ALMANYA TÜRKLERİNİN RÜŞTÜNÜ KANITLAMA ZAMANI

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Almanya Macerasının Başlaması ve İlk Serüvenler, Hasretler

Sebep olduğu İkinci Dünya Harbi’nde 12 milyona yakın erkek nüfusunu ya kaybeden, ya da sakat bırakan Almanya’nın, 1950’lerin sonlarından itibaren başlayan işçi ihtiyacı tüm Avrupa’dan olduğu gibi 1960’lı yıllarda Türkiye’den de karşılanmaya başlandı. Eğitim ve kültür seviyelerine, hatta kalifiye işçi olup olmadıklarına bakılmadan, sağlık muayenesini kazanan pek çok genç Türk erkeği Almanya’daki yeni umuduna uçtu. Almanya’da kömür madenleri, sokak temizliği, garsonluk, inşaat işçiliği gibi başlayan maceramızın hedefinde biraz para pul sahibi olarak memlekete geri dönmek vardı. Ama olmadı, çoğumuz dönemedik. Hatta eşlerini ve çocuklarını da Almanya’ya getirtenlerin sayısı gittikçe çoğaldı. Eşler de çalışmaya, çocuklar Alman okullarına gitmeye başladı. Anne ve babası çalışan çocuklar bu farklı kültürler arasında çoğu kez uyum sorunlarıyla karşılaştılar. Onun için ikinci neslin eğitim-öğretimi oldukça sorunluydu. Çocuklarını Almanya’ya götürmeyip Türkiye’deki akrabalarının yanında bırakanlar da daha şanslı değildi. Anne ve baba eğitim ve disiplininden ayrıca da sevgisinden yoksun bu çocukların da büyük bir çoğunluğu hayatın karanlıklarında kayboluyorlardı.

Kızların durumu ise hepten fenaydı. Onların yaşadıkları kentteki hemcinslerini görüp onlar gibi yaşama hevesleri kapalı ve dar çevrelerde yetişmiş anne ve babalarını çileden çıkartmaya yetiyordu. Bu kızlarımızın anne ve babalarının tek gailesi kızlarını bir an önce bir Türk ve Müslüman çocukla evlendirebilmekti. Tabiî erkek çocuklarını da “helal süt emmiş” bir Türk ve Müslüman’la evlendirmek de diğer emelleri idi. Çoğunlukla da memleketlerindeki eş ve dostları arasında, özellikle de dişe dokunur işi olmayan, Almanya’da nasıl olsa bir iş güç sahibi olur diye düşündükleri gençleri damat adayı seçiyorlardı. Buna bir de isim takmışlardı. “Kurtarma”. Genellikle aileye yakın isimlerden yapılan bu kurtarmalar ile yeni yuvalar kuruluyor, ama bir süre sonra aile içi huzursuzluklar başlıyordu. İşsiz genç iş bulamayınca kendisini Türk kahvesine atıyor, parası olmadığı için kayın pederinden ya da eşinden harçlık alıyor, bu durumu sindirmekte güçlük çekiyor, bir süre sonra karşısındaki insanların ima ile başlayan eleştirilerini hakaret telâkki ederek isyan ediyor ve akşamları eve geç gelmeler başlıyordu. Eşi ise muhtemelen hamile ve daha ilk çocuklarını beklerken yuvanın temelleri temelden sarsılıyordu.

Erkek çocukları için de durum farklı değildi. Bir “Alaman” kızı ile evlenmesin diye üstüne titrenen çocuklarına Türkiye’de telli duvaklı düğünle gelin alan ailelerin mutlu olduklarını söylemek de her zaman mümkün değildi. Almanca bilmeyen kız ya kayınvalidesinin emrinde oluyor, ya da akşamları iş sonrası kahveye takılan eşinin yollarını gözlüyordu. İlk yıllarda kaybolurum endişesiyle dışarıya pek çıkmayan, ya da eşi ve akrabaları tarafından çıkmaması konusunda uyarılan genç kadın için dört duvar arasında çekilmez bir hayat başlıyordu. Hele de ayrı evi yok ve aile büyükleri ile birlikte oturuyorsa, evdeki hizmetçiden öte bir anlamı çok fazla değildi. Evler de hiç de zannedildiği gibi geniş ve konforlu değildi. Dört duvar arası Almanya’da tek umutları hasretini çektikleri memleketlerine yaz tatillerinde gidebilmekti. Tabiî çocuklarını da büyütüp onları adam etme düşünceleri de mevcuttu. Çocukları büyüdüler, serpildiler ve okullara gittiler. Bu ikinci ve üçüncü nesil çocuklar için de hayat kolay değildi. Evde farklı bir kültür, sokakta ve okulda oldukça farklı. Alman arkadaşları düşündüklerini söylemekte son derece özgür iken, Türk çocukları genellikle cahil anne-babanın eğitimi ile bastırılmış, ya da büyükler tarafından aşırı şımartılmış bir şaşkınlık içindeydiler. Bu ikilem içerisinde her şeye oyunla başlayıp, büyüdükçe ciddî konulara giren Alman eğitim sistemi içerisinde kaybolanların sayısı, okuyanların sayısından çok daha fazla idi. Sınırları zorlayıp okuyabilenler ise artık başarının anahtarını elde edebiliyordu. Ne yazık ki sayıları hiç de fazla değildi.

Öte yandan özellikle erkekler içinde Almanlarla evlenenler de oluyordu. Bunlardan ataerkil aile yapısında yetişmiş erkeklerin evlilikleri genellikle bir süre sonra sona eriyor, çocukları ise Alman annenin yanında kalıyordu. Bu Alman anneler de genellikle kültür ve eğitim düzeyi Almanya standartlarının altındaki kişiler olduklarından çocukların geleceği de pek parlak değildi. Daha eğitimli ve kültürlü Türk erkeklerinden Almanlarla evlenenlerin eşleri de eğitim ve kültür bakımından üst düzey olup, bunların evlerinde de Alman hâkimiyeti sürüyor, çocuklar çok iyi eğitim alsalar da bu eğitimin içinde ne yazık ki Türk kültürünün esamesi okunmuyordu. Yani, bir bakıma okumuşlarımız daha çabuk devşirilmiş oluyordu.

 

1980’li Yıllar ve Almanyalı Türklerde Değişim Rüzgarları

1970’li yıllardan itibaren, Alman Sosyal Demokratların (SPD) iktidarı döneminde ekonomideki iyi gidişte yaşanan dalgalanmalar üzerine Almanya’da Türkler de dâhil pek çok yabancı işçi bir miktar tazminat da almak suretiyle ülkelerine geri dönmeye başladılar. 1980’li yılların başlarında bu işlem hızlandı. Türk işçilerinin bir kısmı Türkiye’ye dönerken, çoğunluğu Almanya’da kaldı. Biraz varlık ve para pul sahibi olmak için Almanya’yı mesken tutanlar anladılar ki, ekmek kazandıkları yeni memleketlerinden bir çırpıda ayrılmak hiç de kolay değildi. Bir kere emellerine ulaşamamış, “zengin” olamamışlardı. Çocukların dünyası ise Almanya’da, işleri güçleri ve hatta torunları da oradaydı. Üstelik özellikle yaşlanınca daha sık gündeme gelen sağlık sorunları ve sosyal güvenlik sistemi Almanya’da çok daha güvenli ve düzenli idi. Onun için bir süre daha bekleyip, daha sonra dönmek düşüncesiyle Almanya’da kaldılar. Kaldılar ama artık Almanya’nın da bazı yönlerden Türkiye’den farkı kalmamıştı. 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren Köln, Frankfurt, Hamburg, Essen, Düsseldorf gibi Türklerin yoğun olduğu kentlerde Türkiye’yi aratmayan Türk marketleri, lokantaları, Türk kahveleri, camileri, hatta Köln’deki Keup Caddesi gibi çoğunluğunu Türk iş yerlerinin oluşturduğu cadde ve sokaklar ortaya çıkmıştı. Türk nüfusu da iki milyonu aşmış, Türkiye’de çok okunan günlük gazetelerin Almanya baskıları her gün yayınlanmaya, büfe ve bayilerde Alman gazetelerinin yanında yer almaya başlamıştı. Türk düğünleri ve nişanları asgarî 300-400 kişinin katıldığı büyük salonlarda saatlerce sürüyor, Almanya turnesine çıkan Türk sanatçılar izleniyor, Türkiye’ye özlem biraz da olsa azalıyordu. Hemen her şey bulunuyordu, tek şey hariç. Türkler arasında organizasyon ve koordinasyon...

Türkler arasında organize olarak bir araya gelmek pek de kolay değil. Her şeyden önce lider ya da baş olmak sevdasını bir türlü yenemiyoruz zira. Bunun en bariz örneklerini, ülkemizde yıllarca süren siyasi parti liderliği süresinde başarısız olduğu hâlde, koltuğunu terk etmeyen “Türk büyükleri”nde görmek mümkündür. İşte ne yazık ki genlerimizdeki bu handikap yüzünden Almanya’da da parça parçayız. İlk kez 1988’de Almanya’ya eğitim için gittiğimde edindiğim intibaaya göre, 12 Eylül 1980’den sonra Almanya’ya kaçan çok çeşitli kesimler neredeyse her kentte birer cemaat kurmuşlardı. Ancak, bu cemaatlerin her birinin ayrı camisi olup, bir diğeri onlar için “öteki” sınıflamasına ve sınırlamasına tabi idi. Almanya’nın çeşitli bölgelerinde Türk milliyetçiliği, Atatürkçü Düşünce dernekleri, Millî Görüş vb. İslâmî ağırlıklı görüşler gibi daha pek çok akım ve dernekler de kurulmuştu. Bir dernek ve akımların üye ve sempatizan sayısı önemli büyüklüğe ulaşsa da, bir diğeri için gene “öteki” yakıştırması vardı. Müşterek çıkarlar konusunda bile bir araya gelmekte zorlanıyorlar, hatta kaçınıyorlardı.

Derken 1990’lı yılların sonlarında Türk İş Adamları Derneği’nin kurulması ile Türk dernekçiliğine Almanya’da bir düzen geldi. Bu derneğin ve benzerlerinin kurulmasında dönemin Bonn Büyükelçisi Dr. Onur ÖYMEN’in katkıları çok fazlaydı kuşkusuz. Almanya’da dönercilik ve bavul ticareti ile başlayan Türk iş adamlarının etkinliği gittikçe artmış, Kemal ŞAHİN gibi fabrikalarında binlerce Alman’ın da çalıştığı girişimciler su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Ofisi, başkanı, ikinci başkanı, dergisi ve çeşitli etkinlikleri olan Türk İş Adamları Derneği bu gelişmeyle kalmamış, Avrupa Türk İş Adamları Derneği’ni de sisteme katmışlardı. Yayınevleri, turizm şirketleri, kombine et işleme tesisleri, sosis-salam-sucuk gibi et ürünü üretim işletmeleri, diğer yiyecek endüstrisi, market zincirleri birbiri peşi sıra artık Türk girişimcilerinin ortak olduğu üretim ve ticaret alanlarıydı.

1980’li yılların sonlarına doğru Türk bilim adamları ve araştırmacılarının da adları duyulmaya başladı. Essen Üniversitesinde bir Türk Araştırmalar Merkezi açılmış ve başında da Türk Prof. Dr. Faruk ŞEN bulunuyordu. Hamburg’ta Prof. Dr. Harun GÜMRÜKÇÜ, Bochum’da Prof. Dr. Fikret ADANIR’ın isimleri sıkça duyulmaya başlandı. Bunları Alman sanat çevresine katılan Türkler izledi. Üstelik 1987’de ilk kez bir Türk başbakanı (Özal), Almanya’daki Türkleri Alman vatandaşı olmaya çağırıyordu. Bu ise Türkler arasında bir tabunun daha yıkılması demekti. Nasıl olsa bir gün geri döneceğim düşüncesiyle Alman vatandaşlığına geçmeyen Türkler, bu yeni açılımla, vatandaşlığın değişmesiyle Türklüğünün de değişeceği, çocuklarının Alman olacağı endişesinden kurtulmaya başlamıştı. Artık Türkiye’ye dönmeye de eskisi kadar hevesli değillerdi. Ve nihayet Yeşiller Partisi’nde gencecik bir Türk, Cem ÖZDEMİR de Alman parlâmentosu Bundestag’a girdi. Bunun anlamı şuydu: Artık Almanya Türkler için gelip geçici bir yer olmaktan çıkmış, onlar için yeni bir ana vatan hâline gelmişti. Artık Almanya’da kurdukları sosyal hayatları Türkiye’den daha aşağı kalır değildi. Üstelik Türkiye’de onları neredeyse herkes çarpmıştı. Devletin bankaları bile Alman Markı ile para toplayıp yüksek enflasyona karşılık uzun bir vade sonunda onlara Türk parası ile maaş ödemeyi vaat ediyordu. Akrabaları, arkadaşları velhasıl hemen her kes onları birer “yolunacak kaz” gibi görüyor, ya da “Almancıdır, parası boldur” diyerek bir şekilde yoluyordu. Bir gün dönerim diyerek memleketinde yaptırmış olduğu binalardaki kiracılardan para almıyor, parayı binaya yatırıyor, kiracı ile uğraşamıyor, Türkiye’deki bir akrabası ile ortak bir işe giriyor ama ortağının çalımına kurban gidiyordu. Üstelik bunlar da akraba idiler. Hele de eşlerden birinin kardeşi ise bu sahtekârlığı yapan, Almancı aile içinde karı koca da birbirine giriyordu.

3 Ekim1989’da iki Almanya’nın birleşmesinin ardından Almanya’da büyük bir değişim yaşanıyordu. Hayat artık daha pahalı, Doğu’dan gelen işçilerle hayat Türkler için daha zor idi. Bu arada emlak fiyatları hızla yükselmeye başlamış, durumu gören bazı Türkler emlak sahibi olmuşlardı. Emlak sahibi olmak ise, bir bakıma artık Almanya’da kalıcı olmak demekti. Kalıcı olacaklardı ama, hâlâ Alman vatandaşlığına geçenlerin sayısı çok azdı. Üstelik Alman yönetimi de her yıl vatandaşlığa geçişe yeni ve zor bir engel getiriyordu. 1990’lı yılların başından itibaren dağılan Varşova Paktı’nın Doğu Avrupa ülkelerinden, Rusya’nın Alman halkının yaşadığı bölgelerinden ve dağılarak iç savaşın çıktığı Yugoslavya’dan kaçanların sığındığı ilk Avrupa ülkesi Almanya idi. Bu kadar göç, bu kadar aç ve işsiz insanı istihdam etmek, onları doyurmak, birleşen Doğu Almanya’yı Batı Almanya düzeyine getirmek ve bir taraftan da Batı’ya açılan eski Demirperde ülkelerinde yatırımlar yapmak, Almanya’yı kolayca kalkamayacağı yüklerin altına itiyordu. Bu ise sosyal yardımların azalması demekti. Yani artık işsiz kalan birinin işsizlik tazminatı eskisi kadar yüksek olamayacaktı. Çalışmayı sevmeyip evde “havadan” para kazanmayı düşünen Türkler için ilk tehlike çanları çalıyordu. Üstelik Almanlar içinde de işsiz kalanların sayısı yükseldikçe Almanya’da bir ara yabancı düşmanlığı hortlayacaktı. Tıpkı Solingen’de olduğu gibi. Artık Almanlar bir zamanlar ayağımıza kadar gelip götürdükleri “misafir” işçileri, evlerini yakarak ve korkutarak göndermek istiyorlardı...

1990’lı yıllarda Almanya’daki Türkleri tedirgin eden bir diğer gelişme de PKK terör örgütünün Almanya’daki varlığının kökleşmesiydi. Almanya başlangıçta PKK’nın yer altına girmesine önlemek için bu örgütü terör örgütü olarak tanımak istememiş, ancak daha sonra terör olarak tanımıştı. Bunun üzerine PKK’nın Almanya’daki faaliyetleri de örtülü ve Alman iç istihbarat sistemini uğraştırır hâle gelmişti. Üstelik Almanya-Türkiye ilişkilerinde de PKK gerginliğe neden oluyordu. Almanya PKK’nın bağış, uyuşturucu ve haraçla en rahat maddî kaynak bulduğu, siyasallaşma için en çabuk yeşerme imkânı bulduğu zemindi. Üstelik Alman eyaletlerinde ve üniversitelerinde alenen PKK destekçisi kişiler, hatta eyalet milletvekilleri bile vardı. Türkiye’de aynı yıllarda PKK’ya karşı şiddetlenen askerî harekatın ardından PKK da Almanya’daki Türk iş yerlerine bombalı saldırılar düzenlemeğe başlamıştı. PKK sempatizanları ile Alman polisi karşı karşıya idi. Hele de bu göstericiler otoyolu kapatmağa kalkışınca Alman polisinin gerçek yüzünü orada görmüşlerdi. Ama gene de Almanlar PKK’nın ülkelerindeki bu terör hareketleri nedeniyle “güvenlik” kaygısı duymuş, her gün birkaç yerde meydana gelen bombalı saldırılar ülke yönetimini tedirgin etmişti. Hatta bu yüzden, CDU’lu bir milletvekili Bekaa’ya giderek terör elebaşısı ile görüşmüş, Almanya’daki teröre son vermesini, aksi taktirde PKK’nın tüm kaynaklarının kuruyabileceği tehdidinde bulunmuştu. Gerçi bir süre sonra PKK’nın Almanya’daki saldırıları duruldu ama, özellikle küçük iş yeri sahibi Türkler bir süre daha terör tedirginliğinden kurtulamamıştı.

 

Milenyuma Girerken Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşmenin Almanya’da Etkileri

Almanya’da 1998’de SPD-Yeşillerin iktidar olmasıyla birlikte Alman ekonomisi küresel gelişmeleri izleyebilmekte güçlük çekti. Aslında halka daha çok sosyal hakları vermeyi vaat eden hükûmet, devletin gelirleri artmadığı, hatta bazı sektörlerde düşüş yaşadığı için vaat ettiği sosyal haklar bir yana, mevcut olanını da vermekte zorlandı. Almanya’daki birçok işletme ucuz iş gücünün bulunduğu Doğu Avrupa ülkelerine ve ardından da Çin gibi Uzak Doğu ülkelerine gittiler. Bu durum Almanya’daki işsizlik oranını yükseltti. Öte yandan dışarıdan mülteci akınlarının en yoğun yaşandığı Avrupa ülkesi de Almanya idi. AB ülkeleri içindeki ekonomik yardımları yapan ülkeler içinde de gene en öndeki ülke Almanya idi. Pek çok firma işini yıkıp yurt dışında iş kurduklarından devletin vergi gelirleri de nispeten düşüyordu. SPD-Yeşiller hükûmeti aslında 2002 genel seçimleri ile iktidar koltuğunu kaybetmeye namzetken, Irak Savaşı öncesinde ABD’nin Fransa ve Almanya’yı hedef alan tutumuna Schröder’in çıkışı üzerine puan toplayarak yeniden seçildiler. Aradan geçen süre içerisinde Schröder-Fischer ortaklığı Almanya’yı arzulanan ekonomi düzlüğüne ulaştıramadı. Almanya’nın borç yükü son 35-40 yılda olmadığı kadar artmaya başladı. Üstelik Alman Mark’ından Avro (EURO)’ya geçiş de sancılı olmuş, Almanya’da hayat adeta bir misli daha artmıştı. 2003 sonlarından itibaren her eyalet seçimi SPD-Yeşillere koalisyonu için birer hezimetti. 2005 başlarına kadar süren bu hezimet, en son SPD’nin kalesi olarak nitelenen Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein Westfalen)’da da eyalet seçimlerinin kaybedilmesi ile erken seçime yeşil ışık yakılmak mecburiyeti doğdu. Zira, her ne kadar Alman parlâmentosu Bundestag’da koalisyonun sandalye çoğunluğu var ise de, eyaletlerden değişik zamanlarda seçilerek oluşturulan Bundesrat’ta çoğunluk Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU’nun eline geçmişti. Bunun anlamı; yasa değişikliklerinde muhalefetin istekleri hilafına bir değişim mümkün değil demekti. Hatta, erken seçimler öncesinde de açıkça ortaya çıkmış olduğu gibi, CDU/CSU’nun yer almadığı bir hükümetin yaşama şansı yok demekti. Nitekim 18 Eylül 2005 erken genel seçimleri sonrasında CDU/CSU koalisyon ortağı olarak düşündükleri Hür Liberal Parti (FDP) ile hükûmet kurabilecek çoğunluğu sağlayamamalarına rağmen, sırf “Bundesrat”ta devam eden sandalye üstünlükleri nedeniyle daha baştan hükûmet ortağı olmayı garantilemişlerdi. Sonuçta, iki büyük parti (CDU/CSU ve SPD)’den oluşan koalisyon hükûmetinin başı (Şansölye) bu partinin şansölye adayı Angela MERKEL olmuştu. Seçim arifesinde Merkel’in seçmenlere verdiği mesaj acı reçetelerle yüklüydü. Sosyal güvenlikten önce devletin giderlerinin ve kayıplarının azaltılması, dolayısıyla sosyal hakların kısılması ve ilâve vergiler getirilmesi öngörülüyordu. Devlet önce ekonomiyi hizaya sokacak, sermayenin ve büyük kuruluşların yurt dışına kaçışını önleyebilmek, dolayısıyla işsizlik oranını düşürebilmek için ekonomik önlemler almayı plânlıyordu.[1]

Yeni Alman hükûmetinin alacağı her önlem bu ülkedeki Türkleri de yakından ilgilendirmektedir. Artık eskiden olduğu gibi “Arbeitsamt”tan işsizlik tazminatını yüklü bir şekilde almaları, yani çalışmadan yan gelip yatarak para kazanmaları mümkün olmayacaktır. Muhtemelen çocuk parasını da kırpacaklardır. Bunun anlamı da, 5-6 çocuk dünyaya getirip, gettolardaki küçük evlerde sırt üstü yatarak para kazanma dönemi de sona erecek demektir. Keza, devlet önce vatandaşlarını, sonra da misafir işçileri “Gastarbeiter”leri düşünecektir. Çağın gerektirdiği yeni mesleklere sahip olanların işsizlik sorunu giderilebilirken, kalifiye olmayan elemanlar arada yok olup gideceklerdir. Küresel ekonomi ve ticarî hayatı sosyal devleti aşındırmaya devam edecektir. Eğer devlet sosyal devlet olarak şefkatli bir baba gibi olmayı sürdürmekte diretirse, bu kez bekası tehlikeye girebilecektir. Bu nedenledir ki sosyal devlet anlayışına sahip sayılı ülkelerden biri olan Almanya bu işte çark etmektedir. Önce Almanya, sonra vatandaşlar demeye başlamıştır. Çünkü, Almanya olmazsa, Almanlar ya da vatandaşlar da olmayacak demektir. Hele misafir işçiler akla bile gelmeyecektir.

 

Sonuç ve Öneriler

Bu gelişmelerin ardından Almanya’daki Türkler nasıl hareket etmelidir? Diye bir soru akla gelebilir. Her şeyden önce Alman vatandaşı olmalıdırlar. Kağıt üzerindeki değişiklikle milliyetlerinin değişmesi mümkün değildir. Hele de günümüzün iletişim ve ulaşım kolaylıkları varken. Alman vatandaşlığına geçildiği gibi, mutlaka siyasî etkinliklere de katılmalı ve hatta parti-dernek üst düzey yöneticileri olmalıdırlar. Mutlak surette Alman basın-yayın organlarında köşe yazarı, moderatör, programcı, sunucu vb. görevleri alabilecek şekilde yetiştirilmeli ve yönlendirilmelidirler. Bu konularda yeteneği olan ve gelecek vaat eden gençlere Almanya Türk İş Adamları Derneği gibi kuruluşlar gerekirse burs vererek destek olmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki Almanya’daki varlıklarının ve huzurlarının kalıcı olması o ülkeyle bükünleşerek mümkündür. Bunun da en etkili yollarından biri basın-yayındır.

Bir başka işlem; artık çocuk sayısını artırıp sırtüstü yatarak üç-beş kuruş almak yerine çalışarak ve alnının akıyla para kazanmanın yolları aranmalı, bu konuda çocuklarına kötü örnek değil, “Türk Öğün, Çalış, Güven” sözüne uygun hareket ederek, iyi örnek olunmalıdır. Çocuklar mutlak suretle okutulmalı, yeni meslek dallarına ve nitelikli insan gücü yetişecek şekilde yönlendirilmelidir. Tüm bunlar yapılırken Türk kültüründen de kopmamak için Türk kültür derneklerine üye olunmalı, Türkiye’deki iç politikaya yönelik siyasî açılımlarla değil, Türk kültürü ağırlıklı çalışmalar yapılmalıdır. Tabiî Türkiye’ye de düşen önemli görevler var. Her şeyden önce Almanya’ya gönderilecek konsolosluk görevlileri Türk millî kültürü, insanlarla iletişim kurma, Almanya’daki Türkleri Türkiye konusunda yönlendirebilme konularında özel eğitimden geçirilmelidirler. Keza, aynı eğitim özellikle kültür ataşeleri, din görevlileri, ticaret ataşeleri vb. için de geçerlidir. Ulufe dağıtmak için bu görevlere ehil olmayanları göndermemelidir. Bu insanlar önce ayakları üzerinde sağlam durabilmeli, Türk kültür ve bilincini de kaybetmemelidir. Ayakta sağlam durabilmenin yolu o ülkenin siyasî sisteminde söz sahibi olmasıyla mümkündür.

Son söz: Çok çeşitli dernek ve cemiyetlere bölünmek birliği zayıflatır. Diyelim ki çok cemiyetli olundu, en azından ortak çıkarlar ve haklar konusunda birlikte hareket edilmelidir.


         

[1] Ayrıntı için bkz.: Celalettin Yavuz, Almanya’dan Esen Yeller, Dünya Gündemi, 25 Eylül-2Ekim 2005.


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele