyle de uyumsuz olabileceği iddiaları haklılık kazanmaktadır. Nitekim birçok araştırmacı Türklerin, Alman toplumundaki uyumunun imkânsızlığını ve diğer yabancı gruplara göre çatışma potansiyeli barındırdığını ileri sürebilmektedir.[10]

Almanya’da göçün ilk yıllarından bugüne kadar en büyük sıkıntıları yaşayan ilk kuşaktan başlayarak sonraki her kuşak kendisine özgü sorunlarla mücadele etmek durumunda kalmıştır. Bir arada yaşama deneyiminin başarısızlığı ve karşılıklı dışlama temeline dayanması, göçmenlerin yaşadıkları topluma uyumlarının olumsuz değerlendirilmesi için yeterli olmaktadır. Klose, Alman toplumunun bu konudaki sorumluluğuna işaret ederken Türk göçmenlerin uyumu konusunda, Alman politikasının onlara karşı izlediği sorunları gidermeye yönelik çok yönlü uyum çalışmalarının yapılamamış olmasını eleştirmektedir. Bu eleştiride,  Türk tarafı da millî ve dinî kimliklere sığınması ve Batı karşıtlığı çerçevesinde pratiğe aktarılan İslâmcılık anlayışıyla entegrasyona yaptığı olumsuz katkı nedeniyle sorumlu sayılmaktadır.[11]

Almanya’da Türk çocuklarının toplumsallaşma konumları, çocukluklarını geçirdikleri aile ile gençliklerini geçirdikleri okul ve dış çevre koşulları arasında farklı toplumsal etkilere açıktır.[12] Toplumsallaşma sürecinde, çocuklar yaşadıkları toplumun değerlerini, normlarını, yaşama tekniklerini öğrenirken,  bundan farklı olan ailelerinin değer ve semboller sistemi arasında problem yaşıyorlar.[13] İşsizlik, ayrımcılık ve kendi kültürüne uymayan toplumsal yaşam, Türk gençlerini toplum dışına itmektedir. Bu gençler gerçekçi eylemler yerine alkol, kumar eroin gibi kötü alışkanlıklara ve suç işlemeye sürüklenebilmektedir. “Marjinal konuma itilen gençler eğitim ve iş bulma pozisyonlarında karşılaştıkları ayrımcılık ve yalıtılmayı kabullenememektedir. Toplumun hâkim kültürünün yanında kendi kültüründen de ayrılarak alt kültürler oluşturmakta, bu da kültür çatışmalarında belirleyici rol oynamaktadır. Marjinal gençlerin bir yandan çok yönlü sorunların sahibi olması diğer yandan bir alt-kültür olarak görülmeleri onların kural dışı davranışlarının nedenidir.”[14]

Dışlanma ve belirsizliklerle dolu bir gelecek karşısında duyulan korku ve duygusal olduğu kadar toplumsal alanda da reddedilmenin getirdiği onur kırıklığı, kendi kültürel kimliğine yönelişte önemli rol oynamaktadır. “Gençlerin okulda Alman arkadaşları tarafından alay edilerek dışlanmasıyla başlayan kopma durumu, ailesinin çalıştığı koşullar ve onların da dışlandıkları bir ortamda büyümek, onları kendi içlerinde gruplaştırarak,  psikolojik sorunlarla dolu bir yaşama hazırlamaktadır.”[15]

Eğitim kurumlarında yabancılar için ayrı düzenlemelerin yapılmamış olmasının getirdiği uyum sorunları, Türk ailelerinde, iki kültür arasında yerini belirlemeye çalışan kuşaklar açısından çok yönlü problemlerin başlangıcını oluşturmaktadır. Seçkinci Alman eğitim sisteminde yeterince var olamamak, meslek okullarına yönlendirilmenin getirdiği psikolojik sıkıntıları yaşamak, Türk gençleri arasında öteki olarak görülmenin en belirgin işareti olarak algılanmaktadır. Gerçekten de Türk çocuklarının ilkokul düzeyinde sayısal olarak artan varlığına rağmen, lise eğitiminde ve üniversite’de %1 oranında temsil edilme pozisyonu aşılamamıştır.[16] Meslek okullarına yönlendirilen Türk çocuklarının bir bölümü okulu terk etmekte, diğerleri de yabancıların ağırlıkta olduğu okullarda, gelecek açısından umutlu olmadıkları için olumsuz eğitim deneyimleri yaşamaya devam etmektedir. Bunun en önemli nedeni, Türk ailelerinin okul öncesi dönemde ve okulda çocuklarının eğitimlerine gereken ilgi ve önemi vermeyişleridir. Eğitim ortamlarında başarılı olamayışın doğal sonucu, işsizlik ve giderek ağırlaşan ekonomik sorunlarla baş edememek demektir.

Otomasyona geçen firmalar ve büyük işletmelerin işçi alımından çok işçi çıkartmaya başlaması, açık işlerde yabancıların tercih edilmemesi, Türkler arasında işsizliği artırmaktadır. “İşsizlik verilerine göre, Türkler 1979’da %4.2, 1996’da  %24.4, 2000 yılında %26.8 oranında işsizdirler. İşsizlik oranının yüksekliği eğitim düzeyinin düşüklüğü ve mesleki eğitimin yetersizliği ile açıklanabilmektedir.”[17] İşsiz genç kitlelerin suç ortamlarına itilmesi, marjinal grupların ağına düşmesi, entegrasyon deneyimlerinin olumsuzluğu açısından doğal gelişmelerdir.

Almanya’da, Türk gençleri arasında iki farklı tepkisel eğilim gözlenmektedir. Bir grup giderek kendi toplumuna yabancılaşıp kimlik bunalımı ve kozmopolit bir kültür içinde eriyip giderken, bir diğer grup kendi kültürel değer ve kimliklerini koruyarak toplumda yer edinebilmenin mücadelesini vermektedir. Özellikle üçüncü kuşak Türkler, orada doğup büyüdüğü için orası ile bütünleşmiştir. Bütünleşmenin hem olumlu hem de olumsuz yönleri söz konusu olmaktadır. Uyuşturucu kullanma, alkolizm ve cinsel serbestlik gibi olumsuz özellikler dışında, yabancı dil öğrenmek, daha iyi eğitim, en azından mesleki eğitim deneyimi kazanmış, kent yaşantısına alışmış, çifte vatandaşlık hakkı kazanabilmişlerdir. Geleneklerinden genellikle kopmuşlardır, ancak yaşama tarzları, küreselleşme kültürünün yarattığı, fastfood yemekler, modanın takibi, müzik, sanat vb. alanlarda zamanını geçirme gibi değişimi yansıtmaktadır. Kuşak çatışması nedeniyle evden ayrılmalar, suça yönelmeler yaygınlaşmaktadır.[18]

Toplumlar arasında kültürel mesafe ve farklılıklar, ortak yaşama kültürünü zenginleştirerek giderilebilir. Ancak bunun için bir arada yaşama deneyimine katılan tarafların önyargısız ve istekli olmaları, birbirlerinin değerlerine saygı göstermeleri gereklidir. Almanya’da Türklerin uyum deneyimlerinin başarısızlığında, her şeyden önce kültürel ilişkilerin ve karşılaşmanın eşit olmayan koşullarda başlamış olması, çalışma pozisyonlarının koşulları, toplumsal yaşama alanlarındaki ayrılıklar, tarihi önyargılarla beslenen yabancı düşmanlığı birbirine bağlı etkenlerdir. Bu karşılaşmada, Türklerin kültürel özellikleri, geleneklerine ve dinlerine bağlılıkları, uyumu zorlaştıran yönüyle araştırmacılar tarafından ayrıca dikkate alınmaktadır.

Almanya’da Türklerin gelecekleri açısından öngörülen gelişme, eğitimsel donanım eksikliğinin devam etmesine bağlı olarak artan işsizlik ve uyum deneyimlerinin başlangıçtakinden çok daha derin ve kalıcı sorunlara yol açabilecek olmasıdır. Müslüman Türk kimliğinin, potansiyel sıcak çatışma gerilimlerinde yabancı düşmanlığının yeniden ana ekseni olabileceği düşünülebilir.

 

Sonuç

Türk göçmenlerin bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi var oluşsal konumlarına yönelerek oluşturdukları ve görünür kıldıkları kimliklerin çok yönlü, parçalı ve kırılgan özellikler taşıması, gerçekte var olan veya olması gereken Türk milli kimliğini temsil etmekten uzak, yanlış imajları ve dışlanmışlık temalarını ortaya çıkartan boyuttadır. Genellikle kırsal kökenli ve eğitim düzeyi düşük Türk göçmenlerin, çalıştırıldıkları koşullar, barındırıldıkları mekânlar ve gelecekleri açısından yaşadıkları belirsizlikler nedeniyle kendisine özgü marjinal  kimliklerle sergiledikleri uyumsuz görüntüler, burada yaşayan bütün Türk vatandaşlarına, dolayısıyla Türk kimliğine olumsuz nitelemelerle fatura edilmektedir.

Kimlik ve entegrasyon arasında yaşama pratiğinin sorunlu olmasında, Alman ve Türk toplumlarının ortak sorumlulukları bulunmaktadır. Göç alan ve veren ülkelerin olaya yaklaşımlarındaki resmi tutumların ötesinde, toplumlar arasındaki ilişkilerin geldiği nokta açısından da bu durum önemlidir ve çok kültürlü yaşam deneyimlerinin geleceği buna bağlıdır.

Dinî, ve milli yapıların diasporada ürettiği kimliksel duruş göçmenlerin kendi asli sorunlarının saptırılmasına yol açabilecek düzeyde sorunludur. Türk göçmenlerin kimlik ve entegrasyon arasında farklı düzeylerde yaşadığı kültürleşme ortamları, dinî ve milli kimliklerin kendisine özgü çeşitlenen görüntüsüyle, göçmenler için bir sığınak, bütünleşme ve daya­nışma ortamı yaratmıştır. Yabancı olarak nitelenmek ve dışlanmanın, işsizlik ve ekonomik sorunlarla birlikte giderek artan baskısı, cemaat kimliklerine hatta radikal dinî oluşumlara alan yaratmıştır. Türk göçmenlerin dinî ve milli kimliksel duruşlarında, grupların tanımladığı dindarlık deneyimlerinin kendisine özgü niteliği ve heterojen yapısı, Türk diaspora kültürünün kendi içinde bile entegrasyon yeteneğini olumsuzlamaktadır.

Almanya’da eğitimli, ekonomik ve sosyal statüsü yüksek, yaşadığı toplumla fonksiyonel iletişim kurabilen ve işveren konumunda bulunan Türk vatandaşlarının, bu sisteme uyumda güçlük çekmedikleri, kimliksel var oluşları yönüyle de fazlaca sorun yaşamadıkları gözlenmektedir. Ancak sosyal statünün yükselebilmesinde önemli bir yeri olan üniversite eğitiminde Türklerin, artan nüfus oranlarına paralel gelişmelerin olmayışı, artan işsizlik ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle buradaki geleceklerinin giderek daha güç ve sorunlarla dolu olabileceği beklentisini artırmaktadır. Buna rağmen artan işveren pozisyonları, yatırımların artık bu ülkede yapılması gibi faktörler Batı Avrupa Türklerinin, Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olmaya soyunduğunu göstermektedir.


         

 

[1] Türkiye’den Federal Almanya’ya göç 30 Ekim 1961 tarihinde bu ülkeyle imzalanan ‘Türkiye-Federal Almanya İş Gücü Anlaşması’yla başlamıştır. Klaus J.Bade, Ausländer,Aussiedler,Asyl in der Bundesrepublik Deutschland, Bundeszentrale für politische Bildung, Bonn, 1994, s.18.

[2] Avrupa’da 13.2 milyon Müslüman içinde Türklerin sayısı yaklaşık 4 milyondur. Almanya’da yaşayan 3.2 milyon Müslüman arasında da, 650 bini Alman vatandaşlığına geçmiş 2.5 milyon Türk bulunmaktadır. (Faruk Şen, “Euro-İslam Avrupa’daki Göçmen Müslümanların Yeni İslam Anlayışı” 6. Uluslararası Antalya Sempozyumu ‘Avrupa’daki İslamiyet Euro-İslam, Antalya 2004, s.14.).

[3] Almanya’da Türk kimliğinin uyum deneyiminde yaşadığı sorunlar konusunda Bkz. Erkan Perşembe, Almanya’da Türk Kimliği, Din ve Entegrasyon, Araştırma Y., Ankara, 2005.

[4] Orhan Türkdoğan, Batı Almanya’da Türk işçilerinin Sosyo-Ekonomik Yapısı, Dede Korkut Y., İstanbul, 1977, s. 99.

[5] Berlin Kreuzberg, Köln Keupstrasse, Mannheim Jungsbuch semtlerindeki etnik-Türk gettoları Almanya’da yaşayan Türklerin en çok rağbet ettiği bölgesel yerleşimlerdir. Bassam Tibi, Der Islam und Deutschland Muslime in Deutschland, Deutsche Verlag, Stuttgart München, 2000, s. 58.

[6] Barbara John,”Wo finden türkische Jugendlische sozial und kulturell ihren Platz in der deutschen Gesellschaft-Entwicklung und Perspektiven”, İkinci Kuşak Türklerin F.Almanya ve Türkiye’de Mesleki Uyumları, Uluslar arası III. Bursa Sempozyumu 3-4 Haziran 1985, (Ed:N.Akçaylı), Bursa, 1986, s. 38.

[7] Marjinal dinî grup ve cemaatlerin camii derneklerine karşı Türk hükûmetlerinin alternatif camii hizmetleri ancak 1983 yılından sonra gündeme gelmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı DİTİB dernekleri organize olmuştur. Bu örgütlenmeden sonra F.Almanya’da din hizmetleri daha seviyeli ve hoşgörülü bir anlayışla verilmeye başlamıştır.(Bkz. Perşembe, a.g.e., s. 136-175).

[8] Abdulvahap Taştan, Değişim Sürecinde Kimlik ve Din, Kayseri’den Yurtdışına İşçi Göçü Olayının Kültürel Boyutu, Kayseri 1996, s. 16.

[9] Georg Elwert,”Die Angst vor dem Ghetto-Binnenintegration als erster Schritt zur Integration”, Integration-Anpassung an die Deutschen, (Ed: A. Bayaz, M. Damolin, H.Ernst), Basel, 1984, s.51.

[10] Hans Thomä-Venske, Islam und Integration, Hamburg, 1981, s. 73.

[11] Hans-Ulrich Klose, “Açılış Konuşması”, Türk Alman İlişkilerinde Din Tabu Mu ?, Türk-Alman Sempozyumu, Hamburg, 1997, s. 216.

[12] Bernadette Rodens, , Lebensstile und Zukunftaussichten junger Türkinnen in Deutschland,Konstanz Universität, (Yüksek Lisans Tezi), Konstanz, 1998, s. 10.

[13] Dieter Ulich,“Lern- und Verhaltenstheorien in der Sozialisationsforschung” Handbuch der Sozialisationsforschung, (Hrsg:Klaus Hurrelmann; Dieter Ulich), Weinheim Basel, 1982, s. 72.

[14] Kadir Canatan,Göçmenlerin Kimlik Arayışı, Endülüs Y., İstanbul, 1990.,s. 44.

[15] Gündüz Vassaf,Daha Sesimizi Duyurmadık Almanya’da Türk İşçi Çocukları,İstanbul Bilgi Üniversitesi Y., İstanbul, 2002, s. 153.

[16] Yabancı çocukların ailelerinin sosyo-ekonomik yapısı ve konumu oldukça düşük olduğundan sosyal çevreden kaynaklanan sorunlar da çocukların eğitimdeki durumunu olumsuz yönden etkilemektedir. Dolayısıyla, F.Almanya’da eğitim sistemi özellikle göçmen çocuklarının çoğunluğunun aleyhine, sosyal eşitsizliklerin sürekli olmasına katkı sağlamaktadır.  Almanca dil bilgisi yetersiz olan ve eğitim sistemine aile yapılarındaki ilgisizlik nedeniyle gerektiği gibi hazırlanamayan yabancı öğrenciler, özellikle Türkler, büyük çoğunlukla Realschule ve Berufschule gibi meslek okullarına yönlendirilmektedir. (Bkz. Perşembe, a.g.e., s. 104-114).

[17] Óstergaard-Nielsen, Eva, “İki Arada Gidip Gelmek: Batı Avrupa’daki Türk Gençleri”, Daha Sesimizi Duyurmadık Almanya’da Türk İşçi Çocukları, (Ed:G.Vassaf), İstanbul Bilgi Üniversitesi Y., İstanbul, 2002., s. 40.

[18] Tezcan, Mahmut, “Yurtdışında Çalışan Türkler ve Kültürel Değişim”, VI. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, Yurt Dışında Çalışan Türkler ve Kültürel Değişim Seksiyon Bildirileri, Kültür Bakanlığı Y., Ankara, 2002, s. 131-132.


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele