ALMANYA’DA TÜRK KİMLİĞİNİN ALGILANMA ve TANIMLANMA SORUNLARI

Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

 

Kültürel Fark Çatışması ve Öteki Olma Sorunu

Yaşadığımız çağ, küreselleşme adına  kültür ve kimlik tartışmalarının insan yaşamının somut ihtiyaçlarına ilişkin gerçeklikleri neredeyse unutturma pahasına öne çıkarıldığı çağdır. Özellikle Soğuk savaşı izleyen yıllarda dünyanın hemen her coğrafyasında etnik ve kültürel kimlik meselelerinin geniş olarak masaya yatırılması, o döneme kadar  sosyal bilimler skalasının alt sıralarında yer alan antropoloji ve etnoloji araştırmalarının bir anlamda rönesansı anlamına gelmiş, geçen yüzyılın sonuna doğru sosyal bilimler bünyesinde disiplinler arası  iş birlikleri de hız kazanmıştır. Kültürel farklılığın bu denli önem kazanması veya ona olduğundan fazla önem atfedilmesi, “medeniyetler ve kimlikler arasında çatışmaları” tartışmasız varsayan, bu ideolojik arka plâna uyan çözümlemelere esas kılan ve hatta tereddütlerin dile getirilmesi halinde  kültürler arasındaki çatışmaları “arzuladığını” neredeyse saklamayan  yazarlarla  daha da pekişmiş ve çözümlemeler genellikle bu temel üzerinde inşa edilmiştir.[1] Söz konusu yaklaşımlardaki epistemolojik sorunların göz ardı edilmesi,  göç ve göçmenlerle ilgili tartışmaların yönünü belirlemekte,   bunlara dayanan siyasetleri de yönlendirmektedir.  Günümüzde de ondokuzuncu yüzyılda romantizmle ve “philhelen” akımla gelişen, sonuçta insanlığı kana bulayan, genel olarak Avrupa oryantalizmini tetikleyen ve bunun yüzeysel verilerinden beslenen ideolojik yaklaşımların kimlik politikalarını enstümantalize etmeye olan merakları açıkça görülmektedir.[2] Bu merakın Almanya’da kırk beş yıldır varlığını sürdüren Türkler açısından da ciddî sonuçları bulunmaktadır.

Hiç kuşkusuz cumhuriyet tarihimizin son kırk beş yılında gündemimizde önemli bir yer edinen yurt dışına yönelik iş gücü göçü ve bunun sonucunda başta Almanya olmak üzere Avrupa’da pek çok ülkede, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ve Avustralya’da farklı büyüklüklerde Türk topluluklarının mevcudiyeti çeşitli bakımlardan ülkemizi ilgilendiren etkilere neden olmuştur. En son verilere göre yurt dışında çeşitli ülkelerde sürekli ikamet eden  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile bulundukları ülke vatandaşlığına geçen Türklerin sayısı beş milyondan fazladır.[3] İşçilerimizin gidip çalıştıkları ülkelerdeki birikimlerini Türkiye’ye havale etmeleri ekonomimize ciddî bir katkı sağlamış, döviz kıtlığı çekilen yıllarda bu girdilerin önemi sıklıkla vurgulanmıştır. Başlangıçta, genel olarak iş gücü göçünde ve özellikle de Almanya’ya özgü bir model olarak kabul edilen “misafir işçi istihdamında” ekonomik boyut konuya ilişkin araştırmaların öncelikli konusu olmuş, ancak “göçmenlerin” ikamet süresi uzadıkça, hatta sürekli hâle dönüştükçe  yabancı bir topluluğun toplum içinde yaşamasına ilişkin diğer hususların, öncelikle de “kültürel farklılık ve kimlik” konularının artan ölçüde ele alınmaya başladığı görülmüştür. Başlangıçta geçici olduğu düşünülen ve topluma intibakı için çaba gösterilmesi gerekli görülmeyen, ülkelerine geri dönmeleri bir yana nüfusları da durmaksızın artan bu “farklı” nitelikli yabancılar kabul eden ülkelerde  böylelikle bir iç politika meselesi haline gelmiştir. Bu arada, gittikleri ülkelerde sürekli yaşamaya başlayan vatandaşlarımızın ve aile fertlerinin o ülkelerin vatandaşları ile görünürdeki ve sürekli vurgulanan kültürel farklılıkları, kendilerinden talep edilen “topluma uyum veya entegrasyon” arzularının mihenk taşı haline getirilmiş ve ev sahibi toplumun bu “konukları” nasıl algıladığı tartışmaların istikametini belirler olmuştur. Gün olmuş, Almanya’da var olduğu tasavvur edilen “öncü kültüre” uyulması gerektiği vurgulanmış, başka bir zaman uyumun tek anahtarının Almanca bilmek olduğunda karar kılınmıştır.[4] Tüm bu tartışmaların gerçekçi çözümler üretmek yerine “tribünlere oynamaktan” öteye bir tek etkisi Türk toplumunun tedirginliğine yol açması olmuştur. Sonuç olarak, geleneksel olduğu kadar güncel siyasî etkenlerden de kaynaklanan Almanya’daki “Türklerin” kimliğinin tanımlanması, bu grubun “entegrasyonu” için gerekli reçetelerin hazırlanmasına ve tabiatıyla da bu reçetelerin tutarsızlıklarına  yol açmıştır.

Bu noktada geçtiğimiz kırk beş yılda ülkemizi  ve toplumumuzu da çeşitli bakımlardan etkileyen bir hususa değinmeden geçmek, yukarıda ele alınan ve bu makalenin konusunu oluşturan meselenin eksik anlaşılmasına neden olacaktır. Almanya örneği ele alındığında bu ülkede yaşayan Türkiye kökenli Türklerin içinde yaşadıkları topluma karşı kendi kimliklerini nasıl ifade ettikleri hususunu irdelemek gerekmektedir. Çünkü “yerli toplum” yeni gelenlere karşı kendinde var olan veya zaman içinde biçimlendirdiği algılamalarına bağlı olarak kanaat, tutum ve davranışlarını “öteki” gözüyle gördüğü grubun kendini tanımlama ve ifade edişine göre de biçimlendirmektedir. Dolayısıyla Türkiye’den farklı bir coğrafyada yaşayan, hatta burada dünyaya gelen Türk insanının, dış dünyaya verdiği görüntünün algılanması kadar kendi kimliğini nasıl tanımladığı da özel önem kazanmaktadır. Bu tanımlamanın kültürel ve siyasî sonuçları günümüzde eskiye kıyasla daha fazla etkili olmaya başladığı gibi, sadece iç politikada veya toplumsal gelişmelerde değil, dış siyasal ilişkilerde de araştırmacıları meşgul eder bir niteliğe ulaşmıştır. Dış politika boyutuna bakıldığında Almanya’daki demokratik ortamı istismar ederek Türkiye’ye yönelik siyasal faaliyetlere girişen, bu arada bazı çevrelerce ensrümantalize de edilen akım ve örgütlenmelerin söylemine uygun toplum içindeki çoğu zaman yapay nitelikli kimlik farklılıklarına bu makalenin çerçevesinde değinilmemesi yeğlenmiştir. Zira bu konu geniş kitlenin kimlik ve kültürel mensubiyeti ile ilgili tartışmalarda büyük ölçüde arızi bir nitelik taşımaktadır. Ancak, sözü edilen ve genellikle insan hakları adına körüklenen yapay bölünmeler öncelikle mevcut “öteki” imajının pekişmesine ciddî katkıda bulunmaktadır.

 

Almanların Göz Dikeni Olarak Türkler

Günümüzde artık kavram olarak mesajını büyük ölçüde yitirmiş olan,  henüz yerine konacak ve genel kabul görecek bir kavram ortaya çıkmadığı için de kullanılagelen   Almanya’da yaşayan “Türklerin entegrasyonu” meselesi çerçevesinde ciddî bir engel teşkil eden algılanış şeklinin analizinde iki önemli özellik göze  çarpmaktadır. Algılamanın beslendiği kaynaklara değinmeden önce bu özelliklere baktığımızda Alman kamuoyunda ve genel olarak konuyla ilgilenen gözlemcilerde belirgin olan yaklaşım, sosyal köken, nesil farkı ve eğitim düzeyi gibi etkenler göz önüne alınmaksızın “Türkler” hakkında bütüncül yargılara başvurulduğudur. Almanya’daki “Türkler” ilk plânda dinî inançları ile bütünden farklı bir konuma oturtulmakta, bunu, bazen Müslümanlığa, daha seyrek olarak veya yeri geldiğinde de millî mensubiyete ve (Türkiye’nin) ekonomik ve siyasî konumlarına bağlı yargılar izlemektedir. Başka bir deyişle, Almanya’daki Türkler, “Müslüman oldukları için farklı,  yoksul, siyasal bakımdan olgunlaşmamış ve Avrupalı olmayan bir ulusun geldikleri ülkenin  refahından  haksız biçimde istifade eden”  bir grup olarak görülmektedir.[5]  Bazı hallerde tüm topluma eşit olarak sunulması gereken sosyal haklar tartışma konusu yapılmakta, eşit vatandaşlık kavramı hemen her zaman  eleştirdiğimiz “kültüralist” yaklaşımın gerisinde ele alınmaktadır.

Son dönemde ortaya çıkan ve medya tüketicilerinin de geniş ilgisini çeken hususlardan bir diğeri, Türkleri bütünüyle bir kategoriye sokma eğiliminin en belirgin olduğu bir alanda kendini göstermektedir. Bu alan, her toplumda özel ilgiye neden olan kadın-erkek eşitliği veya kadının toplumdaki yerinin ele alındığı, aslında kültüralist ideolojinin rahatlıkla manevra yapabildiği, sosyoekonomik gerçekliğin neredeyse yok farz edildiği ve “öteki” yaratma konusunda son derece uygun bir zemine sahip bir alandır. Geçtiğimiz kısa dönem içinde, ülkemizde toplum vicdanını sarsan ve “namus veya töre” cinayeti olarak adlandırılan  bazı elim olaylar münferit de olsa Almanya’daki Türk toplumunda  da yaşanmış, bu cinayetlerin ardından sürdürülen tartışmalar  tümüyle indirgemeci bir yaklaşımın ne kadar egemen olabildiğini açıkça göstermiştir.[6] Medyaya yansıyan ve ciddî bazı gözlemcilerce de umulmadık biçimde paylaşılan tartışmalardan çıkan sonuç, “erkek egemen Türk toplumunda kadın haklarının hiç var olmadığı gibi, Türk kadınları özgürlükleri engellenen, yeri geldiğinde eşleri indinde ‘katli vacip’ olarak görülen ve insan haklarının koruyucusu Almanlar tarafından kurtarılması gereken zavallı varlıklar” şeklinde anlaşılmaktadır. Bu yargının, sözü edilen ve aile içi şiddete veya baskılara maruz kalan kadınların hangi sosyal çevreye mensup oldukları veya içinden çıktıkları aile yapısı yapılan analizlerde konu edilmezken bir “ bağlayıcı kültürel özellik” olarak “tüm Türk toplumu için geçerli kabul edildiğini” belirtmeye herhâlde gerek kalmamaktadır. Almanya’daki ve Türkiye’deki Türk toplumunu tümüyle bu resme sokan zihniyet mevcut durumun önde gelen  nedenini de yaklaşımını meşru kılmak adına özetle şöyle açıklamaktadır: “Türk-İslâm kültürü insan (kadın) haklarının yok sayıldığı bir kültür geleneğine sahip olup, Türk toplumu statik yapısıyla bu kültürü sürdürmekte, hatta daha da tutucu bir düzleme taşımaktadır.” [7] Bilimsellikten beslenmeyen bu türden ön yargıların bilgi toplumu olduğu kuşku götürmeyen Almanya’da bu nispette öne çıkarılıp kabul görmesi gerçek bilim insanları tarafından paylaşılmamaktadır. Ancak, popüler kültürü bünyesinde yeşerten ortalama medya tüketicisi için bu yaklaşım olağanüstü çekicidir ve dolayısıyla doğruları yansıttığı tartışmasız kabul görmektedir.

Bu noktada aynı  hukukî statüde olan, topluma kabulü kolaylaştıracak koşulların pek önemsenmediği ve “göçmenlik” olgusunun benzeri biçimde yaşandığı başka coğrafyalardaki  Müslüman olmayan göçmen gruplarının da ev sahibi toplumlar tarafından benzeri yargılarla değerlendirildiğine işaret etmek gerekmektedir. Karşılaştırmalı  metodun kullanıldığı araştırmaların çok yaygın olmadığı bilinmekle birlikte, geleneksel olarak göç alan ülkelerde yapılan bazı araştırmalardan, Türk kültürü ile ilgisi olmayan grupların da yaşamlarını sürdürdükleri yeni “vatanlarında” bu yargılara mesnet teşkil edecek nitelikte benzeri tavırlar sergiledikleri tespit edilmiştir.[8] Bu tavırları şöyle özetlemenin mümkün olacağı düşünülmektedir:  Göçmen ailesinin mümkün olduğunca dağılmadan korunması ve böylece birlikte yaratılan ekonomik değerin bölünmesinin önlenmesi arzulanmaktadır. Ailenin varlığının bekası için erkek egemen yapı pekiştirilmeli, ev sahibi toplumun genellikle beraberinde getirdiği kimlik ve kültürel değerlere olan ilgi ve saygısının eksikliğine ve kendisinin “öteki” olarak görülme eğilimine karşı yeniden üretilen ve tanımlanan kültürel kimliğin muhafaza edilmesi ve grup bilincinin böylece en azından daha uzun süre yaşatılmasına çaba gösterilmelidir. Geniş bütünün içinde yok olmamak için ister istemez  geliştirilen  ve anlayışla karşılanabilecek bu davranış biçimleri, eşit ve toplumsal yurttaşlık haklarının yaygınlaştırılması, bu arada özellikle gelinen toplum içinde siyasal katılımla ilgili düzenlemelerin yapılması geciktikçe daha da pekişmekte ve göçmen kültürünün temel öğeleri hâline gelmektedir.. Göçmenleri bünyesine alan ev sahibi toplumun sosyal uyum için gerekli görülen “kabullenme kültürünü” geliştirmemesi göçmen grubun davranış biçimlerini etkilediği gibi ev sahibi toplumun onu algılayışını da yukarıda belirtilen çerçeveye oturtmaktadır.  Böylece yaratılan kısır döngü ağızlardan düşmeyen entegrasyon hedefinden giderek uzaklaşılmasına neden olmaktadır.

Almanya’daki Türk toplumunun ve dolayısıyla genel olarak Türklerin nasıl algılandığını kısaca özetlemek gerekirse şöyle bir “bütüncül” tablo ortaya çıkmaktadır:  “Türkler, gelişmemişliği var oluşundan itibaren temel özelliği olan, fakir, Almanya’nın zenginlik ve refahından haksız biçimde pay alan, Batı’nın kültürel değerlerini ve ortak   ilkelerini benimsememiş, genelde uyumsuz, suç işlemeye yatkın, aile içi şiddeti toplumun tüm bireylerinin olağan karşıladığı, kadınlarını ezen ve tüm bu davranış biçimlerine Müslüman olduğu için sahip olan” bir etnik grup ve kelimenin tam anlamıyla bir “öteki”  olarak kabul edilmektedir. Toplumumuzun belki küçük bir kesiti için geçerli olabilecek ve benzeri sosyoekonomik koşullara sahip başka toplumlarda da rastlanabilecek nitelikteki bazı sorunlara ilişkin ve bilgiden ziyade siyasete ve duygulara dayanan bu değerlendirmelerin hiçbir ayrıştırmaya tabi tutulmadan bütüne mal edilmesi, bu vesileyle Türk ve İslâm olan her özelliğe hücum etmeye hizmet eden yapısıyla sosyal bilimler adına işlenen bir cürüm niteliğinde olup, Almanya’da ciddî biçimde yaygınlaşmış görünmektedir.  Bu olumsuz özellikler,  Alman tarih ve kültür felsefesinin ehven ortamında serpilip büyüyen ve “oryantalizm” olarak nitelendirilen ideolojik şablona bütünüyle oturmaktadır.[9] Bu şablonu son dönemde pekiştiren bazı kendinden menkul “gözlemciler”, özellikle kadın sorunlarını kullanarak “Türklerin” statik ve her türlü gelişmeye kapalı yapısını Alman kamuoyuna adeta zorla empoze etmekten geri kalmamaktadırlar.[10] Pek tabiidir ki, hitap ettikleri hedef  kitle de doğru bildiklerini onların “doğruları” ile doğrulamak ihtiyacındadır. Bu nedenle ilgiyle karşılanmalarını  garipsememek gerekmektedir.

Kamuoyuna giderek hâkim olan bu “sert” yaklaşım Alman ekonomisinde ve sosyal refah düzeninde son yıllarda yaşanan krizin etkisiyle daha da yaygınlaşmıştır. Bu yaklaşımı ateşleyen önemli etkenlerden biri de hiç kuşkusuz 11 Eylül terör saldırısıdır. Hâlen Almanya’da Baden Württemberg Eyalet Hükûmetinin  Alman vatandaşı olmak isteyen Müslümanlardan doldurulmasını istediği bir soru kağıdı, “11 Eylül saldırısını haklı bulunup bulunmadığı, ailede kadının dövülmesinin haklı bir davranış olarak kabul edilip edilmediği ve erkek evladın homoseksüel olmasının nasıl karşılanacağı” gibi ayrımcı, dışlayıcı ve esasen pratik hiçbir faydasının olamayacağı soruları içermektedir. Bu soru kağıdı ile Alman toplumunun “Müslümanlara karşı korunması” hedeflenmektedir. Almanya’da Türkler ve Türkiye ile ilgili olumsuz tartışmaların bu denli güncellik kazanmasının sebeplerinden bir diğeri de hiç kuşkusuz Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinde yaşanan süreçtir. Türkiye’nin tam üyelik için ortaya koyduğu siyasî iradeye paralel olarak genellikle duygusallıktan arındırılamayan bir tartışma ortamınde geleneksel bakışlardan beslenen algılanma Almanya’daki Türkleri ilgilendirdiği kadar Türkiye’yi de rahatsız edici boyutlara ulaşmıştır. Almanya’da Türklerin topluma uyumu ile ilgili tartışma zemini yukarıda belirtilen öğeleri içerirken tartışmanın çerçevesini belirleyenler çözüm önerilerini de bu kaynaktan almakta, sonuç olarak kendilerince de gerçekleşme olasılığı mümkün görülmeyen soyut bir entegrasyon kavramı ile oyalanılmaktadır.

 

Kimliğin Tarifi ve Tanıtılması

Alman kamuoyunun, gözlemcilerin ve siyasî karar vericilerin ufak ayrıntılar dışında belli bir uzlaşma ile kabul ettikleri “Türklere” ilişkin bütüncül imajın bu ülkedeki Türk varlığının üzerinde olumsuz etkileri görülmekte, kabullenilmeyen bir grup niteliğiyle bir anlamda “kimliğini koruma”  refleksiyle toplum içinde ihtiyaç duyduğu gelişme dinamizmini tehlikeye attığı düşünülmektedir. Almanya’da geçerli olduğu kadar benzeri koşulların egemen olduğu diğer ülkelerde, bu arada ülkemizin kentlerinde de yaşanan, sanayi toplumunun gerektirdiği yaşam biçimlerine ters düşen ve feodal toplumun özelliklerini taşıyan davranış biçimlerini veya bazı folklorik değerleri “Türk kültürü” olarak tanımlama ve böyle kabul ettirme çabasını söz konusu korunma refleksiyle açıklamak mümkündür. Ancak, Almanya’da yaşayan ve toplumun içinde var olan toplumsal katmanların davranış biçimleriyle mukayese edildiği ve analiz için gerekli sosyolojik ayrıştırmanın göz ardı edilmediği  bir metodoloji ile Almanya’da yaşayan Türklerin birbirinden farklı olan ve ortak kültürel köken nedeniyle birbirine benzeyen kimlik tanımlamalarını ortaya çıkarmak mümkündür.

Bu türden ampirik bir kimlik analizi bugüne kadar gerçekleştirilmemekle birlikte, konuya ilişkin literatürde yer alan tespitlerden çıkarılan bazı sonuçların gerçekçi olduğu düşünülmektedir. Buna göre, Almanya’daki Türklerin birinci kuşağa mensup olan ve günümüzde artık çalışma yaşamından  çekilmekte olan kesimi, bu ülkede zahmetli bir istihdam geçmişini geride bırakmış, çoğunlukla ciddî fedakarlıklarla bakmakla yükümlü oldukları yakınları için maddî ve manevî sıkıntılara katlanmışlardır. Bu kesimin halen Almanya’da ikamet eden  mensupları kırsal kökenli ve genellikle eğitim düzeyleri düşük bir grubu oluşturmaktadır. Geldikleri yıllardaki Türkiye’deki kendi dar çevrelerinin sosyokültürel alışkanlıklarını hemen tümüyle muhafaza etmişlerdir. Onların titizlikle korudukları “Türk kimliği” söz konusu sosyokültürel çevrenin biçimlendirdiği bir tanımla ifadesini bulmaktadır. Bu kesimin sıkı sıkıya ve “gurbette yaşamanın” da etkisiyle daha da  bağlı oldukları vatan kavramı ve manevî değerler, aradan geçen yarım asra yakın süre içinde kendini yeniden üreterek korunmuştur. Bu kesime mensup Türklerin kadın erkek farkı gözetmeksizin Türk ve Müslüman kimlik tanımını, hatta Türkiye’deki “memleket farkına” da aldırmadan  benimsedikleri gözlenmektedir.

Bir sonraki kuşağın (30-45 yaş) Almanya toplumuna kendilerinden öncekine nazaran daha fazla uyum sağladığı görülmekle birlikte, entegrasyona en elverişli ortamı hazırlayan istihdamın giderek daralması bu vatandaşlarımızın yeterince mesleki nitelik kazanmadıkları için işsizlik olgusundan fazlaca etkilenmeleri ve böylece yaşam geleceğini kendi grubu içinde aramasına neden olmaktadır. Günümüzde Türk girişimciler  tarafından Almanya’da açılan işletmelerin önemli bir bölümü işsiz kalan vatandaşlarımızca yapılan yatırımlardır.[11] Bu işyerleri Türklere ve Almanlara hatırı sayılır istihdam imkânı getirmekle birlikte, Alman toplumu indinde göç olgusunun ortaya çıkardığı ve kendisiyle mücadele edilmesi gereken “paralel toplumun” bir tezahürü olarak eleştirilmektedir. Bu kesime mensup vatandaşlarımızın da bir önceki kuşaktan farklı olmayan kimlik tanımlarında Türklük, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlılık ve Müslümanlık yine öne çıkmaktadır. Alman toplumunun yukarıda sözü edilen “kabullenme kültüründen” uzak durması vatandaşlarımızın mensubiyetini her fırsatta vurguladıkları kimliklerine daha fazla sarılmalarına yol açmaktadır. Ancak burada bir küçük parantez açmak gerekmektedir. Bu kuşağın aileleri ile birlikte Alman toplumunun dinamiklerine ana-babalarından daha çok dâhil oldukları, toplumsal yaşamın ve kısmen siyasete katılma imkânlarından daha çok yararlandıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.  Yine bu kuşak mensupları arasından Alman vatandaşlığına geçenlerin sayısının nispeten çok olduğu ve içinde yaşadıkları topluma uyum sağlama arzu ve niyetini taşımakta oldukları genel kabul gören bir husustur. Vatandaşlarımızın ulusal kimlik ve kültürlerinden vazgeçmek zorunda kalmadan insanî boyutların daha çok öne çıkarılmasıyla iki ülke toplumuna mensubiyet denebilecek bir transkültürel alanda bulundukları şeklinde değerlendirilebilecek bu durum esas itibariyle bazı kavram ve yaklaşımların geliştirilmesini, bu arada entegrasyon etrafında oluşturulan tartışmaların yeni yaklaşımlarla farklı düzlemlerde sürdürülmesini gerekli kılmaktadır. Ancak, hâlen Almanya’da Türklerle ilgili tartışma ortamı bu denli bir duyarlıktan henüz çok uzaktır.

Almanya’daki vatandaşlarımız Türk kültür çevresine mensubiyeti ve kültürel  kimliklerini bizzat tanımlayıp dış çevreye  bu tanımı açıklarken esasen ortak kültür değerlerimizden sayılmayan ve  içinden çıktıkları sosyokültürel çevreye ait  bazı münferit davranış biçimlerini de bu kültürün bir parçası olarak değerlendirmekte, özellikle pek çok dinî temelleri olmayan örf ve âdet İslâm dininin gereği olarak yorumlanmaktadır. Muhatap toplumun bu açıklamayı kendisine sunulduğu şekilde kabul eğilimi sözü edilen örf ve adetlerin kökenlerinin ne olduğunu unutturmakta, örneğin kadın haklarıyla ilgili eleştiri konusu yapılan davranışların ve töre cinayetlerinin dinî inançlardan çok bazı yörelerimizde egemenliğini sürdürmekte olan feodal yapılanmanın bir sonucu olduğu anlaşılmamakta veya bilindiği hâlde dikkate alınmamaktadır.

Bu koşullar altında Almanya’da büyüyen genç kuşakların kimlik ve mensubiyet sorunlarının entegrasyon sorunlarına paralel  olarak artması şaşırtıcı olmamalıdır. Genç kuşağa mensup Türklerin, aynı toplumsal katmana mensup akranlarınınkine benzer davranış biçimleri geliştirdikleri, eğitim düzeylerine uygun bir Almanca bilgisine karşılık Türkçeyi kültürel kimliklerine destek sağlayacak şekilde yazılı ve sözlü olarak kullanamadıkları, Türkiye’nin varoş kültürü ile Almanya’nın “ghetto” kültürü arasında bir yerlerde ve arayış içinde oldukları görülmektedir. Türk gençlerinin uygun müdahalelerle yer alabilecekleri dinamik ve Türkiye’ye aidiyet ile yaşanan ülkenin koşullarına ters düşmeyecek transkültürel alanların oluşturulması hâlinde önemli bir genç Türk potansiyeli gelecekte Almanya’daki Türk toplumunun şimdikinden farklı düzlemlere taşınmasına katkıda bulunacaktır. Oluşturulacak bu alanların başında ekonomik iş birlikleri çerçevesinde sağlanabilecek ve her iki ülkenin ihtiyaçlarına cevap verebilecek istihdam olanakları gelmektedir. İçinde yaşadıkları toplumdan kabul görmemeleri Türk gençlerinin Türk kimliğine daha da sıkı biçimde bağlanmasını  beraberinde getirmektedir. Bunda dışlanma etkeninin yanı sıra ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde Türkiye’ye “dönmenin” ve Türkiye’de yaşamanın bir alternatif olarak mevcudiyetini koruması önemli bir rol oynamaktadır. Türk gençleri hurafe ve bilim dışı yorumlardan arındırılan “Almanya’daki Türk kimliğinin” özelliklerini taşımak suretiyle içinde yaşadıkları toplumun özgür, yasa ve normlara saygılı ve dışlanmayan bireyleri olarak oluşacak yeni transkültürel alanlarda  kendilerine ve mensubu oldukları toplumlara katkıda bulunabilecek konuma getirilmelidir. Ne var ki, bu ödevin tüm taraflarca anlaşılıp yerine getirilmesine ilişkin herhangi bir işaret hâlen görünürlerde yoktur.

 

Almanya’da Türk Kimliğinin Geleceği

Bu başlık altında akla ilk gelen soru, Almanya’da Türk kimliğinin geleceği herhangi bir tehlikeye maruz mu kalacaktır? Bu soruya verilecek yanıt ise o kadar güç değildir. Türk kültür çevresine olan mensubiyet günümüzün gelişen ulaşım ve iletişim imkânlarının da yardımıyla sadece Almanya’daki vatandaşlarımız tarafından değil, dünyanın en uzak coğrafyalarında bile bundan on-onbeş yıl öncesine nazaran daha kolay yaşatılacak kabiliyettedir. Türk kültürü bu özelliğini, sadece teknolojinin gelişmesinden değil,  tarihin derinliklerinden ve üzerinde yükseldiği sağlam temellerden almaktadır. Ancak, başta dil olmak üzere kültürel değerlerin en uygun yöntemlerle o kültür çevresine mensup olanlara süreklilik içinde aktarılması ve böylece aidiyetin pekiştirilmesi gereklidir. Başka bir deyişle, günün akışına, çeşitli akımların etkisine bırakılan ve hakkında yargıya varma gibi ağır bir görev bireylerinin sırtlarına yüklenen kültür aktarımı ve bu kültürün tarifi sonuç olarak dış dünyanın farklı algılamalarına muhatap olmak durumundadır. Onu bu durumdan kurtaracak yöntemlerin başında bilimsel analizler ile tespit edilen tanımlamaları mensubiyet duygusunu paylaşan bireylerle birlikte dış çevreye aktarmak gelmektedir. Dış çevrenin Türkleri olduklarından farklı algılamalarla tarif etmesi siyasî nedenlere bağlı olabildiği gibi sadece yüzeysellikten de kaynaklanabilmektedir. Bununla birlikte, bu algılama sonuç olarak kendi tercihidir ve her çabayla değiştirilebileceğini düşünmek safdillik olacaktır. Kaldı ki, farklı toplumlara ilişkin  kanaatlerin oluşması genellikle çok uzun zaman almakta, bunların değişmesi ise daha da güç olabilmektedir. Dolayısıyla, sadece dış çevrenin bizi arzu ettiğimiz şekilde algılamasını istemek meseleyi yanlış değerlendirmek olacaktır. Almanya’daki Türkler bağlamında Türk kimliğinin öğelerini ve Türk kültürel değerlerini öncelikle kendi vatandaşlarımıza uygun yöntemlerle aktarmak, onların aslında var olan mensubiyet duygularını güçlendireceği gibi, içinde yaşadıkları toplumda da daha güçlü ve saygın bir konuma gelmeleri sonucunu  beraberinde getirecektir. Bu maksatla, devlet kurumlarının desteğiyle koordinasyon içinde gerekli çabaların gösterilmesi, öncelikle Türkçenin doğru ve yaygın kullanımına yönelik önlemlerin alınması bu paragrafın başında yöneltilen sorunun gelecekte de kesinlikle sorulmayacağı anlamına gelecektir.


         

[1] Samuel P.Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” söylemi sosyal bilimler açısından geçen yüzyılda hiç hak etmediği bir ilgi toplamış, 11 Eylül terör olayının  Huntington’u doğruladığını iddia edenler çıkmıştır. Bu türden düşüncelerin özellikle Türkiye’nin AB üyeliği  bağlamında ilgi toplamaya devam ettiği görülmektedir. bk. Samuel P.Huntington,  The Clash of Civilizations, Foreign Affairs, Summer 1993, s. 22-49; Samuel P.Huntington, The West Unique, Not Universal, Foreign Affairs, November/December 1996, s. 29-46; Heinrich August Winkler, Soll Europa künftig an den Irak grenzen?, Klaus Leggewie (Yay.), Die Türkei und Europa. Die Positionen. Edition Suhrkamp.Frankfurt a. M. 2004 içinde, s. 271-273

[2] Thomas Meyer, Identitätspolıtık. Vom Missbrauch kultureller Unterschiede. Edition Suhrkamp.Frankfurt a. M.2002; Isolde Kurz, Vom Umgang mit dem anderen. Die Orientalismus-Debatte zwischen Alteritätsdiskurs und interkultureller Kommunikation. Ergon Verlag. Würzburg 2000.

[3] Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Dış İlişkiler ve Yurtdışı İşçi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 2004 Yılı Raporu, Yurtdışındaki vatandaşlarımıza İlişkin Gelişmeler ve Sayısal Bilgiler, Ankara 2005, s. 19-20

[4] “Öncü kültür” tartışması için bknz.: Dieter Oberndörfer, Die Rückkehr der Gastarbeiterpolitik, Blätter für deutsche und internationale Politik, 6/05, s. 725-734.

[5] Bu  doğrultudaki görüşler genel kabul görmekle birlikte, daha çok kamuoyunu yönlendiren bulvar gazetelerinde yer almaktadır. Almanya’nın günlük 4 milyon tirajlı“Bild” gazetesinin hemen her nüshasında  çarpıtılmış olayların yorumlarında bu görüşlere rastlamak mümkün olmaktadır.

[6] 2005 yılında Berlin’de erkek kardeşleri tarafından katledilen Hatun Sürücü cinayeti sonrası tüm kamuoyunda Almanya’daki Türklerin cinayet sanıkları ile özdeşleştirildiği görülmüştür.

[7] Türk toplumu içinde yüzeysel “tahlilleri” ile Alman kamuoyunun duymak istediği klişeleri kullanan bazı “yazarlar” son dönemde Almanya’da geniş ilgi toplamaktadır. Bknz.: Necla Kelek, Die fremde Braut. Ein Bericht aus dem Inneren des türkischen Lebens in Deutschland. Kiepenheuer & Witsch. Köln 2005.

[8] Stephen Castles &Mark J.Miller, The Age of Migration. International Population Movements in the Modern World. Second Edition. Revised and Updated. London 1998, s. 212-252.

[9] I. Kurz, a.g.e.

[10] N. Kelek, a.g.e.

[11] Almanya’da yaklaşık 57 000 Türk iş yeri olduğu ve bu iş yerlerinde 280 000 kişiye istihdam sağlandığı bildirilmektedir. bk.: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, a.g.e., s. 32.


Türk Yurdu Nisan 2006
Türk Yurdu Nisan 2006
Nisan 2006 - Yıl 95 - Sayı 224

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele