TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ETNİSİTE ÜZERİNE İNŞA EDİLMEMİŞTİR!

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

 

                Son zamanlarda gündeme getirilen “kimlik tartışmaları” Türkiye’de aydın ve yönetici elitin, bilimsel bilgiye ve sosyal olaylarda doğru bakış açısına ne kadar uzak olduklarının göstergesidir. Bilgi ve mantık insanların düşüncelerini, yorumlarını, çözümlerini belirleyen önemli bir araçtır. Bu araçtan mahrum hareket edildiğinde düzeltilmesi imkânsız sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Tartışma konusu kavramların böyle bir sonuç yaratmasını kendi dışımızdaki faktörlere bağlamamız, çözümsüzlüğe yol açacaktır. Bu faktörlerin etkisini de göz önüne alarak kimlik ile ilgili tartışmaları kendi kültür zeminimize (paradigma) çekmemiz gerekmektedir. Sosyal kimlik dünyadaki belli başlı kültürel sistemlerden birisine sahip olan bir millete mensubiyeti gösterir. Her insan soy bağı ne olursa olsun içinden doğduğu ve kültürel olarak yoğrulduğu toplumun izlerini üstünde taşır. Bazen bu izleri çeşitli sebeplerle inkâr etse de, dışarıdan bakıldığında açık seçik görülür. İlk defa Türk ismini atalarımızı tanımlamak için Çinlilerin kullandığı gibi, Batı karşısında bizi tanımlayan yine Türk kavramı olmuştur. Osmanlının egemenliği olan yerlerde farklı etnik mensubiyete bağlı gruplardaki insanlar bile Batı tarafından Türk olarak kabul edilmiştir. Bu kabul edilme de esasında yanlış değildir. Aynı coğrafyada ve aynı siyasal sistem içinde kültürel olarak yoğrulan insanlar ortak kimlik oluşturmaya başlamışlardır ve bu kimlik bir millet kimliğidir. Son zamanlarda ayrı bir kimlik iddiasıyla dile getirilen Kürt etnik kimliği, bu toplum içindeki kaynaşmayı dışlayan ve ayrıştırmayı körükleyen bir yapay müdahaleyi çağrıştırmaktadır. Tarihten bugüne kültürel sistemini kurmuş, bütünleşmiş bir Kürt kollektivitesinden bahsedilemeyen yerde, ayrı bir kimlikten söz etmek de mümkün değildir. Bunu sağlamaya çalışmak, aşiret seviyesindeki halkı yapay şekilde kendi mensup oldukları topluma ihanet eder duruma getirmek olur. Bundan kurtulmanın yolu ise siyasal mensubiyet kimliği önerilmektir ki, zaten amaç buraya darbe vurmak olduğu için fazla bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki kültürel anlamda bir Türk kimliği daha geniş alanı kapsayıcı ve daha fazla grubu kucaklayıcıdır. Bunu fark eden güç merkezleri ise kendi bünyelerinde uygulamadıkları etnik ayırımcılığı teşvik etmektedir. Bunun tek kutuplu yeni dünya düzeninde sürdürülen küreselleştirmeci süreç açısından karşı güç alternatiflerini parçalayabilmek ve bu toplumlar üzerinde egemenlik kurmada ne kadar önemli olduğunu görmemek mümkün değildir.

Toplumların, en küçük gruptan en büyük insanlık birimine kadar uzanan katmanları arasında çok sayıda sınıflandırmalar yapmak mümkündür. Bazı dönemlerde evrenselcilik iddiasıyla bütünleşmiş bir insanlık âleminin varlığı ön plana çıkartılmasına rağmen, kendisini “dünya vatandaşıyım” veya “yalnızca insanım” tanımlaması yapanların sayısı oldukça azdır. Buna karşın insanların farklı kültür sistemleri içinde yoğrulmalarından kaynaklanan büyük birimler insanların mensubiyetini belirlemede önemli rol oynarlar. Bu büyük kültür sistemleri bazen medeniyet, bazen üst-kültür sistemi veya bazen büyük devlet-millet olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya tarihinde bunların sayısı çok fazla değildir. Dolayısıyla dünyada sayısı az olan milletler ve medeniyetler vardır ve etkisi altına aldığı gruplara ve insanlara sistematik değerler sunar. Bu kültürel değerler sistemi, insanların toplum hayatında yer almasını ve hayatını sürdürmesini sağlar. Ben Osmanlıyım, ben İngilizim, ben Amerikalıyım, ben Türküm diyen insanlar mensubiyetlerini bu kültür sistemlerinden almaktadırlar. İnsanlık tarihinde kan takibi, gen takibi, ırki bağlantı kurma imkânı hemen hemen yok gibidir. Bunu dile getiren iddiaların bilimsel olarak kanıtlanması mümkün değildir. Kimlik tartışmalarını bu zeminde yapmak sosyal gerçekliğe daha uygundur. Kimlik, bireyin içinde yetiştiği ve yer aldığı kültürel ortama bağlı olarak kazandığı mensubiyet duygusunu ifade eder. Bu aidiyet duygusunda toplumun sosyalleştirme süreci çok etkilidir. Eğer toplumun kültürel değişimi, değerler sistemini sağlıklı bir şekilde dönüştüremeyip alt-üst ederse, alt kimlik – üst kimlik tartışmalarında içinden çıkılamaz duruma gelinir. Türklük algılamasını ilkel kabile mantığı içinde düşünebilen beyinlere bilginin düşünme sistematiğindeki yerini ve önemini anlatmak zor olsa da, değerlendirmeyi sosyal gerçeklik üzerine kurmak gerekir.

               Milletlerin varlığını oluşturan çok sayıda sosyal grup vardır. Birey topluma katılırken aileden başlamak üzere birçok gruba üye olur ve bu gruplara mensubiyet kimliği kazanır. Bunların büyük kısmı geçici ve öteki gruplara göre anlamı olan gruplardır. Sosyal değişme sürecinde bu tür grupların varolma biçimleri de değişir. Milletler tarihsel süreç içinde bütünleşerek gelişir ve bireylerin dünya insanlık ailesi içinde yer almasını sağlar. Asıl sosyal kimlik burada ortaya çıkar ve diğer milletlere göre mensuplarının tanınmasını ve tanımlanmasını sağlar. Tanımlama yapabilmek ve tanınabilmek için o milletin kültürel sistemi belirleyicidir. Öncelikle dilinden başlayarak, müziği, dini ritüelleri, değerleri, yeme-içme tarzları, yaşayış alışkanlıkları, dünyaya bakış tarzı, hayatı algılaması gibi kültürel unsurlar devreye girer. Bunlar Gökalp’ın hars olarak özel anlam yüklediği kültürel vasıflara işaret eder. Ayrıca milletin ne olduğunu tanımlamada öncelikli özellikler olarak karşımıza çıkar. Bu kültürel özellikler asırların birikimi ve tecrübe damıtılması ile ortaya çıkmıştır. Milletlerin tarihsel boyutta nasıl ortaya çıktıklarına da delil oluşturur. Zannedildiği gibi milletlerin varlığı modernitenin rasyonel projesi sonucu değildir. Modernite döneminde sadece varolan sosyal gerçekliğe isim verilmiş ve varlığı tanınmak zorunda kalınmıştır. Dolayısıyla milletlerin gelişme devrelerinde içlerinde barındırdıkları alt gruplarla karşılaştırılmaları ve buna göre milliyetçilik duruşları sergilemeleri abesle iştigaldir. Etnisite millet içinde birçok kültürel unsuru paylaşmakla beraber, her yönüyle kaynaşmakta zorluk çekmekte olan grupları gösterir. Fakat bir sosyal kimlik belirleyicisi değildir.

Milletin varlığı konusunda yanlış bir noktadan hareket edilmediği takdirde, o milletin mensupları arasındaki “milliyetçilik” anlayışı farklı noktalara çekilemez. Her milletin varoluşunda farklı öncelikler ve şartlar belirleyici rol oynayabilir. Yukarıda temas etmeye çalıştığımız gibi, belirleyici olan bir milleti oluşturan kültürel sistemdir. Bu sistemin içinde yer alan değerler, ilkeler ve dünyaya bakış açısı her millette değişken olacağından, bu milletlerin milliyetçiliklerinin farklı tezahür etmesi son derece normaldir. Türk milliyetçiliği kendi tarihsel süreci ve kültürel sisteminin gereği, bir ırk veya etnisite üzerine inşa edilmediği için böyle bir problem alanına sahip değildir. Tarih boyunca dünya coğrafyasında çok başarılı bir hareketlilik yaşayarak, sürekli farklı kültürlerle temas halinde olmuş ve bu etkileşimler sayesinde zenginliğini ve gücünü artırmıştır. Bu özellik bazen zaafmış gibi algılansa da büyük bir başarı olarak kabul edilmelidir. Bu sayede dünyada sayılı milletler arasında sürekli yerini almış ve bütün zor şartlara rağmen hiçbir dönemde kabuğuna çekilmemiştir. Dolayısıyla kendi içindeki farklılaşmalardan kaynaklanan etnisite tartışmaları içinde sadece geçici sıkıntılar yaşayacaktır. Yapısı gereği Türk milliyetçiliği değerler sistemine bağlı olarak yok edici, homojenleştirici ve asimile edici olmadığı için, ortak paydalarda toplumla uyum sağlanmasını tercih eder. Bu tercihi sayesinde içinde yaşayan azınlıklardan dahi Türk kültür formlarında sanat eserleri verilmiş ve icra edilmiştir. Başka bazı milliyetçilikler gibi asimile edici ve dışlayıcı değildir. Milletinin tarihî süreçteki rolünün, büyüklüğünün, farklılığının idrakinde olan Türk milliyetçiliği, kendisini yok etmeye yönelik küçük oyunlara gelmeyecek kadar ferasetli ve bir o kadar da asaletlidir.


         

Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele