GEÇMİŞTEN İZLER

Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

 

Ben çocukluk yıllarımı, 1930’lu yıllarda, doğduğum yer olan Nevşehir’de yaşadım. Nevşehir o sıralarda, nüfusu on bin dolayında bir ilçe merkezi idi. Konumu bakımından bazı önemli yerlerin merkezinde olmasına rağmen, ana yol üstünde değildi. O yıllarda tek bağlantısı il merkezi olan Niğde, biraz da Kayseri ileydi. Ankara’ya çok seyrek gidilirdi. Düzenli ulaşım imkânları yoktu. Yollar at arabalarının tekerlekleri ile açtığı ham yollardı. Bu yüzden kasaba bir “kapalı havza” görünümünde idi. Bir yerlere gidişler ve bir yerlerden gelişler, ancak, mecburiyete bağlı olarak gerçekleşirdi.

Nevşehir’in oluşumu, öteki yerleşim yerlerininkine göre, değişikti. O, bir köyün kendiliğinden gelişmesi sonucunda kasabalaşmamıştı. Bulunduğu yerde bulunan “Muşkara” adlı köyden çıkıp İstanbul’a giden ve orada padişaha damat ve ülkeye sadrazam olan İbrahim Paşa’nın, vefa duygusunun eseri olarak hazırladığı ortam ve imkânlar ile, kısa bir sürede “kasaba”lığa yükselmiş ve çevresindeki yerleşim yerlerine olan merkezî konumu dolayısıyla da, kurulan ilçenin merkezi olmuştu.

Nüfusu oluşturan halk, çevrede oturmakta olup çağrı üzerine adı Nevşehir’e dönüştürülen kasabaya gelip yerleşen, Oğuz ve Türkmenlerdi. Onlar, orada boylarının adını taşıyan mahalleler kurmuşlardı. Hattâ, kalenin yer aldığı tepenin eteğindeki düzlükte bulunan 4-5 mahalle, topluca “Türkmen Mahallesi” diye bilinirdi. O Türkmen mahallelerinin bir köşesinde yerleşmiş olan küçük bir Ermeni topluluğu Kurtuluş Savaşları sırasında ayrılmış; kalenin yanındaki Kahveci Dağının Niğde yoluna bakan kısmında kurulmuş bulunan büyük Rum Mahallesi’nde oturanlar da “mübadele” uygulaması ile kasabayı terk etmişti. Böylece on beş bine ulaşan nüfusu on bin dolayına düşmüş; fakat yabancılardan tümüyle temizlenmişti.   

Nevşehir’in o sıralarda da oldukça geniş ve hareketli bir ticaret hayatı vardı. Ticaretle uğraşanlar, türlü zorluklara katlanarak, satacakları malları doğrudan İstanbul’dan getirtirlerdi. Pazartesi günleri kurulan kapsamlı Pazar da ilçenin köylerinden ve çevredeki ilçelerden büyük ilgi görürdü. Toplum hayatını renklendiren de bu pazarlardı. O günler dışında kasaba içine kapanık bir hayat yaşardı.

Kasaba halkının hemen hemen tamamı, ailece, bağcılıkla uğraşırdı. Hemen her ailenin kasabanın değişik mevkilerinde bağları olurdu. Memur veya ticaretle uğraşıyor olanlar dışındaki erkekler ile kadınlar ve yaşları uygun olan çocuklar, bağ ile uğraşırlardı. Bazı ailelerin, şehrin yanından akan küçük derenin üzerine kurulan derme çatma setlerle oluşturulan arkların suları ile beslenen bahçeleri de vardı. Buralarda da sebze ve kaysı, erik, elma, ceviz gibi meyveler yetiştirilirdi.

Bu bağ-bahçe uğraşıları halkın toplum hayatı için başka etkinlikler düşünmesine ve düzenlemesine imkân vermezdi. Çünkü onlar, ilk bahar ve yaz mevsimlerinde, sabahın ilk ışıkları ile birlikte bağ veya bahçelerine giderler, akşama kadar çalışırlardı. Ailelerin tamama yakınının at ve arabaları bulunmadığı için, bazıları on kilometre kadar uzaklıkta olan o yerlere ya eşek üzerinde, ya da yaya olarak gitmek zorundaydılar. Her evde ancak bir eşek beslenebildiği için, kalabalık gidişlerde onlara yalnız bir kişi, ara sıra da onunla birlikte bir çocuk binebilirdi. Ürün kaldırma zamanlarında ise dönüşte eşeğe bu ürünler yüklendiği için bütün aile bireyleri yaya yürümek zorunda kalırdı. Çoklukla kumlu olan yollarda yürümek zor olduğu için çalışmaktan dönenler yorgun düşerler, yatıp dinlenmekten başka bir şey düşünemezlerdi.

Her bağın budama, çubuk toplama, belleme, üzüm kesme, üzüm serme, onları toplayıp eve getirme gibi birçok uğraşıları vardı. Bunlar ayrı ayrı zamanlarda yapılmak zorunda kalınan işlerdi. Bunların bazısı için “ırgat” tutulabilse bile, aile bireyleri yine onlarla birlikte gidip gelmek zorundaydılar. Durum “öz” denilen bahçeler için de aynı idi. Onlarda da bahçenin bellenip sulamaya uygun biçimde düzeltilmesi, oluşturulan “maşala”lara sebzelerin ekilmesi, onlar büyümeye başlayınca çapalanması, bahçenin arktan su alınarak sık sık sulanması, olgunlaşan sebzelerin ve meyvelerin toplanması ve eve getirilmesi oyalayan, zaman alan, yorucu işlerdi.

Bir de ürünler kaldırıldıktan sonra yapılan ağır işler vardı. Pekmez kaynatılması, meyvelerin kurutulması, kış için yiyecekler hazırlanması, yufka ekmek yapılması da bağbahçe işlerinin bittiği veya azaldığı güz aylarını işgal eden, yorucu uğraşılardı.       

Bütün bu işler ve uğraşlar, düğünler, doğumlar, hastalıklar, bayramlar ve ölümler dışında, insanları bir araya getirmekten alıkoyardı. Bu yüzden akrabalık ve komşuluk ilişkileri de yakın sayılmazdı. Bunların sonucu olarak, Nevşehir halkı toplumsal etkinlikleri bilmez, çok seyrek karşılaştığı bu tür etkinliklere ilgi göstermezdi.

***

Ben 1930’lar Nevşehir’inin bütün evrelerini, yaşım gereği hatırlamıyorum. Belleğimde o döneme ilişkin çok az bilgi var. Onların çokluğu da bana anlatılanların belleğime yaşadığım olaylar gibi yerleşmiş olanlar. Yalnız iki olayı çok iyi hatırlıyorum. Bunların biri, 1936’daki, beş yaşımda iken büyük babamı yitirmemize sebep olan, Nevşehir’in ilk trafik kazası. Kazanın olduğu akşam sevgili büyük babamı yorgana sarılmış olarak eve getirmeleri, onun sabaha kadar “su!.. su!..” diye feryat etmesi hiç aklımdan çıkmıyor. Bir hastaneden, hatta bir sağlık ocağından yoksun olan bir büyük kasabada, kaza geçirmiş bir insanın her türlü tıbbî yardımdan uzak olarak saatlerce inlemesini dinlemek, dayanılacak bir durum değildi. Ertesi sabah ruhunu teslim etti de kurtuldu.

Büyük babam uçmağa vardığında annem, babam ve benden iki yaş küçük kardeşim, babamın memuriyeti dolayısıyla bulundukları Ankara’dan döndüler. Babam, büyük babamdan kalan kahvehaneyi işletmeğe başladı. O yıl Nevşehir’e elektrik getirilmişti. Tabiî, bizim kahvehaneye de elektrik tesisatı yapıldı ve babam, kasabanın bir ilki olarak, radyo da getirtti. Halk bu yeniliğe hem şaştı hem de büyük ilgi gösterdi. Evine elektrik alanlar bir de radyo sağlamayı ihmal etmedi. Ne var ki, elektrikten gündüzleri ancak radyonun haber saatlerinde, kısa süreli olarak yararlanılabilirdi; akşamları da elektrik, mevsimine göre, havanın kararması ile başlatılıp 22.00’ye kadar verilirdi. Bundan dolayı radyonun insanların fikir ufkunu genişletmesi imkânı çok sınırlı idi (Bu durum 1950’lere kadar sürmüştür).

***

1938 Eylülünde, evinden, bağ ve bahçelerinden ayrılmak istemeyen babaannemi Nevşehir’de bırakarak, ailece yeniden Ankara’ya göçtük. Çünkü babam ticaret hayatında başarılı olamamış, orada yeni bir memurluk bulmuştu. Bu sebeple ben ilk okulu Ankara’da okudum. İlkin kira ile oturduğumuz mahallenin Hisar yakınındaki üç sınıflı Yenihayat İlkokulunda okuduktan sonra, oraya yakın bir yerdeki Ulus İlkokuluna geçtim ve ilk öğrenimimi 1943 yılında orada tamamladım. Yenihayat’taki öğretmenim Hatice İhsan İNSEL, Ulus’taki ise Muammer ALTINDİREK idi. İkisi de Cumhuriyet döneminin ülkücü öğretmenleri idiler. Programlı dersler yanında yurt ve millet sevgisini aşılayan bilgiler de verirlerdi.

Tabiî Ankara’daki hayat Nevşehir’dekine göre oldukça değişikti. Bir mahalle veya sokaktaki hanımların büyük çokluğu ev hanımı konumunda olduğu, çalışan erkek ve hanımlar da iş dönüşü eve geldikleri için, komşular arasında yakın ve sıcak komşuluk ilişkileri vardı. İnsanlar birbirini sever ve sayardı. Onların hepsi yurt ve millet sevgisiyle, birbirine yardım duygusuyla doluydu. Yurdun değişik yerlerinden gelip oralara ev sahibi veya kiracı olarak yerleşen bu insanlar hemen birbiri ile kaynaşır, dost olurlardı. Akşam ziyaretleri, hafta sonu ortak eğlenceleri eksik olmazdı. Herkes birbirinin acı ve tatlı günlerini paylaşırdı. Birinin derdi hepsinin derdi sayılırdı.

Ankara’daki bayramlar da değişikti. Dinî bayram ziyaretleri ailece yapılıyordu. Resmî bayramlarda ise, yine ailece bayram gösterilerinin yapıldığı yerlere ailece gidilirdi. 23 Nisan ve 19 Mayıs’taki törenler Stadyumda, 30 Ağustos ve 29 Ekim’dekiler Hipodromda yapılırdı. Oralarda yer bulabilmek, çoklukla sorun olurdu. Bunun için tören yerlerine erken gitmek gerekirdi. Törenlerde daima Türklüğün üstün niteliklerini, yurt ve millet sevgisini, cumhuriyete bağlılığı sergileyen gösterilere yer verilirdi. Kuşkusuz bunlar bireyleri ortak ülküler çevresinde toplayan etkinliklerdi.

23 Nisan törenlerinde Ankara’nın ilk okullarından, 19 Mayıslarda orta öğretim okullarından seçilen öğrenciler görev alırdı (23 Nisan 1943’teki gösterilerde ben de görev almıştım). 30 Ağustoslar kahraman ordumuzun görev aldığı bir bayram idi. O törenlerde genç askerlerimizi, ordumuzun yeni silâhlarını, uçaklarımızın ilgi çekici uçuşlarını coşku ile seyrederdik. 29 Ekim törenleri hem ordumuzun hem yurdumuzun değişik yörelerinden seçilerek getirilmiş lise öğrencilerinin katıldığı bir gençlik şöleni niteliğindeydi. Bayram törenleri bunlarla kalmaz, akşamları da tantanalı “fener alayı” gösterileri yapılırdı. Bunlara da bandolar, değişik ticaret ve esnaf kuruluşlarının kendi alanları ile ilgili olarak donatıp süsledikleri, zanaatlerini sergiledikleri araçlar katılırdı. Ana caddelerin yaya kaldırımlarına doluşan kitleler, onları zevk ve huşû içinde seyrederdi. Sinemalar da bizim gibi taşra çocukları için büyük değişiklikti. Anne-babamızın bizi sinemaya götürmesini büyük bir heyecanla beklerdik. O yıllarda tiyatrolar henüz açılmamıştı.

***

1943 yılının 23 Nisanında okulumun seçtiği öğrencilerden biri olarak cumhurbaşkanlığı köşküne götürülmek ve oradan sonra rahmetli mareşalimiz Fevzi ÇAKMAK’ı evinde ziyaret etmek bana büyük, unutulmaz mutluluklar veren bir olaydı.

1943 yılında Nevşehir’e döndük. Çünkü o yaz annemin babası uçmağa varmış, çok çapraşık miras konularının çözümü için dönmek zorunda kalmıştık. Tabiî ki, ben de Nevşehir Ortaokul’una girmek konumunda oldum. O çevrede yalnız Nevşehir, Niğde ve Aksaray’da orta okul vardı. Nevşehir’deki Osmanlı döneminden gelme eski bir öğretim kurumu idi. Nevşehir Ortaokuluna Avanos, Gülşehir, Ürgüp gibi ilçelerin ve Uçhisar, Nar gibi beldelerin öğrenimlerini sürdürmek isteyen çocukları da gelirlerdi. Ama onlar için ne yurt vardı; ne de yiyecek ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir kurum. Onlar ya bir oda kiralayarak ailelerinden biri ile birlikte oturur, ya da bir tanıdıklarının evine konuk olurlardı.

Nevşehir Ortaokulu üçü 1., ikisi 2., ikisi 3. sınıf olmak üzere yedi şubeli bir okuldu. Derslikleri oldukça kalabalıktı. Öğrenciler bir sırada üç kişi olarak otururlardı. Sayıları az olan kız öğrencilere ön sıralar verilirdi. Okulun öğretim kadrosu oldukça tam ve iyi idi. 1. sınıfta tarih dersimize giren, adını ne yazık ki şimdi hatırlayamadığım öğretmenimiz, tarihimizle ilgili konuları büyük bir coşkuyla, bazı derslerde göz yaşlarını tutamadan anlatırdı. Tabiî bunlar belleğimize daha bir iyi yerleşir, milletimize ve ülkemize bağlılık duygularımızı pekiştirirdi. Türkçe derslerimiz bakımından da şanslı idik. Öğretmenlerimizden Servet DİNDORUK (sonradan Hacıpaşaoğlu soyadını aldı ve Kayseri milletvekili seçildi) Türk dilini ve edebiyatını çok iyi bilen ve Yahya Kemal’e de âşık olan biri idi. Derslerde sık sık onun şiirlerini okur, uzun uzadıya yorumunu yapardı. Onun özendirmesi ile büyük şairin birçok şiirini ezberlemiştik. Mustafa PİŞKİN adlı öğretmenimiz de aynı değerde başka bir Türkçe öğretmenimizdi. Coğrafya dersimize giren Mehmet TÜRKMEN soyadına uygun bir öğretmen idi. Adını unutamayacağım bir öğretmenimiz de Semiha SAĞIN’dı. Matematik dersimize girerdi. Sınıf olarak onun ilk öğrencileri idik. Bundan dolayı bizi çok severdi. Üç sınıfta da onun öğrencisi olduk. Bize dersimizi sevdirdi. Bazı öğrenciler onun gözdesi idi. Onlar arasında ben de vardım. Babası kasabanın tek özel hekimi olan öğretmenimiz, okuldaki dersler ile yetinmez, bizi zaman zaman evlerine çağırarak hem ikramda bulunur hem de zayıf kaldığımız yerleri tamamlatırdı. Okulun demirbaş öğretmeni ise müzik dersini veren İsa COŞKUNER’di. Halk ve öğrenciler arasında “Coşkun Bey” diye anılırdı. Musikî Muallim Mektebi’ni bitirir bitirmez okulumuzda görevlendirilmiş, Nevşehirli yerli bir hanımla evlenmiş ve öğretmenlik hayatının uzun yıllarını orada geçirmişti. Babamın da öğretmeni olmuştu. Ben okula başladığımda müdür yardımcılığı da yapıyordu. Milliyetçi bir öğretmendi. Okuldaki toplum etkinliklerini, yıl sonu müsamerelerini o düzenlerdi. Kurtuluş Savaşlarını konu edinen bir oyun yazmış, onu okulda sahnelemiş, bir kitapçık olarak da yayınlamıştı. Bu oyun Ankara Radyosunda da temsil edildi. Toplum etkinliklerini okulla sınırlı tutmaz, şehre de yaymağa çalışırdı. Bu amaçla bir “gençlik kulübü” kurmuştu. Sanırım Nevşehirspor Kulübünün kurucusu da o idi.

O yıllarda Nevşehir’e, yalnız “Son Posta” gazetesi, birinde üç günlük, ötekinde dört günlük bir arada olmak üzere, posta ile haftada iki kez getirilirdi. Satıcı onların hepsini birden satmak isterdi; kimse de günü geçmiş gazeteleri almak istemezdi. Halk daha çok “Köroğlu, Keloğlan” gibi halk gazetelerini tercih ederdi. Gelen günlük gazetelerin sayısı ancak 1945’ten sonra artmağa başlamıştı. O yıllarda evimizde elektrik bulunmadığı için haberleri radyodan almak imkânımız da yoktu. Bundan ötürü Türkçülüğe yönelik 1944 olaylarının Nevşehir’deki etkisini öğrenemedim ve hissetmedim.  

***

O yıllarda hiçbir ilçe merkezinde lise ve dengi meslek okulu bulunmadığı gibi, çoğu il merkezlerinde de lise yoktu. Nevşehir’e en yakın liseli yerler Kayseri, Yozgat ve Ankara idi. Uzak olmasına rağmen, ailece, lise için Adana’ya gitmem uygun görüldü. Çünkü orada beni gözetim altında tutacak akrabalarımız vardı. Böylece, 1946 yılının Eylül ayında Adana Erkek Lisesi öğrencisi oldum. İlk yıl akrabalarımızdan birinin yanında kaldım. İkinci yıldan başlayarak yatılı öğrenci oldum. Lise öğrenimimi bir takıntıya uğramadan, 1949 yılında tamamladım. O dönemde Adana’ya gidişler çok sorunlu olurdu. Önce eski bir posta arabasıyla veya kamyon üstünde Niğde’ye gider, gece yarısı geçecek trenin gelmesini beklemek zorunda kalırdık. Tren daima tıklım tıklım dolu olur, ancak kompartmanların önündeki dar koridor üzerinde yer bulabilirdik. Yarı yıl tatillerinde yaptığımız kış yolculuklarında Niğde’nin dayanılmaz soğuğuna katlanmak  da kolay değildi.  

Adana o yıllarda Türkiye’nin dördüncü büyük şehri idi. Fakat şehrin pek az kesimi bayındırdı. Şehir merkezi ile İstasyon Caddesi ve Seyhan Irmağı kıyısında olanlar dışındaki yapılar çatısız, plânsız, tek katlı evlerden ibaretti. Bu evlerin damları, yaz aylarında, üzeri cibinlikli açık yatakhane hizmeti görüyordu. Şehir merkezindeki resmî ve ticarî yapılar çok katlı idiler. İstasyon Caddesi üzerinde Hacı Ömer SABANCI’nın, Nuh NACİ’nin ve Adana’da zengin olmuş bazı başkalarının görkemli villaları, o zamana göre çağdaş, yüzme havuzlu şehir parkı, gösterişli Halkevi ve bazı apartmanlar vardı. Onlar, bulvar olarak düzenlenmiş geniş caddenin iki yanını süslerdi. Adana Kız Lisesi Seyhan ırmağı kıyısındaki güzel yapılar arasında yer alıyordu.

Adana Erkek Lisesi, şehrin Mersin’e uzanan ana yoluna bağlı bir çıkmaz sokağın sonunda yer alıyordu. Şehir merkezinden o sokağa varıncaya kadar birçok mensucat ve çırçır fabrikasını geçmek gerekirdi. Karayolundan ayrılan çıkmaz sokağın bir yanında zaman zaman yakılan atık tütün duman ve kokusu ile çevreyi rahatsız eden bir sigara fabrikası, öbür yanında da iki-üç katlı yapılar vardı. Bunların kara yolu ile birleşen köşesinde olanı lisenin ek yapısı olarak kullanılıyordu. Birinci sınıfın şubeleri ile kütüphane orada idi. Okul çok büyük bir bahçe içindeydi. Bahçe kapısından girince, yan yana iki görkemli yapı ile karşılaşılırdı. Onlar okulun öğretim yapıları idi. Bahçe kapısının  karşısına gelen bir yerde de, yatılı olan okulun yemekhane tesisleri vardı. Büyük bir mutfak, 300 kişilik bir yemek salonu ve kiler, vb. olarak kullanılan ek yapılar bu tesisin parçaları idi. Geniş alanın bir bölümümde narenciye ağaçları, ekime uygun parseller, öbür yanında da futbol için tam ölçülerde sayılabilecek bir alan vardı.

Ana yapıların bahçe giriş kapısının solunda olanının alt katında okulun yönetim ve öğretmen odaları ile derslikler, üst katında fizik ve kimya laboratuarları ile son sınıflar yatakhanesi; sağında olanının giriş katında derslikler, üst katında ise her masasında bir mikroskop bulunan donanımlı bir biyoloji laboratuarı ve l-2. sınıf yatakhanesi vardı. Son sınıf yatakhanesindeki karyolalar tek katlı, l-2. sınıfınkiler iki katlı idi.

Lise; yapıları, tesisleri ile Türkiye’nin sayılı eğitim kurumlarından biri idi. Öğretim kadrosunda başarısını kanıtlamış, seçme öğretmenler vardı. Bu öğretmenlerin ders verdiği sınıflarda okuyan öğrenciler şanslı ve mutlu sayılırdı. Lisemizin en tanınmış öğretmeni, kuşkusuz, Ârif Nihat ASYA idi. Onun varlığı okulda milliyetçilik rüzgârının esmesine sebep olurdu. Yazık ki ben Onun öğrencisi olamadım. Fakat onun varlığı bile ondan etkilenmemize yetiyordu. Okulda daima onunla ilgili fıkralar, olaylar anlatılırdı; yani ondan ders alamasak bile her an onunla birlikte idik. Ben, Ârif Hocayı aratmayan başka bir öğretmenin, Şevket KUTKAN’ın öğrencisi olabilme mutluluğunu yaşadım. O hem dilimizi hem de edebiyatımızı çok iyi bilen, milliyetçi bir öğretmendi. Bize hem millî ruh verdi hem de edebiyatımızı iyi öğretti. Tarih öğretmenlerimizden hatırımdan çıkmayan biri, “Herodot” lâkabı ile anılan Âdil TOL adlı tarih öğretmenimizdi. Ders konularını kendine özgü ses tonu, mimikleri, el kol hareketleri ile desteklenen büyük bir coşku ile anlatırdı. Millî olayları işlerken daha bir coşar, kendinden geçerdi. Okulun en yaşlı, en kıdemli öğretmeni Şemi AKKEMİK’ti. Zengin laboratuarından çıkmaz, derslerini orada verirdi. Biz taşralı öğrencileri, tatillerde gittiğimizde fosil aramağa özendirirdi. İbrahim ONAN milliyetçiliği açıkça savunan bir öğretmenimizdi. Derslerde fırsat buldukça millî konulara yer verirdi. Matematikçi, sert bir hoca idi. Not verirken hatır gönül dinlemezdi. En sevdiği öğrencileri bile “ikmal”e bırakır, sonra da bu duruma şaşardı. Kimya öğretmenimiz Servet ASYA da sertlikte ondan aşağı kalmazdı. Daha bir çok öğretmenimizin adını anmak mümkün. Sonuç olarak Adana Erkek Lisesi’nin genelde milliyetçi bir lise olduğunu, oradan ülkemize değerli hizmetlerde bulunmuş birçok seçkin yurtsever yetiştiğini söyleyebilirim.

Adana Erkek Lisesi öğrencilerine millî fikir ve ruh aşılayan bir etkinlik de, son sınıftaki ağabeylerimizin hazırladığı “Işık” adlı duvar gazetesi idi. Bu gazete sık aralıklarla değiştirilir; sütunlarında daima milliyetçi görüş ve düşünceleri yansıtan yazılara ve şiirlere yer verilirdi. Bunlar, özellikle yatılı öğrencilerin büyük ilgisini görür, ders aralarında ve sonralarında merakla okunurdu.

Lisemizin milliyetçi bir çizgide bulunmasına karşılık, Adana o yıllarda komünistlerin cirit atmağa çalıştığı bir yurt köşesiydi. Orada vuku bulan bazı olaylar, saptırılarak Moskova’ya bildirilir, Komünist “Bizim Radyo”da Türkiye aleyhine yayın yapılması sağlanırdı. Böyle bir haber de lisemiz bahane edilerek yayınlanmıştı. Bunu duyar duymaz, lisenin öğrencileri olarak bir yürüyüş düzenledik. Yatılı-yatısız bütün öğrenciler, bir cumartesi günü öğleden sonra lisede toplanıp elimizde bayraklarla harekete geçtik. Şehrin gazete yapıları bulunan caddelerinde komünizmi tel’in eden sloganlar atarak yürüdük. Günlük olarak yayınlanan üç gazetenin yapıları önünde durarak hazırladığımız bildirinin metnini okuyup bir nüshasını onlara verdik ve yürüyüşümüzü sürdürüp okulumuza döndük, Bu yürüyüş sırasında Adana halkı ve gençleri de bizi yalnız bırakmadı. Üç yüz kişi ile başladığımız yürüyüşe katılanlar binleri buldu. Önünden geçtiğimiz evlerin pencereleri, dükkânların önleri bizi alkışlayan, teşvik eden insanlarla doluydu. O gün biz müstesna bir gün yaşadığımız gibi Adanalılara da müstesna bir gün yaşattık. Bu münasebetle yazdığım ve o dönemin günlük gaze-telerinden birinde yayınlanan ‘Bu vatan Türkündür’ başlıklı yazım, yayın organlarında yayımlanmış ,İlk yazıla-rımdan biridir. 

Adana’nın kozmopolit bir yapısı vardı. “Fellah” denilen Arap asıllı sekene yanında, değişik etnik ve dinî kültürlere bağlı insanlar da yaşıyordu orada. Çok sayıda fabrikaların ve üretim yerlerinin bulunması da üzerinde durulması gereken bir husustu. Bunlardan dolayı orada komünist kıpırdanışlarına rastlanması tabiî idi. Fakat Adana halkı, büyük çokluğu ile, yurt ve milletine bağlı, muhafazakâr insanlardan oluşuyordu. Adana’da çıkarılan gazete ve dergiler de milliyetçi düşünceyi destekleyen yayınlar yapardı. Bu yüzden komünizmin sesi pek duyulmuyordu. Bizim lisemizde de solcu veya komünist olduğu söylenen kimi öğrenciler, hatta öğretmenler vardı. Fakat milliyetçilerin ağırlığı altında sesleri çıkmazdı. Buna karşılık, Seyhan kıyısındaki Kız Lisesinde durum oldukça harklı idi. Bizimle aynı dönemde orayı bitiren bazı kızlar, İstanbul’da soluğu bir komünist derneğinde almışlar, kısa bir süre sonra da tutuklanıp yargılanarak cezalandırılmışlardı. Bunlardan Sevim TARIyı hatırlıyorum.

***

Liseyi 1949 yılında bitirmiş ve babamın ısrarı üzerine Ankara Hukuk Fakültesine yazılmıştım. Fakat orayı sevemedim ve kendimi toplum etkinliklerinin içinde buldum. Kaldığım öğrenci yurdundaki bazı arkadaşlarla birlikte milliyetçi kuruluşları ve etkinliklerini kovalamaya başladım. 1951 yılında kurulan Türk Milliyetçiler Derneği etkinlik yuvam oldu. O arada ailem yeniden Ankara’ya geldi; ben de askerlik görevimi yapıp memurluğa başladım. 1953 nisanında derneğimizi kapattılar. Biz de 1954’te, altı sayı sürdürebildiğimiz “Gurbet” dergisini çıkardık, sonra da Hüseyin Nâmık ORKUN hocamızın “Türk Yurdu”ndaki çağrısına uyarak, Ankara’da şube açmış bulunan Türk Ocağı’na girdik. Giriş o giriş!..

Bu arada 1956’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde başladığım, yarım kalmış yüksek öğrenimimi de, 1960’da tamamlayarak akademik görevler yüklendim. Birçok gencin yetişmesine katkıda bulunma fırsatını değerlendirmeğe çalıştım.   

Çocukluğum ve gençliğim, ancak bir bölümünü yansıtmağa çalıştığı bu olayların içinde bulunarak geçti.


Türk Yurdu Mart 2006
Türk Yurdu Mart 2006
Mart 2006 - Yıl 95 - Sayı 223

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele