21. YÜZYILDA TÜRKLÜĞÜN STRATEJİSİ

Şubat 2006 - Yıl 95 - Sayı 222

 

 

1- GİRİŞ

Strateji, hedefi olanların, o hedefe gidecekleri yoldur. Hedefiniz yoksa stratejiniz de yok demektir. O yolda, karşılaşacağınız problemleri, engelleri belirlemek ve onları aşmak için yapılacakları belirleyip uygulamaya koymak, bir anlamda ara hedefleri belirlemek, stratejinin unsurlarıdır. O bakımdan Türklüğün stratejisi deyince, önce Türklüğün hedeflerinin belli olması lâzımdır.

Tabi, “Türklüğün hedefleri ve stratejisi” konuşulacaksa, stratejiden önce Türklük gibi, milliyetçilerin zihninde belirgin olsa bile, kamuoyunda ne olduğu çok da belli olmayan bir varlığın iyi tanımlanması gerekiyor. Bu durumda konuşulması gereken hedef de, ister istemez, Türklüğün hedefinden önce, “milliyetçilerin hedefi” olmuş oluyor.

Türklük nedir? Türklük, Türk dünyasını oluşturan toplulukların oluşturduğu bütündür. Türk dünyasını oluşturan topluluklar, sosyoloji, tarih, siyaset, lengüistik, sosyal antropoloji, halk bilimi vb. bilim kollarının ölçülerine göre belirlenmiş olan topluluklardır. Bu ölçüler arasına önemle ilâve edilmesi gereken sosyo-psikolojik bir ölçü,  Türk dünyasına ait olma arzusudur.

Bugün Türk dünyası deyince, Türkiye halkı, Batı Avrupa’da ve Arap ülkelerinde, vb.  çalışan ve bir kısmı o ülkenin vatandaşı olmuş Türkiye vatandaşları, Irak, İran, Suriye, Gürcistan, Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Bosna Hersek, Sırbistan-Karadağ, Romanya, Moldavya gibi komşu ülkelerin vatandaşı olan Türkler, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, KKTC halkı, Rusya ve Çin’de özerk bölge, yarı özerk cumhuriyet gibi siyasî yapılanmalara sahip olan Türk topluluklar anlaşılmaktadır.

Tacikistan, Moğolistan gibi ülkelerde bir Türk lehçesi konuşan topluluklar olduğu gibi, Tacik ve Moğol aydınlar arasında da Türk dünyası veya onun da içinde olduğu daha geniş akraba toplulukların içinde kendilerini sayan ve bunların yakınlaşması yönünde istekleri olanlar vardır. Bu istekleri taşıyanlar arasına bazı Macar, Fin, Eston aydınları da eklenebilir.

Öte yandan mensup olduğu topluluğun Türk dünyasına aidiyeti aşikâr olduğu hâlde, “Türklük” kavramını Türkiyelilik diye algılayan ve dolayısı ile kendini bunun dışında sayan aydınlar da az değildir. Bunlar Türklerle akraba olduklarını bilmekte fakat bu akraba topluluklarının bütününü ifade edecek ortak isim olarak “Türk” yerine başka bir şey düşünmektedirler, bu bütünü meselâ “Turan” adı ile veya “Türk dilli halklar” şeklinde ifade etmektedirler. Türk dünyasının, 70 milyon nüfusu ile en kalabalık bölümünü teşkil eden Türkiye’de de, Türklük bilinci bakımından benzer eksikler ve yanlışlar vardır. Türkiye’de, 1990 sonrasında bile, Özbekistan’ı, Kazakistan’ı, bize yakınlığı bakımından, meselâ Ukrayna veya Rusya’dan ayırt edemeyen aydınlarımıza rastlamak mümkündür .

O hâlde Türk milliyetçilerinin ilk hedefi, “Türk”, “Türk dilli halklar” veya “Turan”, hangi isim altında olursa olsun, bu bütüne ait olma duygusunu pekiştirmek ve yaygınlaştırmak; başka bir deyişle, bugün dağınık olan Türklüğü, bir bütün hâline getirmek, yani  müşterek ülküler etrafında toplanmayı sağlamaktır.

 

2- HEDEFLER

Türklüğün, cihanşümul bir güç olması lâzımdır. Kazakistan’ın, Türkiye’nin, Kırgızistan’ın, Türkmenistan’ın, Azerbaycan’ın, Özbekistan’ın, Tacikistan’ın ve Moğolistan’ın tek başlarına bölgelerinde huzur içinde yaşamaları, komşuları ile olan meselelerine adil çözümler bulabilmeleri, hegemonik arzuları olan büyük güçlerle başa çıkabilmeleri mümkün değildir. Velhâsıl geleceğe emin adımlarla  yürümek için birlikte yürümek, bütünleşmek zorundayız.

Varlığımızı geleceğe taşıyabilmek için bu birlikteliğe bizim ihtiyacımız olduğu gibi, insanlığın da buna ihtiyacı vardır. Bizim kültürümüzün zihni muhtevası, adalet duygusu ile örülmüştür. Atilla, Cengiz, Emir Timur, Yavuz gibi şedid ve acımasız olmaları ile temayüz etmiş cihangirlerimizin, adaletle muamele ettikleri de tarihçilerin ortak tesbitidir. Bizim hakim olduğumuz topraklarda bütün kültürlerin ve inançların varlığını bugün de devam ettirmeleri, bu adalet duygusunun bir tezahürü olsa  gerektir.

İnsanlığın 20.asırdan kalan büyük problemleri vardır. Bunları ekolojik bozulma, ahlâkî bozulma, ekonomik dengesizlik olarak üç ana başlıkta toplamak mümkündür.

Çevre kirliliği, dünyanın ekolojik dengesini bozacak seviyelerdedir. Atmosferi saran Ozon tabakası kimyasal gazlar yüzünden delinmiştir. Aral gölünde canlı kalmamış olması ve küçülme, facia boyutlarındadır. Nükleer denemelerin Doğu Türkistan’da, Kazakistan’da, Nevada ve Pasifik’te yol açtığı genetik bozukluklar, bugün için çalışılmış bile değildir. İnsan nefsinin aşırı arzularını tahrik ederek para kazanmaya yönelik faaliyetler, uyuşturucu madde, alkol ve seks alanlarını ekonomide güçlü birer sektör hâline getirmiştir. İnsanda yönetme, hakim olma, güç sahibi olma hırsı gibi meşruiyet sınırlarını kolayca aşabilecek istekler de yine, konvansiyonel, kimyasal, biyolojik ve nükleer silâh tacirleri tarafından tahrik edilmiyor mu acaba? AIDS, kuş gribi, SARS gibi hastalıkların bu gibi faaliyetlerden etkilendiğini varsaymak, bugün artık komplocu kurgu-bilim türü bir yaklaşım sayılmamalıdır.

Gelir dağılımdaki adaletsizlik, hep ülkeler içi problem olarak algılandı, aynı zamanda küresel ölçekli, yani ülkeler arası bir problem olduğu göz ardı edildi. Bugün yer yüzünde nimetlerle külfetlerin ülkeler arasında paylaşımı hiç adil değildir. Nimetlerin büyük bölümünden yararlanan az sayıda ülke külfetleri hemen hemen hiç paylaşmamaktadır. Külfetlerin altında ezilen ülkeler de nimetlerden çok az yaralanmaktadır: “Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa.”

İnsanlığa 20. asırdan devreden bu problemler, kapitalist ve sosyalist versiyonları ile materyalizmin eseridir. Şimdi galip olan kapitalist materyalizmin kendisinin sebep olduğu, ama kendisine zarar vermeyen bu problemleri ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimde bulunmasını beklemek aşırı iyimserliktir.

Nitekim, bugün, küreselleşme denilen süreçte küresel bir çok alametten bahsedebiliyoruz: küresel bir müzik, küresel bir sinema, küresel bir yiyecek, küresel bir içecek, küresel sermaye, küresel ekonomi, küresel hegemonya.. Fakat küresel adaletten bahsedemiyoruz. Küresel adalet yok, çünkü biz yokuz.

Varlığımızı geleceğe bir güç olarak taşımak ve insanlığın bu meselelerini çözecek bir fonksiyon üstlenebilmek, küresel adaleti tesis etmek için, bütünleşmeli; bütünleşmek için de Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan NAZARBAYEV’in önerdiği Orta Asya Ekonomik Birliği bir an önce hayata geçirilmeli ve Türkiye, Azerbaycan, Moğolistan da önce gözlemci olarak, sonra da en kısa zamanda üye olarak bu entegrasyona dâhil olmalıdır. Nihai adımda da, zaten şu anda pasif de olsa hayatta olan EKO, en kısa zamanda bu yeni entegrasyona dönüşmelidir.

 

3-TÜRKİYE: KONUMU ve YAPMASI GEREKENLER

Türkiye, Türklüğün stratejisini hayata geçirmede anahtar konumda bir ülkedir. Bir taraftan coğrafî konumu ile, Orta Doğu, Avrupa, Yakın Doğu, Karadeniz, Akdeniz ülkeleri ile bölgesel iş birlikleri geliştirme durumundadır ve bunların bir kısmı şu anda yürürlüktedir: İslâm Konferansı Örgütü, EKO, KEİK, AB.. ülkemiz, diğer taraftan, Türk dünyasının yöneldiği merkez olma konumundadır.

Türkiye, bağımsız kardeş cumhuriyetleri ilk tanıyan ülke olmuş, onların bağımsızlıktan sonra dünyaya adapte olmasında görünmeyen, ama önemli diplomatik ve ekonomik destek ve kılavuzluk görevi yapmış olmanın prestijini hâlâ korumaktadır. Öte yandan bağımsız olmayan Türk toplulukları için özellikle eğitim ve kültür alanlarında önemli destekler sağlaması ile de temayüz etmektedir. Uluslar arası iş birliği ve destek örgütü olarak 1992’de kurulmuş bulunan TİKA aracılığı ile Türkiye’nin komşu ve kardeş ülkelere desteği küçümsenmeyecek boyutlara yükselmiştir.

Türkiye, bu öneminin bilincinde olmalı, ama kardeş ve komşu ülkeler üzerinde hegemonik ve emperyal bir konum sağlamaya yönelik girişim ve görüntülerden özenle kaçınmalıdır. Türklük denilen bütünlüğün bugün sahip olduğu devletler, en geniş anlamıyla, denktir. Türkiye, kendi özel ve önemli konumunu bu denklik ilkesi içinde algılamalıdır.

Türkiye, komşuları ile, yakın tarihinde biriken ve bir kısmı ikili olmaktan çıkmış, uluslar arası hâle gelmiş meseleleri, coğrafî konumu, etnik problemleri, ekonomide ahlâkî, malî ve istihdamla ilgili sıkıntıları, zamanımızın önemli güç faktörlerinden olan enerjide kaynak sıkıntısı gibi birçok problemle karşı karşıyadır. Bu problemlerin çözümü, Türkiye’nin Türklüğün stratejisine hizmetinde önemli bir merhaledir. Bu meseleleri, bir an önce halletmek durumundayız. Ancak Türk devlet ve toplulukları ile ilişkilerimiz, bu meselelerin çözümüne kadar ertelenebilecek cinsten değildir. Dolayısı ile, bir taraftan bu meseleleri çözmeye çalışırken bir taraftan da bu ilişkilerin geliştirilerek devamı, sıhhatli ve sürekli bir düzene sokulması gereklidir.

 

4-UYGULAMA PLÂNI

Burada söylenenler, devletlerin kararına bağlı işlerdir. İrade sahibi olmaksızın bunların yapılmasından bahsetmek, temenniden öte bir mana ifade etmez. O hâlde devlet yöneticilerine bunları benimsetmek ve karar hâline gelmesini sağlamak da, milliyetçiler için stratejinin bir parçasıdır.

2006 yılı bir başlangıç olsun. 70 milyon nüfuslu bir Türkiye’de GSYİH 2016’da 500 milyar doları geçsin, 2020’de 700 milyar doları bulsun. Böylece kişi başına ortalama 10 bin dolarlık bir millî gelir ve bunun etrafında adil bir dağılım sağlansın. Yolsuzluklar, gayrî meşru kazanç bitsin. İktisadî büyüme projeksiyonumuz 2050’de kişi başına 25 bin dolar millî gelir, yani 80 milyon nüfuslu bir Türkiye’de 2000 milyar dolarlık bir GSYİH olsun.

Türkiye’nin AB ile müzakere süreci devam etsin. Ama AB için Türkiye millî menfaatlerinden ve vatan-millet-devlet bütünlüğünden taviz vermesin. Amerika ile ilişkiler iyileştirilerek devam etsin. İran nükleer enerji kullanmama konusunda, Türkiye tarafında ikna edilsin.

Kültürel yakınlaşma için ne gerekiyorsa yapılsın. Müzik, folklor, spor alanlarında Türk oyunları düzenlensin. Televizyonlarda kardeş ülkeleri tanıtıcı yayınlar, müşterek programlar hazırlansın. Dil konusunda yakınlaşma için aydınlar, ortak kelimeler kullanma konusunda  belirli bir dikkat göstersin.

Eğitim alanında mevcut iş birliği artarak devam etsin. Kırgızistan’daki Manas, Kazakistan’daki Ahmet Yesevi ve Süleyman Demirel, Azerbaycan’daki Kafkas Üniversitelerine, Özbekistan’da ve Türkmenistan’da yenileri eklensin.

Ara verilmiş olan Türk Başkanları zirvesi devam etsin.

Kazakistan, Orta Asya iş birliği teklifine olumlu yaklaştığını açıklayan Kırgızistan ve Tacikistan ile hemen bu iş birliğini gerçekleştirme yoluna gitsin, böyle bir iş birliğine soğuk bakmadığını açıklasa da diğer ikisi kadar hevesli görünmeyen Özbekistan da bir müddet sonra bu birliğe katılsın. Tarafsızlık politikasını, yalnız kalma bahasına devam ettirmede kararlı görünen Türkmenistan da, bu iş birliğine katılmakla, tarafsızlık politikasına halel gelmeyeceğini, üstelik yalnızlıktan kurtulacağını görerek bu birliğe katılsın.

Sonraki hedef, Türklüğün gelecekte de var olması ve insanlığa bir güç olarak hizmet etmesi için Türk Birliğini gerçekleştirmektir. Bu birlik Pakistan, Afganistan, Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Moğolistan, Özbekistan, Pakistan, Tacikistan, Türkiye ve Türkmenistan arasında AB benzeri bir yapıya.dönüşebilir. Burada daha önce düşünülebilecek daha pratik bir teklif ECO’ya Moğolistan’ın da dâhil edilmesidir.

Kültürel yakınlığı olan bu ülkelere daha sonra isteyen ve aranan şartları taşıyan başka ülkeler de katılabilir. Bu hedefe giden yol, engellerle, problemlerle, mankurtlarla dolu bir yoldur. O yüzden fincancı katırlarını ürkütmeden, ama sabırla ve kararlılıkla bu yola devam etmek gerekmektedir. Haklı olmak, bu engelleri aşmada, başlı başına moral bir güç kaynağıdır. Haklıyız, çünkü biz bir güç olmazsak küresel adalet olmaz ve insanlığın 20. asırdan kalmış problemlerini, harsımızın zihnî ve manevî özellikleriyle, biz çözeriz.


Türk Yurdu Şubat 2006
Türk Yurdu Şubat 2006
Şubat 2006 - Yıl 95 - Sayı 222

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele