MİLLETE AİDİYET ETNİK KİMLİKLE İLİŞKİYİ ORTADAN KALDIRIR

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

 

                1. Bu tartışmaların ardında yer alan iki husustan söz edilebilir. Bunlardan birincisi, Türkiye’nin yeni bir kolektif kimlik tanımı arayışında oluşudur. Burada tanım sözünün altını çizmek lazım. Çünkü tanım teorik bir girişimdir, fiiliyatta ise insanlar tanımlardan daha çok, gerçek hayatın ilişkileri içinde yaşarlar. Tanımlar ise, arada göz atılıp üzerinde mülahazalar yapılan bir kategori olarak hayatımızda yer alırlar. Bunu da daha çok okuryazarlar yaparlar, işinde gücündeki insanın bu tür soyutlamalarla doğrudan bir işi olmaz.

                Türkiye’nin yeni bir kolektif kimliğe yönelik tanım ihtiyacı seksen sonrasının toplumsal ve politik şartlarında ortaya çıktı. Dışa açılma, serbest piyasa, temel hak ve hürriyetlere ilişkin gelişmeler toplumsal gerçeği daha açık bir şekilde gün yüzüne çıkardı. Kendilerine bu gerçeği içinde temsiliyet ve öncülük rolü atfeden okur yazarlar, ilgili oldukları entiteleri kimlik temelli bir yorum etrafında toplamak, hareketlendirmek, talepler inşa ederek açığa çıkartmak, toplum geneliyle buluşturmak, buradan bir siyasî mücadele teşkilatlandırmak gibi temalardan hareket ettiler. Sonuçta, bu çevrelerin dünya tecrübesinden de ilham alan fikirleri ağır ağır kitlelerinin en azından bir kısmıyla buluştu ve bir toplumsal karşılık doğurdu.

                Etnisiteye ve mezhebe ilişkin kimlik arayışları hem içte, hem de genel yapının içinde olmak üzere iki düzlemde yaşandı. Kürtlüğün ne olduğu kadar, bu ülkede nasıl var olacağı konusu da tartışmalara konu oldu. Bir başka konu ise Alevilikti. Geleneksel yapı içindeki ritüeller şehirdeki hayatı karşılamaktan uzaktı. Tıpkı Sünni İslam gibi Alevilikte şehir zemininde kendi üzerine düşünmeye, kimi yeni kurumlar ve yorumlar getirmeye çalıştı.

Kolektif kimlikleri kritik bir konu haline getiren sadece entelektüel çabalar değildir; aynı zamanda şiddet kimlik etrafında toplanmayı ve diğerlerini keskin bir şekilde dışlamayı sağlayan en önemli silahtır. PKK hareketi, Kürt kimliği için ayırt edici bir faktör rolünü oynadı, insanları bir taraftan olmaya zorladı. Şiddetin kendi tercihlerini dayattığını, bunun da evet, hayır şeklinde iki şıktan ibaret olduğunu, kişisel iradeye inisiyatif tanımadığını biliyoruz. Şiddet aynı zamanda dramatik hikâyeleriyle kendi etrafında bir duyarlılık halesini oluşturur ve bu güçlü bir ideolojik çağrı olarak işlev görür. PKK şiddeti aynı zamanda böyle bir müktesebat da inşa etti.

                Bugün PKK’nın yaklaşık yirmi yıllık tarihine rağmen Kürt kimliği konusu, Kürt etnik kökeninden gelen büyük çoğunluğun gündeminde birinci sırada değil. Bunun en önemli nedeni, imparatorluk bakiyesi bu coğrafyada, gerçek hayattaki ilişkileri etnik kimliğin belirlememesi. Ancak şöyle ya da böyle, kendisini Kürt kabul eden vatandaşları da kucaklayacak bir kimlik adlandırması bulunduğunda, etnisiteye dayalı gerilimlerin azalacağı düşünülüyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, anayasal vatandaşlık, Türkiyelilik gibi kavramlar bu arayışın ürünü olarak teklifler. Bunlar ya da daha parlak başka bir adlandırmalar ümit edilen işlevi yerine getirebilir mi? Bundan emin değilim. Kavramlara fazla fetişistik anlamlar yükleniyor, oysa aslolan hayatın kendisi. Şiddet ortadan kalkarsa, daha uygun bu iklimde Türkiye’nin bu konudaki ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hayatı esas alan bir akletme kendisine fırsat bulabilir. Uygun iklim inşa edilmeden kimi insanların iyi niyetliliğinden şüphe edilmeyen ancak bir “toplumsal mühendislik” sayılabilecek girişimlerle kavramlar telaffuz etmeleri kendi toplumsal karşılığını doğurmaz. Bir kavramın hayatiyet bulması ne kadar parlak ve zeka ürünü olmasında değil, toplumsal karşılığını reel olarak ifade etmesiyle mümkündür.

                Bunların tartışılmasının ikinci nedeni ise, uluslar arası dinamikler. Bölgenin zenginliği ile bölgedeki siyasal yapılar ile güç ilişkilerinin arasında yeni denklemler oluşturmak isteyen çevreler var. Dünyanın geleceğine ilişkin elli yılık projeksiyon yapan kimi güçlerin, Orta                 Doğu’yu hayal ederken Kürtlere ilişkin bir pozisyon tayin etme senaryosunu ihmal etmeleri beklenemez.

                2. Kimlik, kelime kuruluşundan da görebileceğimiz gibi en derin anlamıyla kim olduğumuza ilişkindir. Kendimize ben kimim diye sorduğumuzda vereceğimiz her cevap kimliğimizi ortaya koyar. Elbette insanın yegâne kimliği etnik ya da millet kimliği değildir, okuduğumuz okullar, mesleklerimiz, gelirimiz, hayat tarzımız, tercihlerimiz, yaşadığımız şehirler, hemen hemen her şey kimliğimize ilişkindir ve kendilerine ait özellikleri bize taşırlar. Kayserili olmak bir kimlik özelliğidir, aynı zamanda TED mezunu olmak da öyle. Kimi üniversite ve fakültelerin kendi kurumsal kimliklerini güçlü bir şekilde mezunlarına taşıdıklarını ve onların bir onur işareti gibi o okulların rozetlerini yakalarında taşıdıklarını biliyoruz. İnancımız, inancımızın daha alt kategorileri de kimlik özellikleridir.

                Biz toplumsal ilişkilerimizi kimliklerimiz ve onların tayin ettiği roller çerçevesinde kurarız. Dâhil olduğumuz her ilişkinin talep ettiği bir kimlik biçimi vardır. Markete girerken müşteri, okula giderken ya öğrenci ya da hoca, camiye giderken cemaat, eve giderken eş, baba, oğul, kız gibi kimliklerimiz ve bunlara karşılık gelen rollerimiz vardır. Esasen etnik ve milli kimliklerimizi sanılanın aksine sık sık hatırlamayız. Olağan durumlarda hayatımızı tayin eden bunların dışındaki diğer kimliklerdir. Belki gazetelerde okuduğumuz bir uluslar arası olay, televizyonlardan seyrettiğimiz bir spor karşılaşması, uluslar arası ilişkiler alanındaki kolektif çıkarlarımıza ilişkin tartışmalar bize millet kimliğimizi hatırlatabilir. Bu tür kolektif kimlikleri daha sık hatırlatan ve onları hayatın birinci sırasına yükselten bir kader ortaklığı biçiminde yaşanan tehlikeler veya sevinçlerdir. Kimliğin baskınlığını belirleyen yaşananın niteliğidir. Millete yönelik bir tehdit hayat-memat noktasında bir dikkati öne çıkartırken, kültür ve medeniyet alanındaki ilişkiler (Türkiye için AB gibi) daha alt düzeyde bir kimlik hatırlamasına neden olurlar. Dolayısıyla kimliklerle ilişkimizin konjonktürel olduğunu görmek, zamana ve zemine tabi olduğunu atlamamak gerekiyor.

                3. Etnik kelimesi belli bir soya aidiyeti ifade eder. Oysa millet kavramında soy etnik kimlikteki kadar belirgin değildir; çünkü millet oluşumu tarihi, kültürel bir olgudur. Onu inşa eden bir millî devleti vardır. Bu nedenle kendi sosyal coğrafyasıyla barışık bir millet anlayışı geliştirilmeye çalışılmıştır. Bugün farklı etnik kimliklerden insanlar kendilerini pekâlâ Türk milletine ait olarak hissedebilmektedirler. Bu durumu sembolize edecek birçok örnek verilebilir. Boşnak, Gürcü, Arnavut, Arap, Kürt, Çerkez olup kendisini Türk olarak ifade eden insanları hepimiz biliriz. Bu tuhaf değildir, çünkü Türk kavramının tarih içindeki teşekkülü, bu tür yakınlıkları, aidiyetleri kapsayacak tarzda yaşanmıştır. Esasen belli bir okuryazarlık düzeyine erişmiş, orta sınıfa mensup insanlara etnik kimliklerini sormaya kalktığınızda alacağınız karşılık etnik değil milli kimlikleri olduğu yönündedir. Çünkü millete aidiyet, etnik kimlikle ilişkiyi ilga eder, kişiyi daha büyük bir bütünün parçası kılar. Etnik kimlikle hayati bağlar kuranlar, ya o etnik kimlikten bir millet çıkartmaya çalışan öncü okuryazar kadrolardır, ya da düşük gelir ve eğitim grubunda yer alıp etnik kimliğini kendi hayatının sosyal ve ekonomik bir kaldıracı gibi hayal eden çevrelerdir.

                Milletlerin kimi etnik meydan okumalar karşısında kendi etnik çekirdeklerine doğru bir dönüşe kalkmaları onların intiharı anlamına gelir ve bu, tarihî süreci tersine çevirmek gibi bir garabeti ortaya çıkartır. Ancak, bir millete meydan okuyan etnik kimlik yanlıları, onu yeniden etnik çekirdeğine döndürecek girişimleri esas alırlar; çünkü bu başarılabilirse meydan okumanın tabiatındaki “uyumsuzluk ve milletin kapsayıcı olmama niteliği” garanti altına alınacaktır. Ayrıca bu yüzden meydan okuyan etnik kimlik, milletle olan her tür benzeşmesini ret etme, kendisini bütünüyle farklı takdim etme peşine düşer.

                4. Milliyetçiliklerin arasında kimi özellikler itibariyle benzerlikler bulmak mümkündür; ancak tarihe, sosyal coğrafyaya, kolektif hafızayı ve değerleri oluşturan unsurlara yönelik farklar, onları değişik mecralar içinde teşekküle götürmüştür. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olan İngiltere’nin milliyetçiliği ile Gandhi önderliğinde onlara direnenlerin Hindu milliyetçiliği arasında herhalde farklar benzerliklerden daha fazladır. Din eksenli Yahudi milliyetçiliği ile daha çok kültüre vurgu yapan Fransız milliyetçiliği ya da Cermenlik esası üzerine kurulu Alman milliyetçiliği birbirlerinden hayli farklıdırlar, bunu toplumsal alandaki ilişkilere de taşırlar. Burjuva sınıfının omurga rolü oynadığı milliyetçiliklerle asker-bürokrat öncü kadroların faili oldukları milliyetçiliklerin de ne kadar ayrı yollardan kitleleriyle buluştukları ortadadır.

                Türk milliyetçiliği, çöken Osmanlı İmparatorluğunun zor şartlarında hayat bulmuş bir milliyetçiliktir. Türk, bir kavram ve adlandırma olarak hayli eski zamanlara uzanmakla birlikte, devletle milletin örtüşmesi, milletin devleti olması ve devletin milletiyle kapsayıcı bir ilişki geliştirmesi yeni bir hadisedir. Osmanlı’nın son döneminde imparatorluğu kurtarmak için önce Osmanlılık kavramının ortaya atıldığını, bunun işlevsel olmaması üzerine Türklüğe dönüş yapıldığını biliyoruz. Ancak ortada bir imparatorluk vardır, onun politik, toplumsal ve kolektif duyarlılıkları vardır, Türklüğe geçişin öyle sanıldığı gibi saf bir millet tahayyülü olarak değil, bir bakıma Osmanlılığın devamı bir Türklük gibi hayal edildiğini gösteren çeşitli örnekler, olaylar, fikirler vardır. Bu da olağandır, fikirler tarihî insanların hayatlarından, politik şartların zaruretlerinden bağımsız değildir. Kuvayı milliye hareketinin ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti bir millî devlettir, ancak burada da Türklüğün ifade ettiği anlam hayli esnektir. Esasen Türk milliyetçiliğinin bir yandan kavmiyetçiliği reddeden eşitliği öne çıkartan İslâm diniyle yakın ilişkisi, diğer yandan ise modern dünya ile kurduğu bağlar, tarihî ve kültürel müktesebatın da desteğiyle onu ayırıcı değil kapsayıcı, kucaklayıcı bir çizgiye doğru götürmüştür. Nitekim Türk milliyetçiliğinin itibarlı sözcüleri ve politik temsilcileri yakın tarih içinde “ayırımı” etnisiteye değil ülkeye yönelik tehdide dayalı olarak yapmışlar, bütünün birliğine ve devamına meydan okuyan çevrelere karşı bir hassasiyet geliştirmişlerdir. Öte yandan ise toplumsal realite ekseninde insanların etnik kimliğine bakmaksızın her tür ortaklık unsurunu öne çıkartıcı bir tavrı benimsemişlerdir. Hatta bu yüzden kimi zaman Türkiye’deki Kürtler “kardeş” ilân edilirken, yurt dışındaki Kürt oluşumlara karşı mesafeli bir tavır sergilenmiş, “hat”tın, etnisiteye değil politikaya ait olduğunu böylelikle açığa vurmuşlardır. Türk milliyetçiliğinin bu esnek niteliğini, kimliklere ilişkin sorunların hâlli konusunda bir şans olarak görmek gerekir. Bu tavır, aynı ülkede yaşamakla birlikte kendisini Türk dışı bir adlandırma ile ifade etmek isteyen insanlara karşı da hak ve hukuklarını koruyucu bir bakış açısının ortaya çıkması adına ümit vericidir.

                Bu soyut tartışmaların gerçek hayati ne ifade ettiği hususu ancak tecrübe ile anlaşılabilir. Dolayısıyla, genel olarak söyleyecek olursak, kimlik konusunda zihni düzlemde kışkırtıcı görülen nice fikrin gerçek hayatta öyle olmayabileceğini, hayatın dilinin daha makul, dengeli bir toplumsal yapının teşekkülüne pozitif bir destek vereceği hususunu dikkate almak gerekir.


         

Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele