TÜRKİYE’NİN STRATEJİSİ

Şubat 2006 - Yıl 95 - Sayı 222

 

Türkiye son on iki yılını yoğun bir bunalım süreci içinde geçirmiştir ve bunalım AKP’nin iktidara gelmesi ile ağırlaşmıştır. Bunalım çok boyutlu ve yaşamın bütün alanlarını kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Türkiye, politik, ekonomik, sosyal, ahlâkî, kültürel, etnik ve askerî boyutları içeren bir krizden geçmektedir. Yaşanan kriz, devlet ve toplumsal yapıyı sarsmış, değerler sisteminde yıpranmalara neden olmuştur.

Yaşanan kriz sadece son on iki yılı kapsamamaktadır. Yaşanan kriz, seksen yaşındaki cumhuriyetin son elli yılına yayılan, yapısal nitelik kazanan sürekli bir buhranın en ağır hâlidir. Bu krizin son yıllarda içinden geçtiğimiz aşamasında toplumumuzun bütün alanlarını ne kadar ağır yıprattığını ülkemizin Vietnam ve Nikaragua kadar riskli bir ülke hâline gelmiş olması göstermektedir.

Krizin yarattığı en büyük tahribat, Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarının beyinlerinde ve yüreklerinde meydana gelen tahribattır. İnsanımız, ülkesine, devletine, geleceğine ve kendisine olan güvenini yitirmektedir. “Türk devleti ve halkı bir irade zaafı süreci içerisindedir.” Genel bir kötümserlik havası Türkiye’nin üzerini kaplamıştır.

Mevcut siyasal elit, AKP’nin temsil ettiği grup başta olmak üzere, hemen hemen bütün unsurları ile Türkiye’nin sorunlarını kendi yetenekleri ile aşmaya muktedir bir ülke olmadığı düşünce ve inancındadırlar. Türkiye’yi bir iç sömürge olarak gören ve 19. yüzyılda Hindistan’ı sömüren İngiliz seçkinleri gibi Türkiye’yi sömüren ve sömürülmesine alet olan çürümüş Türk siyasal seçkinleri esasen krizin asıl sorumlularıdır. Mevcut politik kadroların bir kısmı azami tarihsel görevi sona ermiş ve tasfiye edilmesi gereken bir nitelik taşımaktadırlar. Aynen, 1923’de Ankara’da Millî Mücadelecilerin teslimiyetçi İstanbul’u tasfiye ettikleri gibi.

Öte yandan Türk iş adamı krizin ağırlığı altında ezilmiş, millî kimliği silikleşmiş, öz güvenini ve ülkesine olan güvenini yitirmiştir. Sorunların Türk siyasal eliti tarafından halledilemeyeceği inancı ile başka, ve yabancı bir  yönetici arayışı içine girmiş ve Avrupa Birliği’ni yeni yönetici elit olarak görmeye başlamıştır.

Türk iş dünyası büyük bir hayal kırıklığı içinde fabrikalarında üretime son verip veya fabrikalarını devredip, AB sermayesinin Türkiye’deki acentası, süper market yöneticiliği görevini üstlenmeye büyük bir istek göstermektedir. TUSİAD’ın, TOBB’un içinde olduğu Avrupa Birliği histerisinin nedeni Türk siyasal sistemine ve Türkiye çerçevesinde bir çözüme olan inançlarını yitirmeleridir.

Aydınlarımızda inançsızlık bağımlı bir Türkiye istediklerini söyleyecek, dış etkenlerle değişimi arzu edecek kadar ileri gitmiştir. Kullanılan temel gerekçeleri biraz eski Türkçe ile ifade edersek 1919-20’de işgal altındaki İstanbul’da yayınlanan mandacı gazetelerden alınmış cümleler ve ruh hâlini görürüz. Söz konusu olan yeni mandacılıktır.

Türkiye’nin en önemli değeri olan insanî sermaye, yetişmiş gençlerin önemli bir bölümü Türkiye’den göç etmeyi düşünmektedir. İnançsızlık, kendisini 3 Kasım 2002 seçimlerinde kızgınlık ve tasfiye olarak ortaya koymuştur. Artık,  Türkiye’nin geleceğine inanç, Türkiye’nin kendisine, öz gücüne bağlı olarak değil, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasına bağlı bir faktördür.

AB üyeliği bir çok insanımız hatta devletimiz için akılcı bir seçim olmaktan çıkıp, karşı konulmaz bir tutkunun bizi peşinden sürüklediği, bütün sorunlarımızı çözecek cennetin altın anahtarı olmuştur. Üstelik, Türk siyasal elitini büyük bir kararsızlık ve tutarsızlık içinde de görüyoruz. 1990’ların başında “Adriyatik’den Çin Seddi’ne Türk Dünyası” sloganı ile ortada dolaşanlar, önce Gümrük Birlikçi, olur sonra Avrupa Birliği’ne büyük bir tutku ile sarılırken, İslâm birliği’nden hareket edenler, AB’nin en şiddetli savunucusu hâline geldiler. 

Ülkemiz son 20 senede 30.000 insanını Türkiye’ye karşı yürütülen “Düşük Yoğunluklu Çatışma” şeklinde sürdürülen bir dolaylı savaş neticesinde kaybetmiştir. Hâlâ Türkiye’nin dağlarında teröristler dolaşmakta, şehirlerinde akademisyenler öldürülmektedir. PKK, dağlardan kentlere inmiştir. Valiler PKK tarafından görevden alınmaktadır. Kuzey Irak’ta Türkiye’nin orta vade de yaşamsal çıkarlarını tehdit eden gelişmeler beklenmektedir. Barzani, Türkiye’ye sızmaktadır.

Ülkemiz son yirmi yılda ekonomik anlamda zorunluluklar, yanlış uygulamalar, doğal felâketler ve soygunlar neticesinde yüz milyarlarca dolar kayba uğramıştır. PKK ile verilen mücadele de 100 milyar dolar, Gümrük Birliği’nden kaybımız 74 milyar dolar, Körfez Kriz sonrasında hesaplanabilir kaybımız 44 milyar dolar, bankalardan hortumlanan paralar 40 milyar dolar, Büyük depremden milyarlarca dolardır. 1965’den bu yana sosyal güvenlik sistemi kötü yönetimden dolayı birleşik faiz üzerinden 179 milyar dolar zarar etmiştir. Özetle, bu ülkenin zenginlikleri değişik nedenlerle heba olmuştur.

Karamsarlık için her türlü gerekçemiz vardır. Karamsarlık bulutları, Türkiye’nin ufuklarını sarmıştır.

Böyle düşünmekte, kötümser olmakta haklı mıyız?   

Hayır, Türkiye’nin dar bir tarihsel perspektife, içinden geçtiğimiz buhranın ezici dinamiklerine sıkışmayıp, kendisini, yetenekleri, kapasitelerini, özetle toplam  millî gücünü geniş bir tarihsel açıdan bakınca, gelecek için umutsuz ve inançsız olmaya, öz güvenini yitirmeye, geleceğini  kendi dışındaki faktörlere bağlamaya, küçük beklentilerin ve hedeflerin peşinde koşmaya hakkı yoktur.

Türk tarihi ve Türk tarihinin sahip olduğu jeopolitik, bu jeopolitik üzerinde oluşturulan Türk uygarlığı her türlü kötümserliğin yanlış, haksız ve temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Türk milleti ile ilgili her türlü sağlıklı analizde akıllarda tutulması gereken temel husus, Türk ulusunun tarihin en kıdemli uluslarının başında geldiğidir. Bu anda aklınızdan şu soru geçebilir: Bu önemli bir husus mudur? Evet, çünkü, Türklerin yaşama gücünü göstermektedir. Direncini ortaya koymaktadır. Geleceğimiz şekillenmesi konusundaki analizlerimizde bizim için temel veri olacaktır. Bugün dünya milletler ailesinin bir çok önemli mensubu, tarihin değil süjesi, objesi bile değilken, Türkler tarihin en dinamik unsurlarından, yön vericilerinden birisi olarak tarih sahnesindedirler.

Toplamı 85 milyon km2 olan Asya, Avrupa ve Afrika’dan oluşan Dünya Adası’nın 55 milyon km2 si tarihin değişik dönemlerinde Türk halkları tarafından hâkimiyet ve/veya yaşam sahası hâline getirilmiş, hükmedilmiştir. “Bir çok milleti arkeolojik eser hâline getiren tarih, Türk milletini onca acımasızlığına rağmen gömememiştir.” Fakat, mesele sadece tarih tarafından gömülememek değildir. Sürünerek yaşamakta hak ettiğimiz şey olmamalıdır.

200 milyar ABD dolarına ulaşan iç ve dış borçlar, Türkiye’nin son 50 yılına damgasını vuran yeteneksiz ve çürümüş olan Türk siyasal eliti, Türkiye’nin aşabileceği küçük engellerdir. Yüz sene sonra Türk tarihini yazan tarihçiler için bugünün siyasal eliti, Türkiye’nin doğru seçim yapması durumunda ancak bir dipnot detayı kadar önem taşıyacaktır.

Büyük bir başarısızlığı yansıtan son elli yıl içinde dahi bütün olumsuzluklara rağmen, 1965’de 8 milyar dolar GSMH ile ABD GSMH’nın 88’de birini Alman GSMH’nın 14’de birini üreten Türkiye, 2000 yılında ABD GSMH’nın 48’de birini Alman GSMH’nın 10’da birini üreten bir ülke hâline gelmiştir. Bu da ülkemizin ve halkımızın onu yönetenlere rağmen gelişme konusundaki kararlılık ve yeteneğini göstermektedir.

Zihinlerimizin üzerini örten kötümserlik bulutlarının içinden delici bir bakış ile bakarsak, 21. yüzyıla girerken, Türkiye ve Türkiye’nin ötesinde bütün bir Türk dünyasının 16. yüzyıldan bu yana en şanslı olduğu yüzyıla girmiş olduğumuzu görürüz. Neden 16. yüzyıldan buyana en şanslı olduğumuz yüzyıldır 21. yüzyıl. Çünkü, 16. yüzyıl Türk yüzyılı diye de adlandırılır. Bu yüzyılda dört ayrı devlet çatısı altında örgütlenmiş olan Türkler 85 milyon km2 olan eski dünyanın 40 milyon km2 sini kontrol altında tutmaktadırlar. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun yayıldığı alanın 19 milyon km2 olduğu hatırlanmalıdır.

17. yüzyılın başında da 1601’de İstanbul’da Türk İmparatorluğu’nu yönetenlerin, dönemin süper gücünü yönettikleri sabittir. Ancak, gücünün zirvesinde gibi görünen bu güç, öte yandan hristiyan Batı ve hristiyan kuzeyin iç hatlar kıskacına düşmeye başlamıştır.

1701 yılı, 1699’da gerçekleşen Karlofça’nın üzerinden geçen iki yıl sonra, Karlofça’nın şokunun devam ettiği bir yıldır. Ancak 18. yüzyılın ortalarına kadar İstanbul dünyanın en önemli başkenti olmaya devam etmektedir.

1801 ise gerilemenin belirginleştiği, 16. yüzyıla geniş bir alanda başlayan iç hatlar kıskacının sıkışmaya başladığı bir dönemdir. Napoleon orduları, Mısır’a çıkmışlardır. Yunanistan’ın ve Sırbistan’ın kopuşları yakındır. Kafkasya’da Rus işgal savaşları başlamanın arifesindedir. Türkistan’da Rusya ilerlemektedir.

1901 ise 1918’e kadar sürecek millî felâketlerin habercisidir. İzaha gerek yoktur. 2001 ya da 21. yüzyıl 17., 18., 19., ve 20. yüzyıllardan hem Türkiye Türklüğünün hem de Türkiye dışındaki Türk halklarının daha şanslı olduğu bir yüzyılın başlangıcıdır.  

Şimdi biraz önce çok kısa bir şekilde anlattığım, 500 yılı jeopolitik  tarih çerçevesi içine yerleştireceğim. Amacım tarih anlatmak değil. Tarihi verilere ancak  çok gerektiğinde başvuracağım. Ancak, ünlü tarihçi Bernard LEWIS’in “Geleceği görebilmek için tarih bilmek çok önemlidir. Birey için hafıza neyse, bir ulus içinde tarih odur. Tarihini çarpıtan bir toplum nörotik bir kişi; tarihini bilmeyen toplum ise hafızasını kaybetmiş bir insan gibidir” şeklindeki değerlendirmesini kaydetmek gerekiyor. Bu konuşmada söz konusu olan bu çerçevede tarihin dolgu maddesi olarak kullanıldığı bir jeopolitik felsefesidir.

Türklerin Tarihsel Jeopolitiği

Ön-Türklerin, Türklerin atalarının Sümerlerin, Kimmerler’in, Anav, Kelteminar kültürlerinin, İskitlerin doğduğu alan, Avrasya coğrafyasıdır. Burada kasdedilen Avrasya, bugün ki, Orta Asya, Rusya, İran, Moğolistan ve Çin’in bütün kuzeyi ile Doğu Türkistan, Anadolu ve Mezapotomya’yı da kapsamaktadır.

Ancak, daha sonraki dönemde, Hunlar ile birlikte, Türklerin Anadolu ve Mezapotomya’dan Asya’ya çekildikleri ve bu alan ile sınırlı ve dünya siyaseti ölçeğinde ilgilendikleri bilinmektedir. Hunlar ve Göktürkler, Moğolistan ile Çin Seddi kuzeyi arasındaki alandan Kara Avrupa’sına ve Balkanlar kadar uzanan geniş stepleri kapsayacak şekilde, Avrasya üzerinde egemenlik kurdukları görülür.

Çin İmparatorluğu karşısında tedrici, fakat kesin bir yenilgiye uğrayarak, bir anlamda Göktürkler dönemi sonunda batıya doğru itilen Türkler, Uygurlar ile birlikte, siyasi ağırlıklarını bugün ki, Moğolistan’dan Türkistan’a kaydırmışlardır. Karahanlı ve Gazneliler ile Türkistan-Hindistan-İran üçgenininde hâkimiyet kuran Türkler, Selçuklular  ile,  İran plâtosu üzerinden Anadolu’ya tekrar ulaşmışlardır.

Malazgirt 1071’in önemi, bir Avrupa devletinin, Doğu Roma’nın, nihai olarak yenilmesi ile Anadolu’nun, bir Avrupa devleti topraklarının Türklerin kesin hâkimiyetine girmesi ile bağlantılıdır. Anadolu’nu Türkler tarafından fethi, 1083’de tamamen bitmiştir.

“2’nci bin yıla girerken gerçekleşen bu gelişme, Türklerin 1000 ile 2000 yıllları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir.” Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa’ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya’da kalan Türkler için Doğu’da Çin, Batıda Osmanlı, Güneyde Hind ve Kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı “ölü bir jeopolitiğin” hakim olduğu dönem başlamıştır.

Denizlerden ve İpek Yolu’nun niteliğini yitirmesi ile birlikte, dünya ticaret yollarında uzak kalan bu coğrafya, gerçi Cengiz ve Timur gibi cihangirler çıkararak belirli süreçlerde Asya’nın tümüne yakın bir alana ve Doğu Avrupa’ya yayılan imparatorluklar kurdular ise de, bu imparatorlukların da siklet merkezi daima İç Asya olmuştur. Ve bu imparatorluklar, siklet merkezinin jeopolitik zayıflığı yüzünden dolayı, hızlı dağılış ve çöküşler yaşamışlardır.

Öte yandan Avrupa’nın Anadolu’nun fethine ilk tepkisi, Malazgirt’ten 24 sene sonra olmuş, 1095’de ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi gerçekleşmiştir. Türk ilerleyişi ise, bazı kısmi gerilemelere rağmen kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Türkler Anadolu’dan Avrupa’ya ilk adımlarını 1352’de atmışlar; 101 sene Balkanlar’da ilerledikten sonra, 1453’de İstanbul fethetmişlerdir.

Bu noktada kaydedilmesi gereken ve bir devletin bütün entelektüel varlığı ile bir misyonu yaşadığının en önemli kanıtlarından birisi, İstanbul’un fethinden çok önce Ayasofya’nın minarelerinin temellerinin atıldığıdır. Bizans imparatorunun talebi üzerine Sultan tarafından yollanan ve Ayasofya’yı tamir eden ustalar, nasıl olsa bir gün İstanbul feth edilecek ve Ayasofya Camii yapılacaktır diyerek Ayasofya’nın minarelerinin yerlerini gizlice hazırlamış ve kapamışlardır. Fetihten sonra kullanılan temeller fetihten onlarca yıl önce inşa edilmiş olan temellerdir.  

İstanbul’un fethinden sonra, önce Balkanlardaki varlığını sağlamlaştıran Osmanlı, daha sonra Kırım’ı ve Doğu Karadeniz bölgesini sınırları içine katarak kuzeye karşı güvenliğini sağlamıştır. Yavuz döneminde, İran ve Suriye/Mısır’daki Türk devletlerini yenerek sırtını, doğusunu güvence altına almıştır.

Doğuda İmparatorluğ’un sınırları güvence altına alındıktan sonra, Avrupa içine yönelik Osmanlı ilerlemesi devam etmiş; 1521’de Balkanları Avrupa’nın geri kalan kısmına bağlayan Belgrat, 1526’da Budapeşte alınmış 1529’da ilk kez Viyana’nın önüne gelinmiştir. Artık, Osmanlı, gücünün ve jeopolitik yayılışının zirvesindedir. Ancak, bu zirveden düşüş, sanıldığı kadar hızlı da olmamıştır. “Kanuni 1566’da ölmüştür.”

Kanuni’nin ölümünden 30 yıl sonra, 1596’da Türkler, Haçova’da Kocatepe’den önceki son büyük meydan muharebelerini kazanmışlardır. “Artık, Türkler 325 sene meydan savaşı kazanamayacaklardır.” Mohaç gibi bir meydan savaşı ile 150 sene Macaristan üzerinde hâkimiyet kuran bir ulus için dikkat çekici bir gelişmedir bu.

Ancak, İmparatorluğ’un genişlemesi hızını kaybetse de devam etmiştir. “1669’da, yani Kanuni’nin ölümünden 103 sene sonra, Girit fethedilmiştir.” Artık, Osmanlı’nın Batı karşısında ezici bir üstünlüğü yoktur; ama, tek başına başa çıkılmazlık konumunu da yitirdiği söylenemez. Belirgin bir askeri üstünlük içinde olduğu söylenebilir.

“Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu daha gücünün zirvesinde iken küresel bir iç hatlar kıskacına düşmeye başlamıştır.” İç hatlar kıskacının bir kanadını Ruslar oluştururken, diğer kanadını da, Batı Avrupa’nın denizci ulusları oluşturmuştur. Rusluk, Osmanlı’nın kuzey kanadından, Altın Ordu mirasının geriye bıraktığı Türk ülkelerini kontrol altına almaya başlamışdır.

“Ruslar’ın işgal ettiği ilk Türk ülkesi olan Kazan 15 Ekim 1552’de düşmüştür.” Bu işgal ile 450 sene önce  Avrasya’da Rus ilerlemesi ve Türk gerilemesi başlamıştır. Bu Karlofça’dan 147, Küçük Kaynarca’dan 222 sene öncedir. Diğer bir ifade ile Türklüğün küresel plândaki geri çekilişinin ilk adımı atılmıştır. Osmanlı bu tarihte hâlâ gücünün zirvesindedir. Kanuni’nin öldüğü yıldır 1556 aynı zamanda. “1557’de Başkurdistan’da Moskova’nın hâkimiyetine girmiştir.”

Daha sonraki dönemde Kırım’ın doğusundan Kafkasya’ya; batısından ise, Balkanlara sarkan Rus gücü, Osmanlıyı her iki taraftan sıkıştıracaktır. 1598’de Sibirya Hanlığı, 1606’da Nogay Ordası Ruslar tarafından ortadan kaldırılır.

Osmanlı, Rus yayılmasının uzun vadede, belki de 100 yıl içinde kendisini sıkıştıracağını görmüş; bunun tedbirini almak için, Sokullu Mehmet Paşa  Don-Volga kanalını açtırıp Karadeniz’den Hazar Denizi’ne girmeye çalışmıştır. Ancak, bunda başarılı olamamıştır. Rusların açıktan kuşatması devam etmiş, Sibirya’dan Orta Asya’ya ulaşmıştır.

Ruslar Osmanlı ile doğrudan çatışmak için 1677’i beklemişler, bu tarihte ilk Türk-Rus Savaşı gerçekleşmiştir. Osmanlı Türkleri ile Ruslar arasındaki bu çatışmayı, daha sonra ki yüzyıllarda, diğerleri izleyecek ve Türk devlet yönetiminin jeopolitik bilincinin şekillenmesinde önemli bir yer tutmuştur.

Osmanlı’nın güneyden Batılı denizci uluslar tarafından kuşatılması ise, Umit Burnu’nun keşfedilmesi ve ardından Hint Okyanusu’na ulaşılmasıyla gerçekleşmiştir. Osmanlı, her ne kadar bunun  farkına varmış ve oluşturduğu Hint Okyanusu filosu ile mücadele etmeye çalışmış ise de, başarılı olamamış ve geri çekilmiştir.

Şimdi, tekrar Avrupa içindeki Türk ilerlemesine dönersek, “1683’te, Birinci Viyana Seferi’nden 154 sene sonra, Türkler, ikinci kez Viyana önüne gelmişlerdir.” Bu zaman diliminin önemini anlamak açısından cumhuriyetimizin sadece 80 yaşında olduğunu hatırlamakta fayda vardır. Viyana’dan geri çekiliş 1699’da Karlofça ile sonuçlanmış ve Osmanlının ilk toprak kaybı gerçekleşmiştir.

Ancak, Karlofça’nın nihai bir mağlubiyet olup olmadığı tekrar sorgulanmalıdır. Çünkü, 1739’da, 40 sene sonra, Osmanlı ordusu Almanları yenerek kaybedilen yerleri geri alır.

“Fakat, nihai ve geri çevrilmez yenilgi, 1768-1774 savaşı sonunda Ruslar karşısında alınır.” Çünkü, ilk kez Osmanlı, Türk ve Müslümanların meskun olduğu bir toprağı kaybeder ve geri alınamaz. Rus kuşatması dış hatlardan içe yönelir ve doğrudan Osmanlıyı hedef alır. 1783’de Kırım Hanlığı ortadan kaldırılır. “Böylece, Küçük Kaynarca Anlaşması ile 1774’ten 1920’ye 156 sene devam eden büyük bir geri çekiliş başlar.”

Ancak bu geri çekilme sadece Osmanlı Türklerinin değil aynı zamanda Asya Türklerinin de geri çekilmesidir. 19. yüzyıl, Türklerin jeopolitik bir etken olmaktan hızla çıktıkları bir yüzyıl olmuştur. Anadoluya yönelik olan bu geri çekiliş, üç kıtadan, Avrupa’da, Afrika’dan ve Asya’dan geri çekiliştir ve sadece ordunun değil, bir halkın da geri çekilişidir.

20 yüzyılın başında Batı başkentleri için gelecek büyük savaşta Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi, savaşın siyasal hedeflerinden birisi olmuştur. Nitekim, “1917’de Kudüs’e giren İngiliz ordusu, ‘son Haçlı Seferini’ başarı ile bitirmiş;” bir sene sonra, İngiliz Başbakanı, savaşın nihai hedefini açıklamıştır: “Türkler geldikleri yere, Asya’nın derinliklerine gideceklerdir.”

Türklerin Anadolu’da da kalmasına izin verilmeyecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın, Anadolu Türklüğüne yönelik siyasî hedefi, Balkan Türklüğünün başına gelenin, yani aynı durumun  Türkiye Türklüğünün de başına getirilmesi esasına dayanır. Yani, etnik olarak, işgaller ile, soy kırımlar ile, sürgünler ile Türklerin yok edilmesi hedeflenmiştir. Batı, bu hedefe oldukça yaklaşmıştır. “1920 tarihinde, dünya Müslümanlarının ancak %2’si, 400 milyonun 10 milyonu, yani Sakarya ile Aras nehirleri arasında yaşayan Türkler özgürdür.” Onlar da, kelimenin gerçek anlamında, bir ölüm kalım mücadelesi vermektedirler.

“1922 ile 1071 arasındaki 861 senenin özeti, bir ulusun, Türk milletinin tek başına bir uygarlık adına, İslâm medeniyeti adına birleşik bir kıtanın uluslarına karşı ve bir uygarlık ile yaptığı mücadeledir.”

Ancak bu 861 sene süren ve hala bitmiş görünmeyen mücadele, Türk ulusunu çok yıpratmıştır ve hâlâ yıpranmanın derin izlerinin tam anlamı ile silindiğini söylemek mümkün değildir.

Batı uygarlığına karşı son savaşından Atatürk’ün önderliğinde galip çıkan Türkiye, cumhuriyetin üzerine kurulduğu akılcı strateji ve küresel dengelerden azami istifade ile 1901 ile 1921 arasındaki felâket koşullarından, “bugün 2002’de  olduğu noktaya ulaşmıştır ve bu nokta gerek Türkiye gerek dünya Türklüğünün son dört yüz yılda yakaladığı en olumlu tarih dilimidir.” 

2001 yılından tarihe bakarsak, cumhuriyet, Türkiye halkı için, bir Türk destanını sembolik anlamda kullanırsak  ikinci bir Ergenekon olmuştur. 861 sene süren “sürekli savaş”tan sonra, Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine, kendisine karşı girişilen bütün dolaylı saldırı ve örtülü harp yöntemlerine rağmen, mümkün olduğunca sadık kalan Türkiye, Osmanlıdan devraldığı, 10 milyonluk, fakir, hastalıklı, bitap düşmüş ulusu, 75 milyonluk genç, sağlıklı, dinamik bir nüfusa ulaştırmayı başarmıştır. Cumhuriyet yurttaşları 75 yılda yüzde 600 artmışlardır.

Elimizde olumsuz istatistikler olduğu gibi olumlu rakamlar da vardır ve gerçekçi bir değerlendirme için her ikisi birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye bütün soygun ekonomisine, dünyanın en jeopolitik olarak istikrarsız bölgelerinden birisinde olmasının ortaya çıkardığı maliyetlere rağmen dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahiptir. Silâhlı kuvvetleri dünyanın en güçlü ordularından birisidir. Dünyanın 38 ordusunu eğitmektedir. Türkiye uzayda uydusu olan 10 ülkeden birisidir. İstenilen hızda olmasa da ileri teknolojiye dayanan üretime başlamıştır. İhracatının % 95’ini sanayi malları oluşturmaktadır. Ve bu örnekler uzatabiliriz.  

2001 senesinde, dünya Türklüğünün büyük bir bölümünün de bağımsızlığa kavuştuğunu görürüz. Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgısızistan bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu ülkeler, bütün olumsuzluklara rağmen, geçtiğimiz on yılı, Türkiye Cumhuriyeti’ni geçirdiği heyecan ile geçirmişlerdir. Bir çoğu özerk ya da Tataristan gibi yarım bağımsız bir statü kazanmışlardır.

1980’lerin başında “Örencik Deresi köy oldu bize, Bögürtlen çalıları ev oldu bize, Atma zalim atma, kadım yok benim, düşmana verilecek adım yok benim” diyerek isim değiştirme kampanyasına direnerek yaşam savaşı veren Bulgaristan Türkleri bugün dünya enerji kaynaklarının önemli bir bölümüne sahip olan, genç ve eğitimli bir nüfusa sahip olan bu ülkeler önemli bir potansiyeli temsil etmektedirler.

M.Ö. başlayıp M.S. 3. bin yılın başına uzanan Türk tarihinin jeopolitik eksenini özetlersek, karşımıza çıkan manzara şudur: İlk bin yılda Türk tarihinin ana ekseni Asya’da dönmüştür. 2 bin yılda özellikle Osmanlı çağlarında küresel bir hâkimiyet peşinde olması ve üç kıtaya yayılmasına rağmen, jeopolitik yayılmanın siklet merkezini Avrupa oluşturmuştur. 2 bin yılın son iki yüzyılında, özellikle Tanzimat ile başlıyarak, amaç jeopolitik yayılım olmaktan çıkmış, Atatürk’ün kısa süren yönetimi hariç, Avrupa’ya “jeopolitik ilhak” politikası şeklini almıştır.

“Oysa, 3. bin yılın başında, Türkiye için amaç ne Asya jeopolitiğine dönüş ne Avrupa’ya  ilhak olabilir. Olabilecek ve olması gereken, Avrasya’da konsolide olmayı sağlayacak, Türkiye’yi hem Avrupa’da hem Asya’da güçlü kılacak bir jeostratejinin izlenmesidir.”

Türkler için Avrasya  Kafkasya, Orta Asya, İran, Rusya, Ukrayna, Afganistan, Moğolistan alanına yayılan coğrafyadır. Türkiye, Avrasya’nın kardeş toplumları ile Azeriler, Gürcüler, Kürtler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Özbekler, Tacikler ve diğerleri ile; Araplar, Farslar, Pakistanlılar, Ermeniler Ukranlar ve Ruslarla dostça bir etkileşim ve iş birliği içinde, kökleri bu coğrafyanın manevî ve maddî kültür unsurlarına dayanan bir jeopolitik üzerinde yeniden uyuyan Avrasya uygarlığını diriltmenin mücadelesini vermelidir.

Avrasya uygarlığına öncülük misyonu Avrupa Birliği ile ilişkilerin daha sağlıklı bir zemine oturtulmasını sağlayacaktır. Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik politikasını bugün bu politikanın çerçevesini çizen tutkudan, öz güvensizlikten, geleceğine güvensizlikten kurtaracak, AB ile ilişkilerin tek mümkün çerçevesinin tam üyelik olmadığı daha net anlaşılacak, akıl ve öz güven çerçevesine oturtacaktır.

Bugün Avrupa Birliği içinde iki farklı proje çarpışmaktadır. Bu projelerden birisi Alman-Fransız ekseninin Hollanda ve Kuzey Avrupa ülkeleri ile birlikte sürdürdüğü AB’yi federal yapılı, süper güç kimlikli, bir “Avrupa Birleşik Devletleri”ne dönüştürmesini hedeflemektedir. Bu proje Yunan-Roma -hristiyan kültür kimliği üzerinde yükselen bir Avrupa kimliğini hedeflemektedir.

Bu projenin gerçekleşmesi durumunda Avrupa Birliği üyesi ulus-devletler zayıflayarak federal yapılara dönüşecekler ve “bölgeler Avrupası” “Avrupa Birleşik Devletlerinin” temelini oluşturacaktır. Bu projede AB gelecekte ABD’ye meydan okuyan bir süper güç olarak tasarlanmaktadır.

Diğer proje ise İngiltere, İtalya, İspanya gibi ülkeler tarafından savunulmaktadır ve amacı AB’nin ulus devletlerin varlığını sürdürdüğü, konfederal özellikleri daha güçlü, bir “serbest ticaret bölgesi” olarak gelişmesidir. Bu projeye göre AB bir süper ekonomik güç olmak ile birlikte küresel politik ve askerî emellerden yoksun olacak ve ABD’ye meydan okumayı değil, onun askerî-politik patronajını kabul etmeyi öngörmektedir. Bu iki proje nihai hedef olarak birbirlerinden çok farklı iki projedir.

Çok zayıf bir ihtimal olmak ile birlikte Türkiye’nin bugünki siyasal sınırlarına sahip bir şekilde AB tam üyesi olması durumunda “Avrupa Birleşik Devletleri” projesi ölecektir. Bundan dolayı, AB içinde iki projenin sahipleri kendi stratejik hedeflerine ulaşmak amacı ile Türkiye üzerinden bir siyasal proje mücadelesi gerçekleştirmektedirler. İki projeden galip çıkacak olan Almanya-Fransa ekseninin projesidir.

Türkiye’ye 2004’de tarih için tarih verilmesi ve Berlin çizgine daha yakın olan yeni üyelerin ve Kıbrıs Rum kesiminin katılımı ile “Avrupa Birleşik Devletleri” projesi çok büyük bir güç kazanmıştır. Ankara’da AB’ye Kıbrıs, Ege ve takip eden süreçte Fener Rum Patrikhanesi, Ermeni meselesi için taviz verilmesinin öğütleyen çevrelerin bütün aksi iddialarına ve hükûmetin bütün pembe tablo çizimlerine rağmen Türkiye’nin AB macerası Kopenhag’da bitmiştir. 

Öte yandan Ankara’daki siyasal elitin Avrupa Birliği’ne tam üyelik politikasının hiçbir stratejik içeriği ve amacı da yoktur. AB üyeliği AB fonlarından faydalanmak ve AB  hukukunun benimsenmesi gibi “dilencilik” ve “zihinsel bağımlılık” derecesindeki amaçlara indirgenmiştir. Oysa, Almanya ve Fransa için AB bir amaç değil, yeni bir süper güç oluşturmada Alman ve Fransız ulusal güçlerine hizmet eden araç durumundadır.

Türkiye içinde Avrupa Birliği ancak Türkiye’nin Avrasya’da güç kazanmasını ve Avrasya uygarlığının liderliğini üstlenmesini kolaylaştırıcı bir araç olarak görüldüğü takdirde bir anlam ifade edebilir. Böyle bir yaklaşım, Ankara’nın Brüksel karşısında hâlen izlediği teslimiyetçi, utandırıcı, Türkiye’nin enerjisini israf eden,  akıldan çok tutkuya dayanan politikalarına son verecektir.

Kendine öz güvenini tekrar kazanan Ankara, Brüksel ile olan ilişkilerini daha güçlü ve sağlıklı bir pozisyondan sürdürecektir. “Türkiye’nin hâlen başlı başına bir amaç olan Avrupa Birliği’ne tam üyelik politikası bir nihai amaç olmaktan çıkıp, Türkiye nihai amaca ulaşmak için Türkiye’nin kullanacağı stratejik araçlardan birisi hâline gelecektir. Türkiye bugün olduğu gibi bütün dikkatini Brüksel’e yöneltip, büyük bir teslimiyetçilik içinde enerjisini israf etmeyecektir. Özetle, stratejik hedef Avrasya’da önder ülke olmak üzerine kurulmalıdır.”

Bu tespitin bugün Türkiye’deki genel geçerli anlayışın temel kabullerinden tamamen ayrıldığı açıktır. Mevcut tartışmaya hakim olan söylem, Avrupa’ya bütün olumlu sıfatları yükleyerek, Avrupa Birliği’ni bir anlamda “tarihin sonu” veya “nirvana” olarak ortaya koymakta, Avrasya’yı ve Asya’yı ise geri kalmışlığın sembolü olarak tanımlamaktadır. Bu doğmatik yaklaşım, yaratıcı ve bilimsel yaklaşımı öldürmektedir.


         

 


Türk Yurdu Şubat 2006
Türk Yurdu Şubat 2006
Şubat 2006 - Yıl 95 - Sayı 222

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele