2005 YILINDA YAYIN DÜNYASI

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

 

                Cumhuriyetin ilânından sonra devletin eğitim ve kültüre gerektiği kadar önem verdiği bilinmektedir. Bilhassa 1928’de yeni harflerin kabulünden sonra 1928-1929 öğretim yılından itibaren her tarafta millet mektepleri açılarak okuma yazma öğretimi yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Yeni alfabenin yaygınlık kazanmasından sonra yayın faaliyetine ağırlık verildi. Kültürün yaygınlaştırılması ile görevli Milli Eğitim Bakanlığı yayın faaliyetlerini takip ve düzeni sağlamak maksadıyla müstakil bir neşriyat dairesi kurdu. Cumhuriyetin 10. yıl dönümü münasebetiyle çıkarılan kanun mucibince hazırlanan kültür madalyalarının satış geliri ile inkılaba ait eserlerin neşri hakkında bakanlığa verilen yetkiden sonra Atatürk’ün nutku yeni harflerle nefis bir şekilde bastırıldı.

                Memlekette millî bir irfan kütüphanesinin esaslarını kurmak, halk arasında cumhuriyet ülküsünün yayılmasına, yurttaşların bilgi seviyelerinin yükselmesine çalışmak, ilim ve ihtisas adamlarımızın meslekî kudretlerini artırmak gayesiyle bakanlıkça birçok

eserler neşredildi. Millî tarihin ana kayrakları günün diliyle neşredildi. Eski metinler çoğaltılarak çeşitli ilim ve sanat dallarının gelişmesinde Türk ilim adamlarıyla sanatkarlarının değerli katkılarını bilim dünyasına tanıtmak ve tarihin ilmi metotlarını öğrenci ve öğretmenlere göstermek gayesiyle yayınlar yapıldı. [i]Yeni harflerin kabulünden sonra ki ilk on yılda 7465 resmi, 8581 özel kesimden olmak üzere toplam 16046 basılı eser çıkmıştır. [ii]O dönemin imkanları içinde küçümsenmeyecek bir rakam olduğu ortadadır. Atatürk’ten sonraki dönemde aydınlanma düşüncesini yaygınlaştırmak üzere batı ağırlıklı kâsik eserlerin neşredilmesine hız verilerek 500 den fazla kitap çıkarılmıştır.

                1950 yılında iktidara gelen DP kültür alanında da geçmişten farklı bir yol izlemek gayesiyle çalışmalar yapmıştır. Türk gençlerinin geçmişteki kültür değerleriyle irtibatını temin ve muhafaza için Millî Eğitim Bakanlığı’nın vazifeli olduğu vurgulanmıştır. [iii]Bu düşünce içinde bakanlık değişik komisyonlar teşkil ederek basımı yapılacak kitapların tespitini yapmış ve bazı eserlerin neşrini gerçekleştirmiştir. Çalışmada başlangıçtaki hız korunamamıştır. 1965 yılında tek başına iktidara gelen ve DP’nin siyaseten takipçisi olduğunu iddia eden Adalet Partisi, Türk kültür eserlerinin basılması hususunda yarım kalan projeyi hayata geçirerek 1000 Temel Eser adı altında yeni bir yayın faaliyeti başlatmıştır. 1971 muhtırası ile iktidarın el değiştirmesi üzerine yarım kalan projeyi dönemin sağ çizgideki en güçlü yayın organı Tercüman gazetesi devam ettirmiştir. Tercüman devletin tahsis ettiği gazete kâğıdının kabul edilen fire miktarını kullanarak yüksek tirajla 1001 Temel Eser serisi altında çok sayıda kitap bastı. Malî endişelerle basılan eserlerin basım tarihleri belirtilmemişti.

                1980 sonrasında iktidar partileri eski geleneği vasıtasıyla devam ettirdi. Kültür ve Milli Eğitim Bakanlığı kitap neşriyatını sürdürdü. DSP’li bakanlar döneminde de Kültür Bakanlığı yüksek tirajla kitap neşriyatı sürdürüldü.

                AKP iktidarı kültür alanında liberal bir politika izleyerek kamunun yayın dünyasından çekilmesini söz ve fiiliyatı ile gösterdi. Devlet toplumun kültürel gelişimini özel kesimin insaf ve tekeline terk etmekte beis görmez iken ilköğretim kesiminde ders kitaplarını öğrencilere ücretsiz olarak verme taahhüdünü devam ettirdi. Bir söylentiye göre önümüzdeki öğretim yılında orta öğretim kesiminde de ders kitapları devlet tarafından bedelsiz dağıtılacaktır. Sosyal devlet olma göstergesinin kültür kitapları için tercih edilmemesini anlamak güçtür. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu dönem içinde Necip Fazıl, Mehmet Akif, Samiha Ayverdi, Çanakkale Savaşları için hazırlanan prestij kitaplarının yanına denge olarak ilâve edilen İlhan BERK kitabından başka bir eser yayınlamadı.

                Özel kesimin basımını yapacağı kitaplardaki tercihi bilinmektedir. Bu kesimin tercihteki birinci ilkesi para kazanmak olduğu için toplumun kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasında hassasiyeti, yanlı yönlendirmeleri hep tartışma konusu olmuştur.

                2005 yılına ait istatistik bilgileri henüz derlenemediği için 2004 yılına ait bazı değerler hakkında kısaca bilgi vererek yayın hususunda bulunulan yeri kısaca bilmekte fayda vardır. 2004 içinde 15 438 kitap ve 2578 süreli yayın basılmıştır. Batıdaki herhangi bir ülke ile kıyaslanması bile mümkün olmayan bu rakamları keyfiyet ve kemiyet bakımından mükemmel kabul etmek güçtür. Süreli yayınların ekseriyeti mahallî idareler, çeşitli meslek odaları, işçi ve işveren teşkilâtlarının muhteva açısından su götürür bol resimli mevkutelerdir. Basılan kitaplar arasında sosyal bilimlere ait olanların sayısı pek yüksek değildir. Merkezî idarenin yerel yönetimlere devrederek sorumluluğundan sıyrılmaya çalıştığı kütüphanelerin durumu içler acısıdır. Büyük çoğunluğu alandan yetişmeyen kişilerce yönetilen kütüphanelerde temizlik meselesi bile halledilememiştir. Millî Kütüphane’ye alınan ve bağışı yapılan kitapların zamanında fişlenmesi yapılamamaktadır. Her yıl ortalama 20.000 yazılı, görsel ve işitsel malzemenin girişinin yapıldığı Millî Kütüphane’de, 593.693 süreli, 17.117 makara hâlinde mikro film,1119’si slayt hâlinde mikro film, 94.912 mikro fiş, 1.016.090 basılı eser, 25.640 yazma eser, 83.974 kitap dışı malzeme olarak toplam 1.832.617 kalem materyalin varlığına karşılık Azerbaycan Baku Üniversitesi kitaplığında 2 400 000 kitap bulunmaktadır. Viyana Millî Kütüphanesi’ndeki kitap sayısı ise 7,5 milyondur.

                Hükümet yılın ilk aylarında Kültür ve Turizm Bakanlığı vasıtasıyla 10 bin ilköğretim okulu ve liseye kitap ulaştıracak bir projenin hazırlığını yaptığını kamuoyuna duyurdu. Bu proje çerçevesinde seçilen her okula 1000 kitap gönderileceğinin belirtilmesine ve aradan ayların geçmesine rağmen bir gelişme olmadı. Bu projeye destek gayesiyle Milli Eğitim Bakanlığı bütün okullarda kütüphane kurmak taahhüdünde bulundu. Bu yıl ilk öğretim kesiminde yeni programa göre hazırlanan Türkçe kitapları kullanılmaktadır. Program ile bütün öğrencilerin kitap okuma alışkanlığı kazanacakları iddiasının hangi ölçüde gerçekleşeceği zaman içinde görülecektir. Kitap okuma alışkanlığının başarılı olması için kütüphane sayısının süratle artması gerekiyor. 1999 da 1292 olan kütüphane sayısı 2003 de 1350 olmuştur. Anadolu’nun bir çok ilçe merkezinde kültür kitabı satan kitap evi bulunmamaktadır.

                Yayın dünyasının özel kesime terk edilmesinde bu sektöre büyük kaynak aktaran sermaye kesiminin görünmeyen etkilerinin de payı olmalıdır. Yapı Kredi Bankası, İş Bankası’nın kültür yayıncılığına ağırlık vermelerini sadece bir hizmeti olarak değerlendirmek hatalı olur. Doğan grubunun kitap neşriyatı faaliyetine sektördeki rakiplerinden Ciner grubu da katıldı. Kültür hayatımızdaki özelleşme sadece yayın kesiminde kalmadı. Koç grubu şirketlerinden Aygaz’ın sponsorluğunda 2005 Ocak ayı içinde büyük yankılar uyandıran Türkler sergisi Londra’da Kraliyet Sanatlar Akademisi’nde açıldı. 10 Kasım’da Koç Holding Londra’daki tanınmış mumya müzesi Madame Tussauds’ta Atatürk’ten başka her şeye benzeyen heykeli değiştirdi. Ankara’da Vehbi Koç’un ticarete başladığı Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi olarak düzenlendi. Antalya’daki Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi, yöre arkeolojisine ait zengin kitaplığı, sergileri, bursları ve Adalya isimli yıllık dergisi ile çalışmalarını sürdürüyor. Özek kesimden Sabancı ailesi yılın son ayında büyük bir harcama ile tanınmış ressam Picasso’nun eserlerinden oluşan bir sergiyi ziyarete açtı.

                Yıl içinde bazı büyük şehirlerde kitap fuarları düzenlendi. TÜYAP’ın düzenlediği 3.Bursa Kitap Fuarı 5 Mart’ta açıldı. Büyük bir katılımın olduğu fuarın açış konuşmasını Bülent Ecevit yaptı. ECEVİT, “Bir Şeyler Olacak Yarın” isimli bütün şiirlerini ihtiva eden kitabını okurlarına imzaladı. 10.İzmir Kitap Fuarı Nisan ayında açıldı. Fuarın ana teması “Ege’nin İki Yakası” olarak belirlenmiştir. Bu temaya paralel olarak “Mübadele; Şiirlerle Mübadele” adlı bir sergi hazırlandı. 24.İstanbul Kitap Fuarı 8 Ekim 2005 tarihinde                 Beylikdüzü’nde açıldı. 400 yayın evi ve sivil toplum kuruluşunun katıldığı fuar yerinin merkeze oldukça uzak olmasına rağmen çok sayıda kişi tarafından ziyaret edildi. Fuarın ana teması “Avrupa’daki Türkiye, Türkiye’deki Avrupa” olarak tespit edilmişti. Fuarın onur yazarı olarak seçilen Vüs’at O. Bener rahatsızlığı sebebiyle açılışı göremeden 31 Mayıs 2005 de vefat etmişti.

                Hazırlıkları önceden başlamakla birlikte ilk cildi 1993 yılında çıkan Nevzat KÖSOĞLU’nun proje yöneticisi olduğu ve Kültür Bakanlığı’nın neşrettiği “Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi” isimli müracaat eseri 32 cilt olarak tamamlandı. 1990 yılından sonra Türk Dil Kurumu ile Atatürk Araştırma Merkezi tarafından başlatılan projelerin bazılarının henüz ışık yüzü bile görmemesine bakılarak tamamlanan bu çalışma takdire layıktır.

                Erol GÜNEY, Odesa doğumlu bir Musevidir. Ama dinî inancının gereklerini yerine getirmediği gibi ana dili İbraniceye de yeteri kadar hâkim olamadığını ifade ediyor.

. Marksist düşüncenin egemen olduğu kimliğe sahip bir entelektüel. Bu özellikleri ile genç yaşta gelip, belli bir bekleme döneminden sonra Türk vatandaşlığı hakkını kazandığı ülkemizde 1940 yılların karanlığı içinde az sayıdaki batı düşüncesine yatkın, gönülleri Sovyet sempatisi ile yüklü, hümanist aydınlarımız içinde kendisine kolaylıkla yer bulabilmiş. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Tercüme Bürosu’nda görev almış, eşi Dora’da Talim ve Terbiye kitaplığında çalışmış. Sonraki yıllarda meşhur olan mavi yolculukların ilkine katılmış. Gazeteci olarak çalıştığı dönemde vatandaşlıktan çıkarılmasından sonra bir süre Fransa ve Amerika’da yaşamış, yaşlılık döneminde ise İsrail’de bulunuyor. İleri yaşına rağmen gazeteciliği sürdürmekte Türkiye’deki Musevilerin yayın organı Şalom’da dış politika yazıları yazmaktadır. Uzun seneler sonra Türkiye’ye geldi ve hatıraları kitap hâlinde basıldı.[iv] Bu kitaptan çok şey öğrendik. Hümanist düşüncenin krema tabakasının düşünce ve anlayış olarak mensup oldukların cemiyete ne kadar yabancılaştıklarının ipuçlarını vermesi bakımından önemli bir kitap. Başka hatıratlarla birlikte okunduğunda bu kesimin var güçleriyle başarılı olmasına çalıştıkları partinin gözünde pekte itibarlarının bulunmadığı anlaşılıyor.

                Leman dergisi yazarı, özel bir TV kanalında her hafta programa çıkan ve su katılmamış muhalif olarak takdim edilen[v] Nihat GENÇ, Ermeni soy kırımı meselesinin bazı aydınlarca taraflı yorumlanması, Müslümanların dünyanın değişik bölgelerinde maruz kaldıkları olumsuz davranışlar karşısında basında ve TV kanallarında bazı kesimlerin hoşuna gitmeyen beyanlarda bulundu. Genç, yaşamakta olduğumuz yavaş çekimde 3.Dünya savaşı’nın cereyan etmekte olduğunu belirtti. [vi]Genç’in beyanlarından, kitaplarını basan İletişim Yayınevi’nin rahatsız olarak sözleşmesini feshettiği gazetelere yansıdı. Bu hareketin kendisine fatura edildiğini düşünen Belge, Genç hakkında bir yazı kaleme almak mecburiyetinde kaldı.[vii]

                Geçtiğimiz yıl içinde Cumhuriyetin temel değerlerinin sistemli olarak aşındırılması çalışmaları bütün hızıyla devam etti. Bu çalışmanın günlük siyasete yansımaları yılın hemen hemen bütün aylarında ülke gündemini işgal etti. Kültürel değerlerin erozyona uğratılması çalışmalarının ilmî ayağına bazı üniversite mensupları da ilim kisvesi giydirdikleri eserleriyle katkıda bulunmaya çalıştılar. Özel sektörün tesis ettiği bir vakıf bir üniversitesinin çatısı altına sığınan azınlıklarımıza mensup bir bilim adamı adayının Türk milliyetçiliğinin ırkçı yanını sergilemeye gayret ettiği “Türklüğü Ölçmek” isimli çalışmasının ilmî açıdan pek çok hatayı ihtiva ettiği belirtildi. Bu tespitleri yapan ilim adamının daha önce Varlık Vergisi sebebiyle haksız bir şekilde itham ettiği resmi görüşe karşı insaf ölçülerini aşan eleştiriler karşısında sessiz kalamadığı anlaşılıyor.

                Yıllardır kitaplarının yeni basımları yapılamayan Orhan KEMAL yeni nesillerce pek tanınmamakta idi. 1970 yılında Sofya’da vefat etmesinden yıllar sonra kitapları yüksek tiraj ve düşük fiyatla okuyucuya sunuldu. Romanları ve hikayelerinden sonra oyunlarının da toplu basımı yapıldı. Sektörde görülen çocukluk hastalıklarının başında kitabın tüketim metaı gibi değerlendirilmesi gelmektedir. Bu anlayışla bazı yazarların kitapları yüksek tiraj ve ucuz fiyatla süper marketlerde ödeme noktalarında sigara ve sakıza benzetilerek kasiyerlerin elinin altında bulundurularak satışa sunumdu. Tirajı yüksek gazetelerde tam sayfa halinde kitap reklamları yapıldı. Yüksek kitap tirajları için tırlar dolusu kağıt kullanıldığı ifade edildi. Bütün bunlar acaba kültürde olumlu bir gelişme olarak düşünülebilir mi ?

                Sayıları giderek artmakta olan kitaplarımın arasına 1.Dünya Savaşı’nda esir düşen bazı subayların kaleme aldıkları eserlerde katıldı. Bu tür kitapları neşre hazırlayanların eserlerinin dilinde yaptıkları sadeleştirme hususunda ileri sürdükleri gerekçeler kabul edilemez. Tuğgeneral Ziya YERGÖK’ün “Sarıkamıştan Esarete, 1915-1920” ile Esat ARSLAN’ın “Musullu Abdülhadi’nin İzinde Bozgundan Zafere” isimli eser bu vadide bu yıl neşredilen kitaplardır.

                Daha önce Diriliş ve Nuri PAKDİL hakkında hacimli sayılar çıkaran Hece dergisi 2005 yılı Ocak nüshasını Necip Fazıl’a hasretti. “Düşünce, Tarih ve Bir Coğrafya Tasarımı Olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl” başlığı ile çıkan derginin hazırlanmasında tarafsızlık ilkesine sadık kalınmıştır. 232 aydan beri yayın hayatını sürdüren Adam Sanat dergisi geçtiğimiz mayıs ayında çıkan son sayısı ile okuyucularına veda etti. Adam yayıncılığın güçlü ekonomik yapısının edebiyat dergisinin varlığını devam ettirmesine kifayet etmediği anlaşılıyor.

                2004 yılı içinde Yapı ve Kredi Bankası’nın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu denetimine geçmesinden sonra Yapı Kredi Yayıncılık’ın murahhas azası Enis BATUR’un görevine son verilmişti. Bu hâdise basında tepkiyle karşılanmıştı. Görevde bulunduğu 15 yıl içinde 2000’e yakın kitap neşreden Batur’un hangi çizgideki eserlerin basımına imkân verdiği tartışılmayacak kadar açıktır. Çok tartışılan klâsikler dizisinde bile 500 eserin yayınlandığına bakıldığında cumhuriyet döneminin en büyük neşriyat hamlesi olduğu görülür. Sadece kitap neşri ile iktifa edilmemiş, Cogito, Sanat Dünyamız ve Kitap-lık dergileri de çıkarılmıştır. Onun kendi dünya görüşlerine hizmetinin değerinin farkında olan çok sayıda kalem hakkındaki tasarrufu şiddetle kınamış, politikanın kültürü ele geçirdiğini ileri sürmüşlerdir. Bu davranışın sanata-kültüre karşı saldırı olduğunu ifade etmişlerdir.[viii] Batur’la 11-12 yıldır küs olan bir yazar dargınlığı bir kenara bırakarak, onun kuruluşun başına iade edilmesini ve bu inanılmaz yayın atılımının yine onun öncülüğünde sürmesini talep etmiştir.[ix] Batur, kenarda beklediği süre içinde kültürümüzün uğradığı büyük kaybın farkına varan yetkililerin desteği ile yeni bir pencereye kavuştu. TRT 2 de çıktığı kültür programında engin birikiminden Türk milletini istifade ettirmektedir!Onun gadre uğramasına karşı çıkan, tepki gösterenler şimdi her halde memnun olmuşlardır. Bu kadar üstün yeteneklerle mücehhez olan kültür adamı, Türkiye’de tatil yapmanın zorlaştığını, gürültüyü sevmediğini, tatil için Fransa’da Bretagne’yi seçtiğini, son on yılda defalarca buraya gittiğini, bu gezileri sonunda bir kitap hazırladığını belirtti.[x]

                2005 yılının hafızalara nakşedilen en önemli hâdiselerin başında Orhan PAMUK’un verdiği beyanatlar sonucu meydana gelen gelişmelerdir. Pamuk, Ermeniler ve Türkiye hakkında verdiği beyanatlardan sonra gündemin başına geçmekle kalmadı süratle romancılıktan politikacılığa geçti. Pamuk, gündemi belirlemek adına ayaküstü verdiği beyanatların başına iç açtığını görünce kolaylıkla yan çizmesini becerebildiğini de gösterdi. Önce Türklerin 1 milyon Ermeni’yi, 30 bin Kürt’ü katletti, dedi. Nobel adaylığı gündeme geldi. Bu ödülü alacağını düşünerek sesini çıkarmadı. Kazanamayacağını anlayınca ben böyle demedim, sözlerim yanlış anlaşıldı diyerek çarketti.[xi] Almanya’ya, Alman Yayıncılar Birliği’nin Barış Ödülü’nü almaya gittiğinde “ben sözümün arkasındayım” diye şecaat arz etti.[xii] Burada tören esnasında bir Türk resmî görevlisinin salonda bulunmamasının kendisi için bir şeref olduğunu belirtmesi de ayrı bir gaftı. Onu Frankfurt Başkonsolosu cevaplayarak salonda Türkiye’nin bir temsilcisi olduğunu, bundan da yazarın bilgisi bulunduğunu açıkladı. Türk basınında önemli olmayan sayıda bir kesim, Pamuk’un bütün gaflarına sahip çıkıp, Nobel’i alması yönünde destekleyici mahiyette yazılar kaleme aldılar. 25 yıldır İsveç’te yaşayan Demir ÖZLÜ, Pamuk’un Umberto ECO’yu taklit edip postmodernist olduğunu, niçin ona ödül verileceğini, verilmesi gerekirse eco’ya verileceğini, kuru bir dille yazdığını, yazdıklarında hiç sevginin bulunmadığını belirtti.[xiii] Fransa’da uzun yıllardır yaşamakta olan ve batıyı iyi tanıyan başka bir yazar Nedim GÜRSEL’de, “Yaşar Kemal Nobel’in üzerine çok düştü, Stockholm’e gidip üyelerle tek tek konuştuğu rivayet ediliyor. Orhan da aynı yanlışı yaparsa belki ona da nasip olmaz . Orhan PAMUK’a Nobel ödülü verecekler ;ama medyatik olmak için bir soyunmadığı kaldı” dedi.[xiv]

                Onun romancılığı tartışılmamakla birlikte, milletler arası bir şöhret olmanın avantajını iyi kullandığı, ağzından çıkan her sözün haber değeri taşıdığını bildiği ve sahip olduğu üstünlüğü çok kötü kullandığı görüldü. Orhan PAMUK sadece 2005’in değil önümüzdeki yılların gündemini de işgal edecektir. Yazarın hangi yetkiyle kendi milletinin tarihine iftira etmektedir sorusunu Türk milletinin bireyi olarak dünyaya gelmekten mustarip birkaç kafadaşı hariç herkes sormaktadır.[xv]    

                Pamuk’un ruh haleti üzerinde fazla duran olmadı. Bunun için şimdi içinde bulunduğu ruh hâlinden kurtulması gerekecekti. Rene Girard’ın “Şiddet ve Kutsal” isimli eserine dayanarak Pamuk üzerine bir değerlendirme yapan Aktan dikkat çekici şeyler söyledi: “tabi Orhan PAMUK, Girard’ı okumadan da trajedinin ilk dönemine benziyor. Dostoyevski ‘Yeraltından Notlar’ daki isimsiz kahramanı aracılığıyla kendisini analiz ettikten sonra, ikinci ve düzen ya da kültür kurucu döneme geçti. Oysa Orhan PAMUK hâlâ o kahraman gibi güçsüzlüğünü güçlüymüş tavrıyla telâfi etmeye çalışıyor.” [xvi] Pamuk, yargılamasının yapılacağı hafta içinde başta The New Yorker olmak üzere dünyanın diğer yayın organlarında çıkacağı belirtilen bir yazısının Tükçesini kendisini kayıtsız destekleyen Radikal gazetesinde neşretti.[xvii] Yazısında suçunun Ermeni katliamından bahsederek Türklüğü alenen aşağılamak olduğunu özellikle vurgulamak suretiyle, davanın gidişatından endişe ettiği, kazara ceza almaktan çekindiği satır aralarına gizlenmişti. Orhan PAMUK hâdisesinin geldiği son nokta ibret vericidir. Yargılanması içeride ve bilhassa dışarıda bağımsız yargı organları hakkında haksız değerlendirmelerin, suçlamaların yapılmasına vesile olmuştur. Başta AB yetkilileri bu fırsattan istifade ederek yargıya müdahale ve baskı yolunu tercih etmişlerdir. Kendisini savunma imkânı bulunmayan kamu görevlileri siyasilerin desteğini arkasında görememiştir. Sorumsuz bir yazarın gelişi güzel sarfettiği sözlerin toplumda yarattığı gerginliği, 16.12.2005 tarihinde yapılan mahkemesi sonrasında cereyan hâdiselerle değerlendirmenin yanlış olacağı, tepki dalgasının daha derinlerde ve etkisinin daha güçlü olduğu kanaatindeyiz.

                Türk milletinin değerlerine karşı sistemli olarak yöneltilen haksız eleştirilerin toz dumanı arasında önceleri tiyatro eserleri yazan, son yıllarda ise yakın tarihle alakalı bazı kitapları basılan Tugut ÖZAKMAN’ın “Şu Çılgın Türkler isimli eseri tahmin edilmeyen bir alâka ile karşılaştı. Hacimli kitap toplumun bütün kesimlerinden okuyucu buldu. Gençliğin ait olduğu toplumun tarihini bilmediğini belirten yazar, onların başka milletlerin kurtuluş savaşlarıyla ilgili olduklarını ve onların kahramanlarını iyi bildiklerini, kendi kahramanlarının posterlerini duvara asmaları gerektiğini vurguladı. Millî mücadelenin iyi bilinmesi gerektiğini hain olanın hanedan değil Vahdettin olduğunu ileri sürdü. Bütün bu olumlu açıklamaları yanında “sağcı sanatçı olur mu ben hiç duymadım” gibi garip bir beyanda da bulundu.[xviii]

                Yılın son ayında yayın alanında önemli bir hareketlenme görüldü. Geçmişte, 28 Şubat hâdisesinden önce yazılı ve sözlü basın dünyasında dönem dönem medya savaşları olarak tanımlanan hâdiseler cereyan etmişti. Basının sermaye tekellerinin denetimine girmesinden sonra birbirlerine üstünlük sağlayarak iktidarlar üzerinde tek belirleyici olmak iddiasındaki güçler sahip oldukları basın organlarındaki kiralık kalemler vasıtasıyla birbirlerine olmadık hakaretleri yağdırırlar, birbirlerinin kirli çamaşırlarını kamuoyunun önüne dökerlerdi. Tetikçi kalemler bir müddet sonra büyük transfer ücreti mukabilinde bir zamanlar hakaret ettikleri isimlerin emri altına girmekte beis görmezler ve bütün bu olup bitenlerin basın hürriyeti adına yapıldığını da belirtmekten sıkılmazlardı.

                4.12.2005 pazar günü Doğan grubu gazetelerinde Hasan CEMAL ile yapılan konuşmalar neşredildi. Bu konuşmalar Cemal’in o hafta satışa sunulan “Cumhuriyet Gazetesi’ndeki İç Savaş’ın Perde Arkası –Cumhuriyeti Çok Sevmiştim” isimli kitabı vesilesiyle yapılmıştı. Gazeteci olarak girdiği Cumhuriyet’te İlhan SELÇUK’un desteğiyle genel yayın yönetmenliği görevine kadar yükselmiş, gazetenin kıdemli mensupları ile arasında çıkan ihtilâf üzerine ayrılmak zorunda kalmıştı. Hürriyet, Milliyet, Radikal ile Vatan ve Zaman gazetelerinde tam sayfa olarak Hasan CEMAL ile gününe tuttuğu notlarına dayanarak yazdığı kitabı üstünü konuşmalar çıktı. Cemal başta Selçuk olmak üzere tanınmış isimler hakkında keskin değerlendirmelerde bulunmuştu. Cemal’in kitaptaki değerlendirmelerine getirilen tenkitlerin başında Uğur MUMCU, Berin NADİ gibi bu gün hayatta olmayan ve kendilerini savunma imkanı olmayanlar hakkında yazdıklarıdır. Farklı dünya görüşlerine sahip olan basın organlarının aynı günde Cemal’i gündeme getirmeleri tesadüf olarak kabul edilemediği için Cumhuriyet gazetesi bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerine sahip çıktıkları için hedef gösterildiklerini, değerlerin sistemli olarak yıpratıldığını ve gazeteye karşı bir haçlı seferi düzenlendiğini ileri sürdü. Cemal, ondan sonraki hafta içinde belli başlı kanallara çıkarak yazdıklarını tekrarlama ve daha geniş bir kesimlere hitap etme imkânı buldu. İlk konuşmalarında kitabının tirajı için mütevazı rakamlar beklediğini belirtmişti. Bu kadar yaygın bir tanıtım imkânından sonra tirajın yüksek rakamlara ulaşması kaçınılmazdır. Kitabın naşiri Doğan yayıncılığın tiraj endişesiyle Cumhuriyet gazetesine yüklenmesi düşünülemez. Başta AB olmak üzere belli konularda hissedilir bir muhalefet çizgisi takip eden gazetenin bu kitap vesilesiyle belli bir kesim tarafından terapi edileceğinin ileri sürülmesi tabiidir.

                Bu hâdise vesilesiyle basınımızın Cumhuriyet mektebinde ders görmeyenlerin katılmadığı, geriye kalanlar arasında karşılıklı olarak yapılan bir suçlama kampanyası ibretle izlenmektedir.[xix] Bütün bunlar bir ara üzerinde geniş tartışmalar yapılan döneklik kavramını yeniden gündeme getirecektir.

2005 yılı içinde yayın hayatımıza mensup çok sayıda isim dünyasını değiştirdi. Ama bunların içinde Attilâ İlhan’ın kaybının yerini doldurmak oldukça güçtür. Sanatçı olarak kazandığı büyük ününe son yıllarda düşünürlüğü de eklenmişti. Türk toplumunun değerlerinin sonuna kadar savunuculuğunu yaptı. Mustafa Kemal’in fikirlerine kalıplara sığmayan yeni yorumlar getirdi. Gelecekteki nesiller üzerinde de etkisi devam edecektir.

 

         


         

[i] Server R. İskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, İstanbul 1939, s. 246

[ii] a.g.e., s.323

[iii] Türk Kültür Eserleri, İstanbul 1953, s. 7, Milli Eğitim Basımevi.

[iv] Haluk Oral-Şeref Özsoy, Erol Güney’in Ke(n)disi, İstanbul 2005

[v] Sabah Ankara, 27.2.2005

[vi] Turuncu, sayı 28, Ağustos 2005, s. 34-37

[vii] Murat Belge, Nihat Genç olayı, Radikal, 10.6.2005

[viii] Nena Çalidis, Politika kültürü ele geçirdi, Cumhuriyet, 25.4.2004

[ix] Haydar Ergülen, Enis Batur,Radikal,5.5.2005

[x] Milliyet Pazar,16.10.2005

[xi] CNN Türk’te Söz Sizde programına katılan Pamuk, “Ben ne Türkler Ermenileri öldürdü” dedim ne “Biz öldürdük” dedim, ne de soykırım dedim ifadelerini kullandı. Radikal, 7.10.2005. Bu program basında tepkiyle karşılandı. Programcının Pamuk’un verdiği yalan-yanlış cevapları kabul ettiği, tartışmaya açmadığı ifade edilerek, ’bu söyleşiye kadar çamaşırhane zihniyetiyle yapılmış bir TV programı izlenmediği belirtildi. Bk. Özdemir İnce, Politikacı Orhan Pamuk, Hürriyet, 26.10.2005

[xii] Hasan Pulur, Orhan Pamuk’ta şeref kavramı, Milliyet, 27.10.2005

[xiii] Milliyet Pazar, 23.10.2005

[xiv] Zaman, 3.4.2005

[xv]Oktay Ekşi, Hangi Pamuk ?, Hürriyet, 25.10.2005

[xvi] Gündüz Aktan, Roman ve kişilik, Radikal,8.11.2005

[xvii] Orhan Pamuk, Dava; Bu hafta yargılanıyorum, Radikal, 12.12.2005

[xviii] Hürriyet, 30.8.2005

[xix] Bir örnek, bk. Yalçın Doğan, Hasan ya ben de yazarsam, Hürriyet, 13.12.2005


Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele