Dini Anlama Biçimimiz ve Şiddet

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

        Hz.Peygamber’in vefatının hemen ardından başlayan ve Emevi ve Abbasi hanedanlıklarının gücüne rağmen bir türlü önlemeyen bir kaos döneminin ardından, Türklerin sahneye dâhil olmasıyla yine uzun asırlar boyunca istikrar ve güç merkezi hâline gelen İslamcoğrafyası; Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinmesiyle[1] sorunlarla dolu bir döneme adım attı. Fikrî ve mezhebi farklar devam etmekle birlikte Selçuklu ile başlayıp Osmanoğulları ile devam eden Türk egemenliği dönemi, İslam geleneği açısından aslında altın bir çağ olmuştur.[2] Nitekim Osmanlı Devleti’nin inkırazının ardından ortaya çıkan Müslüman devletler neredeyse bir asra yaklaşan kendi özvaroluş tecrübelerine rağmen, ne istikrar bulabildiler ne de birer barış, huzur ve sükûn adası olabildiler.

         

        Türklerin egemen olduğu dönem öncesi ve sonrasında yaşanmakta olan kaos/belirsizlik/ihtilaf dönemlerini klasik bakış açısı hep içeriden ve dışarıdan kaynaklı nifak/fitne zamanları olarak okumuştur. Hele, elan yaşanmakta olan ve Afganistan’dan Tunus’a kadar olan coğrafyada olup bitenleri emperyalist Batı’nın çıkardığı ve yarattığı fitneler olarak okumak en kolaycı ve rahatlatıcı bir anlama biçimi olarak Müslümanların işine gelmektedir. Gerçi bu okuma doğru olmakla birlikte resmin bütününü bize sunmamakta; ayrıca böyle yapınca sorunlar ve bu sorunların kaynakları hep dışarılanmakta; içeride ve gelenekte olması mümkün ve muhtemel problem kaynaklarının üstü örtülmektedir.

         

        Oysa İslam coğrafyasının (aslında geleneğinin demek lazım) Din’in tebliğinin üzerinden yaklaşık bin beş yüz yıllık bir süre geçmiş olmasına rağmen karşı karşıya bulunduğu ve onu içten içe çökerten sorunlarının, özellikle tavır ve teolojik boyutu itibarıyla Hz. Peygamberin irtihalinin hemen ardından başlamasının üzerinde, çok dikkatli ve ciddi durmak mecburiyetimiz vardır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; Hz. Peygamberin vefatının ardından ortaya çıkan ve içeriği/dinamiği bakımından siyasal, sosyolojik olgular olarak görünen ve fakat aslında ve çoğu zaman dini anlama biçiminden kaynaklanan sorunlarla günümüz Müslümanlarının yüzleşmesi icap etmektedir. Çünkü dünkü bu sorunlar bugünlerimizi etkilemekte; hatta bu günlerimizi belirlemektedir.

         

        Nitekim bu gün adına ister IŞİD, ister El Kaide, ister Taliban, ister Boko Haram veya El Şebap denilsin, tüm bu örgüt ve/veya yapılar; kendilerini, anlam ve sembol dünyalarını o dönem malzemelerinden üretmektedirler. Aslında bir yönüyle ülkelerindeki emperyalist güçlere karşı haklı bir mücadeleyi veriyor olmakla birlikte, bu örgütlerin “din”i anlama biçimleri ve yapıp etmeleri, bu yapıların sahih bir İslam anlayışının temsilcileri olduklarını garanti etmemektedir. Oysa bu örgüt ve yapılar “Asr-ı Saadet” romantizmi etrafında ürettikleri bir algıyla, dünyanın tüm coğrafyalarında rahatsız ve muteriz Müslümanlar için birer cazibe ve/veya sempati halesini de yaratmaktadırlar. Bununla birlikte bu örgüt ve yapıların yapıp ettiklerine bakıldığında -yola çıkış gerekçeleri ne kadar haklı olursa olsun- ortaya koydukları resimler, tüm dünyada bir haklılığın tescili olarak değil, bir şiddet dili olarak okunmakta; İslam’la terör eşitliğini kuran bir zihin yaratmaktadır. Bu okunma ve görülme hâli, bu coğrafyalarda emperyalist amaçlarla arz-ı endam eden küresel güç odaklarının operasyonlarını ve mevcudiyetlerini dünyanın geri kalan kısmında meşrulaştırmakta; meşrulaştırmasa bile eleştiriden azade kılmaktadır. Bu durum aslında kendisiyle savaşılan odakların elini güçlendirmekte ve hasmın ekmeğine yağ sürmektedir. Ayrıca bu yapı ve örgütlerin dini anlama biçimlerinin; bunun fikrî mahiyetlerinin ve eyleme dönüşen yanlarının, Türk-İslam geleneğinden farklı bir resim sunduğunu da belirtmek gerekmektedir. Bu nedenle olsa gerek bu örgüt ve yapıların bilinçaltlarında Selçuklu-Osmanlı ekseninde bin yıl boyunca temsil edilen İslam geleneğinin sahih olmadığına dair kabullerinin yanında bir husumetin var olduğunu müşahede etmek de mümkün olmaktadır. Özellikle “selefi” başlığı altında toplanabilecek olan bu yorumlarda Türk-İslam geleneği İslam’ın sahih veçhesinden bir sapmayı temsil etmektedir. [3]

         

        Belirtmek gerekir ki “selefi” olarak addedilen bu yapı ve örgütler kendi nefislerinde kendi meşruiyetlerini sağlayan referansları, farklı Kur’an okumalarının yanında ve özellikle İslam tarihi başlığı altında toplanabilecek olan çok sayıda kaynaktan ve hadis mecmualarından kolayca ve yeterli miktarda bulabilmektedirler. Özellikle İslam tarihinin kendi bağlamında ve özgün şartlarında anlaşılması gereken mücadele yöntemlerini, mutlak ve değişmez nebevi bir yapıp eyleme biçimi olarak alıp bu güne taşımak, İslam’ı anlama tarzlarına dair farkı bize göstermektedir. Örneğin yaptıkları mücadele esnasında hâlâ kölelik ve cariyelik kurumu hayattaymış ve sanki “din”in mutlaklaştırmış olduğu bir kurummuş gibi bunları savaş yöntemi ve ganimeti olarak görmek ve uygulamak; bu tespitimize yeterince aydınlatıcı bir örnek teşkil etmektedir. Oysa verili bir toplum ve gelenek içinde var olan ve hemen kaldırılması mümkün olamadığı için köleliğin ve cariyeliğin varlığını geçici olarak kabul eden; bu kabulü yaparken savaş esiri statüsündeki bu insanları toplumun ve ailelerin içinde hukuki bir statüye yerleştirerek birer işgücüne çevirerek aile fertlerine eşitleyen ve hemen ilk fırsatta onların özgürleştirilmesini amaçlayan Kitap ve sünnetin tüm hükümlerini görmeyip veya bunları böyle anlamayıp; bu gün yeniden ihdas etmek, anakronik bir İslam anlayışından başka bir anlama gelmemektedir.

         

        Peki, bu nasıl olmaktadır? Bu yapılar nasıl bir tarih ve Kitap okuması yapmaktadırlar da böyle bir tablo ortaya çıkmaktadır? Bize göre bu sorunların temeli hemen hemen Hz. Peygamber sonrası İslam tarihinin ilk yıllarına ve orada yaşananlara dayanmaktadır.

         

        Bu satırların yazarı bir ilahiyatçı değildir. Ancak mütedeyyin bir Müslümandır ve bu meselelere öteden beri kafa yoran ve okuyan ve bu konular üzerinde düşünen bir insandır. Aşağıdaki satırların bu müsamaha sınırları içerisinde okunması gerekmektedir.

         

        Şu sorularla devam etmek istiyoruz: Hemen hepsi Tebliği Hz. Peygamberden bizzat/ yüz yüze işiten ve tedris eden; bu imtiyazları nedeniyle bazı hadis rivayetlerinde “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisinin ardından giderseniz gidiniz şaşırmazsınız.” denilen bu insanlar[4], Hz. Peygamber’in irtihalinin hemen ardından; Hz. Resul’ün ruhaniyeti ve kokusu henüz Medine ve Mekke semalarını dolduruyorken nasıl olmuştur da birbirlerinin boğazlarına sarılacak derecede hasım hâline gelebilmişlerdir? Daha açık olarak sormak gerekirse; nasıl olmuştur da -hadi Hz. Ömer’in şehadetini Müslüman olmayan biri tarafından gerçekleştirilmesi nedeniyle dışarıda tutalım- Hz. Osman ve Hz. Ali diğer Müslümanlar tarafından şehit edilmişlerdir. Biraz daha geriye gidecek olursak, Hz. Ebubekir’in hilafetine Hz. Ali niçin itiraz etmiştir ve biatını niçin geciktirmiştir. İslam tarihi kaynaklarının, mesela bu hususa dair verdiği gerekçeler ikna edici midir? Hz. Osman’ın şehadetiyle ortaya çıkan süreçleri Hz. Peygamberin ortadan kaldırmaya çalıştığı ve fakat vefatının hemen ardından nükseden “asabiye” kavramı etrafında anlamak zorundaysak eğer, bu anlama biçimi bizi kaçınılmaz sosyolojik bir gerçekliğe götürmez mi? Ve yine Muaviye ile Hz. Ali arasında ortaya çıkan siyasal ihtilaf salt bir siyasal ihtilaf mıdır? Bu ihtilafı güya çözen “Hakem Olayı”nın ardından; daha dün Hz. Ali’nin hilafetini destekleyen ve bunun için savaşan; ancak Hz. Ali’yi hakem olayına razı olması sebebiyle tekfir eden Haricilerin bu tavırlarına mesnet gösterdikleri Kur’an ayetini okuma biçimleri, salt bir siyasal tavrın sonucu bir okuma biçimi mi, yoksa ortaya konulan tavrın bu okuma biçiminin sonucu mu olduğunu; nasıl tefrik etmemiz gerekmektedir?[5] Birisi Hz. Peygamber’in zevcesi diğeri damadı iki şahıs arasında İslam ümmetinin bir diğer karanlık tablosunu oluşturan ihtilafa dair, ilgili kaynakların verdiği izahatlar yeterli olmakta mıdır?

         

        Tüm bu ihtilaf konularında karşımıza iki hususun çıktığını görüyoruz: Asabiye ile ilgili tavır alışlar ve “din”i anlama biçimi. Bu iki temel problem kaynağı; her ikisi de bazen sebep bazen sonuç olarak “İslam tarihi” ve “hadis mecmuası” bağlamında dünden bugüne yeterince malzemeyi sunmaya devam etmiştir; etmeye devam etmektedir.[6]Hz. Peygamberin kullanmış olduğu mühür ve sancak üzerinden dün Emevi- Abbasi ihtilafının bir sonucu olarak değerlendirilebilecek olan; kendi döneminin politik şartları içerisinde üretilmiş bulunan bazı hadislerle, İslam tarihi metinlerinde yer alan semboller, bu gün de IŞİD tarafından yoğun bir şekilde kullanılmakta; buradan, hem bir cazibe hem de psikolojik ve meşrulaştırıcı bir alan üretilmektedir.[7]

         

        İslam geleneğinin bir diğer yaralı yanını oluşturan Şia meselesi ise başlı başına bir bahsi gerektirir ki; sadece genel bir resim çizmeye çalışsak dahi bu konu bu yazının çerçevesine asla sığmaz. Ancak belirtmek gerekir ki bu gün Irak’ı üç parçaya ayıran temel etkilerin başında Irak’taki Şiilerin bu farklı yaklaşımı gelmektedir. Oysa Irak’taki bir kısım Türkmen topluluklarını ve Kürtleri saymazsak geriye kalan ve Şii/Sünni olarak bölünmüş kitlenin tamamı Arap’tır. Ama ne yazık ki Arap olmak onlara yetmemektedir. Keza Suriye’yi de bekleyen akıbetin bu olacağı anlaşılmaktadır.

         

        Müslüman coğrafyanın kanaatimize göre emperyalist/küresel bir saldırıya maruz kalmaları kadar önemli meselesinin, dini anlama biçiminden kaynaklanan yorum ve tavır alışlardaki bu derin ihtilaflar olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu derin farklar küresel emperyalist oyuncular için hemen her zaman suiistimal edecekleri sosyolojik ve siyasal elverişli bir zeminin varlığını mümkün kılmıştır. Bu gün tüm Arap coğrafyası -ve hatta ülkemizde- yaşanan toplumsal ayrılıkların nedeni bu birbirinden oldukça farklı yorumların siyasal hedefler taşıması oluşturmaktadır. Bu nedenle ne yazık ki hangi Müslüman ülkeye bakarsak bakalım-buna Türkiye’de dâhil- bir millet görmek mümkün olamamaktadır.

         

        Yorum farklarının bu ülkeleri bölücü parçalayıcı süreçlere kaynaklık teşkil ettiği artık apaçık ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun nedeni ise doğru/yanlış, yığınla malzemeyle dolu İslam tarihi adı altında neşredilen kitaplar ve kaynaklardır. Müslüman entelektüellerin bu sorunu/sorunları aşmak amacıyla bu güne kadar olan tarih ve kitap okumalarını gözden geçirerek; çağlar üstü anlaşılabilecek olanlarla tarihsel olanların ayıklanmasının gerektiği ihtiyacı artık zaruret hâline gelmiş bulunmaktadır.[8]Ve yine Müslüman entelektüellerin dinin esasında(Kitap’ta) bulunmayan; Halifelik, Mehdilik, Mehdi-i Muntazar, Masum İmam, İmam-ı Gaybî, Dâr-ül Harp, Dâr-ülİslam, Süfyan, Deccal, Gavs, Kutb vb. gibi kavramları tekrar sorgulamaları; kendi dönemlerinin bir gereği olarak yapılmış olan ve bu günü açıklayamayan içtihatları, terk etmeleri gerekmektedir.

         


        


        

        [1] Aslında silinmedi. Osmanlı Devleti, Türkiye Cumhuriyeti olarak bir başka forma büründü ve elan da devam ediyor. Çünkü başı sıkışan tüm Müslümanlar yüz yıldır ya Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınmakta ya da ondan yardım beklemekte olagelmişlerdir. Kemalist Cumhuriyet bu gibi durumlarda Osmanlı Devleti gibi davranmaya devam etmiştir.


        

        [2] Osmanlı egemenliğinin dışında kalan Müslüman coğrafyaların varlıkları bu tabloyu bozamamıştır.


        

        [3] Oysa hadise verdiği önem ve öncelik dolayısıyla biraz zorlama ile selefi ekole yakın addedilebilecek olan Gazali, tüm yetenek ve mesaisini Selçuklu Türklerinin hizmetine sunmuştur. Belirtmek gerekir ki Selçuklunun gücüyle ancak İslam’ın ayakta kalacağını fark eden Gazali sayesinde İslam düşüncesinin sahihliğini koruduğunda tüm otoriteler mutabıktırlar. Üstelik bu işler olurken Müslüman Türkler Şafii değil Hanefi idiler. İşte dünden bu güne içerideki ve dışarıdaki selefiler meselelere o kadar sığ bakmaktadırlar ki,“din”in muhafazası bakımından son derece önemli olan bu tarihi hakikati görememektedirler.


        

        [4] Mesela, Muaviye de Ali de doğru yolu temsil ediyorlarsa biz doğru yolu nasıl bulabiliriz?


        

        [5] Bu tavrın birebir benzeri bu gün IŞİD’de ve benzeri “selefi” örgütlerde görülmektedir


        

        [6] Örneğin şu iki hadis, konu hakkında kanaat oluşturabilecek evsaftadır:“Sizler Horasan tarafından siyah sancakların geldiğini gördüğünüz zaman, o sancakların yanına varın. Çünkü orada Allah’ın halifesi Mehdî olacaktır.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned); Süfyani Türklerle savaştıktan sonra, onun yok edilmesi görevi, Mehdi’nin elinde olur. Mehdi ilk kurduğu orduyu da Türk’e gönderir.”


        

        [7] Nitekim bu Hadis kaynaklarından seçilerek herkesin kolayca ulaşabileceği bir ortam olan İnternete dolaşıma sokulan şu tür hadislere kolayca rastlamak mümkün olmaktadır. Hadis mecmualarında yukarıda verdiğimiz örnekten ayrı olarak çok miktarda olumlu anlamda “siyah sancaklılar”a atıf yapan hadis bulunmaktadır. Malum olduğu üzere siyah sancak Hz. Peygamber’in sancağıdır. Bu hadislerin kolayca fark edilecek şekilde; Emevi-Abbasi çekişmesi döneminde Abbasileri Hz. Peygamber’le ilişkilendirmek ve onların siyasal çıkışlarının dini bir sahihliği ve otantikliği temsil ediyor algısını üretmek veya pekiştirmek amacıyla üretilmiş olduğu açıkken; bugün bir kısım Müslümanların bu sembolizm üzerinden oluşturulan bir resim sunmakla Hz. Peygamber’i temsil ediyorlar algısı yaratmak maksadında oldukları, apaçık olarak görünmektedir. Çünkü bu semboller tüm Müslümanların hafızasında tazeliğini ve karşılığını yaşatmaya devam etmektedir.


        

        [8] Ne demek istediğimizi göstermek bağlamında örneğin çok meşhur iki örnek olarak; Bedir’de Hz. Peygamber’in talimatıyla alınan savaş konumu hakkında bir sahabenin itirazı üzerine değişiklik yapması ve aşılama konusundaki yanılması üzerine; bu kararların nebevi değil beşeri olduğunu verebiliriz. Buradan hareketle iki husus karşımıza çıkmaktadır. Hz. Peygamber gündelik hayatı yaşarken hemen her şeyin nübüvvete dair olmadığı; yapıp etmelerinin bazen nebevi bazen de beşeri olduğudur. Vahiy alma bu tartışmanın hiç şüphesiz dışındadır ve bu hâl tamamen nübüvvete dairdir.


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele