Dilin Sınırlarında Varoluşun Evini Aramak

Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

        Heidegger, dil için “varoluşun evi” nitelemesinde bulur.[1] Ya kişi bu evden, varoluşun evi olan kendi evinden sürgün edilmişse o zaman hangi iç kaleye sığınacak, kendini nereye atacaktır? Bu tür durumlar bize, tıpkı Tanpınar’ın Mütareke yılları için yaptığı bir benzetmeyi, “Vatan birdenbire dilden ibaret kaldı.” benzetmesini hatırlatır. O ülkenin içinde neler yoktur ki… Kelimelerle yapılan peyzajlar, bütün bir tarih oradadır ve sessiz bir çığlık olarak her an çağrısını tekrarlamaktadır. O çağrı, içinde ancak kendisini o dille hissedenlerin ulaşabileceği bir gizemi saklar. Bu durum tıpkı Yahya Kemal’in “Ne zaman şair olduğunuza inandınız?” sualine, hiç duraksamadan “Türkçeyi hissettiğim zaman!” şeklinde cevap vermesi gibi içsel bir şuur hâlidir.[2]

         

        Dünyayı sadece bir “olgular” ve “şeyler” bütünü olarak değil de aynı zamanda bir “konumlar” ve “prosedürler” bütünü olarak da anlayan düşünce biçimi, dikkatlerimizi bir anda olgular ve şeyler dünyasından onların “düzenlenme biçimi” ve dilin dünyasına çeker. Bu, kullandığı meşru mekanizmaları ve unsurları olan bir oyundur. Fakat ne oyunun kuralları ne de aktörler sürgit devam etmez. Çoğu kez tedricen, bazen de radikal biçimde her şey her an değişir veya değişebilir. Bu bazen dille birlikte değerler ve bilgi dizgesinin değişmesiyle bazen de bizzat varlığın hâlden hâle geçmesiyle gerçekleşir. Yaşadığımız dünya bu şekliyle bir yazboz tahtası görünümündedir. Sabit bir ontolojiyle muhatap değilizdir. Bir “kevn-ü fesad”, sürekli bir var oluş hâlidir her şey. Eğer böyleyse, yani sürgit devam eden sabit ontoloji(ler) yoksa bildiğimiz dünya sona ermiş demektir. Descartes, Spinoza ve Leibniz’in varlığın alt katı, statiği olarak görmeye çalıştıkları sabit ontolojiler ve onların türevlerinden, dilin sürekli olarak yeniden ürettiği dinamik bir ontolojiye, ontolojilere doğru yol alındığı söylenebilir. 

         

        İyi de kaotik ve ucu açık böylesi bir dünyada insan kendini nerede güvende hissedebilir ki? Bütün bir varlığı Descartes gibi dilin sanal örgüleriyle nescedilmiş “kültürel bir yanılsama” olarak gören ve (sözde) kültürden arındırılmış standardize bir yönteme, “bilim”in yöntemine iltica eden insan varlığı, bu durumda nihaî çözümü bulmuş mu oluyor? Bunun pek de kolay olmadığı anlaşılıyor. Öyle görünüyor ki kişi ya (a) bilimsel nesnelliğin sentetik dünyasına ya (b) kültürel gerçekliğin yerel dünyasına ya da (c) öznel gerçekliğin hususi dünyasına, onun bilişsel zindanına sığınmaktadır. Bu sadece Descartes gibi entelektüellerin yalnızlığı da değildir. Geleneksel yapılarla birlikte modernizmin bireylere mevki veren, onları motive eden, hayatı anlamlı kılan yardımcı mekanizma ve kademelerinin yeni bir dalgayla çözüldüğü post-modern bir dünyada, sıradan bireyler de kendi yalnızlıkları içinde ve topluma yabancı olarak oyuna dâhil oluyorlar. Kimlikler, roller, kültürel zenginlikler ve bunlara benzer her şeyin ticari bir meta olarak alınıp satıldığı; duyguların değil, akıl ve çıkarların yönettiği bir dünyada kişiler, sadece varlığın kendisine değil, bütün her şeyle ilişkiyi sağlayan dile de yabancılaşıyor? 

         

        Descartes kültürel değil, kozmik bir sürgün olarak anlaşılabilecek bu sürgünden çıkış yolu olarak sadece kendi öznel kafesini göstermemişti. O, tam olarak sınırlarını sadece kendisinin bildiği öznel bir kafese kilitlememişti kendisini. Onun önerdiği dünya, nihayetinde sentetik de olsa inşa edilmiş ve bilimsel olarak yanlışlanabilen bir nesnelliğin dünyasıydı. Buna standardize edilmiş bir düşünme biçiminin mekanik dünyası da denebilir. Mekanik, unsurları arasında su geçirmez duvarlar bulunan, iki katmanlı (ruh ve beden) ontik bir dünya. Asıl cevherini bu asıllardan alan ikincil dünya, bir bakıma ruh-beden ikilisinin türevi gibiydi. Fakat asıl cevher değişmez bir öz olarak sürgit varlığını sürdürüyordu orada. Bilimin yapması gereken şey, bu iki cevherin değişmez özünü açık-seçik bir bilme biçimine kavuşturmaktı. Bu bilme biçiminin dışında kalan diğer her şey, kültürel dünyanın zihnimizde ördüğü tortulardan ibaretti. Saf bilgi, zihnin ancak bu bilgilerden temizlenmesiyle elde edilebilirdi.

         

        Fakat geçen zaman bu bilginin de kültürden tamamen arınmış olmadığını gösterdi. O günden bugüne bilim denilen şey, bir nevi sürekli harcanabilir ontolojiler üreten bir mekanizma gibi işledi. Cahit Zarifoğlu’nun imgeli anlatımıyla söyleyecek olursak, sanki “bir değirmen” gibi işlemişti “bu dünya”. İnşa edilmiş nesnelliğin üzerinde başka bir nesnellik, onun üzerinde bir başkası ve nihayet sonsuza kadar üst üste yığılan dalgalar gibi üzerimize doğru gelen bir nesnellikler kümesinin insan idrakini sürüklediği gerçeklik katları olduğunun farkına varılmaya başlanmıştı. Sanat gibi Tanrı’yla yarışan bilme kürelerinin sentetik dünyaları, yeni gelişen bilişsel evrenler karşısında sarsılıyordu. Nedenlerin bilgisine ulaştığını zanneden akıl, tefekkürden tevekküle doğru kavisler çizerken farkında olmadan bildiğimiz dünyanın sınırlarını terk ediyor, yeni ufuklara yöneliyordu. Belli belirsiz bir yönelişle varlığın sınırları zannettiği noktanın, gerçekte başlangıç noktası olduğunu; onun da ötesi, ötenin de ötesi olduğunu fark etmeye başlayan insan zihni, “aklın” ve ürettiği “dil kümelerinin” sınırlarını sorgulamaya başlıyordu.

         

        Kültürel dil, nesnel dil ve nihayet öznel dil. Bunların hepsi, sınırları olan, daha doğrusu kişiye hiçbir seçenek bırakmayan bir hücre hapsi öngörüyordu. Mahkûmiyetlerden birincisi, içinde bulunulan kültüre, diğeri standardize edilmiş dilin hücre hapsine ve üçüncüsü; her ikisine birden yabancılaşmış aklın bilişsel hüznüne götürüyordu insanı. Fakat bir de bütün bunların dışında insan varlığının, kendisi ve diğer bütün varlıkla doğrudan doğruya ilişki kurduğu yegâne araca, dile karşı yabancılaşması ve bu yabancılaşma dolayısıyla karşı karşıya kaldığı dramı düşünün! Varlığın şirazesinden çıkması gibi bir şeydir bu.

         

        Aynı dilin kendi içinde pekâlâ birbirinden kopuk dil küreleri, hatta kürecikleri olabilir; çoğu kez de bunlar birbirine yakın nesillerin birbirinden kopmalarına neden olabilir. Bunda tuhaf olan bir şey yok, olamaz da zaten. Hatta bu aynı devirde birbirinden farklı hayat tabakaları yaşayan insanlar arasında bile olabilir. Marks bir yerde “kişi kulübede başka, sarayda başka düşünür” derken, bir yönüyle bunu anlatmıştır. Bu, altyapıyla[3]üstyapı arasındaki ilişkinin metaforik bir anlatımı olsa bile, farklı anlam kümeleri arasındaki dilsel farklılıklara da ışık tutabilir. Demek oluyor ki kişi kulübede farklı, sarayda farklı hisseder. Dil de böyledir. O da şehirde farklı, köyde farklı konuşulur. Hayatın renkleri, lezzetleri, müzikalitesi, organizasyonu, tanzimi ve yeniden üretilmesi ne kadar rafine ne kadar incelmişse, dilin de bunları ifade gücü o kadar yüksek, o kadar kaliteli olabilir veya tersi durumda tam aksi bir netice verebilir.

         

        Fakat benim burada altını çizmeye çalıştığım mesele bizatihi dilin kendisine karşı duyulan bir güvensizlik hâli, iç kalenin de düşme ihtimalidir. Ona güvensizlik, aracılığıyla insan varlığımızın en mahrem yerlerine ışıklar saldığımız, içimizi ısıttığımız, en ıssız hazan mevsimlerine solmayan bahar muştuları üflediğimiz yegâne sermayemizin bir çırpıda yok edilmesi, içimizdeki bütün lambaların sönmesidir.Bunu daha çok dua, tazarru ve hakiki sanatın icra safhalarında anlarız. Bütün bunlarda dilin malzemesi iç âlemdir. Bir de malzemesini dış âlemden alan, onunla inşa olunan dilin hâlleri vardır. İşte dile yabancılaşma Tanrı dâhil insanın her iki cepheye birden yabancılaşması, bir tür tükenmişlik hâlidir ve ayrı bir yazının konusudur.

         


        


        

        [1]Onur Bilge Kula,Dil Felsefesi Edebiyat Kuramı-II, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul-2012, s. 213, 221.


        

        [2]Ahmet HamdiTanpınar, “Şiire Dair”, Edebiyat Üzerine Makaleler, (hz.) Zeynep Kerman, Dergâh Yayınları, İstanbul-1977,s. 24.


        

        [3] Kökenlerini, Fransız milliyetçiliğinde olduğu gibi siyasal bir sürecin (sözleşme) müdahalesi olarak gören milliyetçilik anlayışından değil de Alman milliyetçiliğinin nesnel ve doğal bir nitelikler bütünü üzerinde temellenen anlayışından alan Rus Marksizm’i, dili de bir üstyapı kurumu olarak değil, bir altyapı kurumu olarak değerlendirmiştir. Özellikle Stalin’in 1913’te yayımlanan Marksizm ve Ulusal Sorun kitabıyla 1947’de dilbilimci Marr ile yaptığı bir polemikte ileri sürdüğü düşüncelerde, bu açıkça görülebilir. Bkz. OliverRoy), Yeni Orta Asya ya da Ulusların İmal Edilişi, Metis Yayınları, İstanbul-2000, s. 102.    


Türk Yurdu Kasım 2014
Türk Yurdu Kasım 2014
Kasım 2014 - Yıl 103 - Sayı 327

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele