2005 YILINDA MİLLİ DEVLET VE MİLLİ KİMLİK MESELESİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

 

         

            Son iki yüz yılda toplumsal ilişkilerin merkezine “fert” (birey-insan), uluslar arası ilişkilerin merkezine de “millet” (ulus) konmuştur. Her ne kadar Marksizm (komünizm) ferdi ve milleti bir kenara koyarak işçi sınıfı-emek merkezli bir dünya tasarlamışsa da[1], bu rüya XX. yüz yılın sonunda bitmiştir. XXI. yüzyılın başında da küreselleşme adı altında millete, millî devlete, milliyetçiliğe karşı tavır alınarak fert, etnisite, serbest piyasa, insan hakları öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Buna rağmen hâlâ fert ve millet, millî devlet anlayışı henüz geçerliliğini sürdürmektedir. Bu itibarla mevcut dünya düzeninin fert-ferdiyetçi, millet-milliyetçi, millet-devlet ekseni etrafında yapılandığı görüşünden hareket etmeyi uygun bulduk.

                Bilindiği üzere Hümanizm, Rönesans, Reform devirlerinden itibaren insan yani fert, aydınlanma çağı ile de akıl-akılcılık (rasyonalizm) ve bilimcilik (scientizm) ön plâna çıkmış, 1776 Amerikan “Bağımsızlık Bildirisi”[2] ve 1789 Büyük Fransız İhtilâli’nin arkasından yayınlanan “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”yle de, toplumun merkezine fert yani insan oturtulmuştur. Fertler yani insanlar hür ve eşit doğarlar ilkesi, evrensel değer hâline getirilmiştir. Liberal felsefenin üzerine bina edilen sistemin çıkış noktası da bu olmuştur.

                XIX. yüzyılın başlarında, Alman idealizminin en önemli temsilcilerinden olan Hegel, devleti kutsayan ve insanların devlet için var olması gerektiğini öne süren felsefesini ve bu felsefenin ilkelerini ortaya koymasıyla[3], millet ve millî devlet kavramlarının, siyaset felsefesindeki yerinin ve öneminin de yolunu açmış oldu. Millî devlet kavramının dünya siyasetinde ön plana çıkması, milletin tek bir “ünite” olarak kabul edilmesine ve böylece “milletlerin eşitliği, milletlerin hürriyeti” (istiklâli) fikri ve ilkesinin de, evrensel bir değer kazanmasını sağlamıştır. Aynı yüz yılda Avrupa, eşit-hür fertler, eşit-hür milletler ilkesine göre ferdiyetçilik, milliyetçilik ve milli devletler çağını başlatmıştır. Ancak aşırı ferdiyetçilik vahşi kapitalizmi doğurarak burjuvaziyi refaha ulaştırırken, toplumların büyük kesimini köleleştirmiş; ırkçılığa kadar varan aşırı milliyetçilik (millî egoizm) de emperyalizmi tahrik ederek, dünyayı sömürgeleştirmiştir. Avrupa’nın vahşî kapitalizmi ve emperyalizmi, XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılda demokrasi, sosyal demokrasi, sosyalizm, liberalizm, marksizm gibi akımların ortaya çıkması, I ve II. Dünya Savaşlarında edinilen tecrübeler ve Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin çalışmaları sayesinde ferdiyetçilik ve milliyetçilik makul ölçülere, insanî çerçevelere çekilmiştir. Artık devletler hukuku, Birleşmiş Milletler Anayasası, demokrasi, insan hakları, rejimlerin ve devletlerin ölçütleri (kriterleri) hâline getirilmiş ve insanı, milleti, millî devleti esas alan demokratik bir anlayışa dönülmüştür. Bu çerçevede fertlerin-insanların hakları (eşitlik-hürriyet) ne kadar önemli ise, milletlerin ve millî devletlerin hakları da (eşitlik-istiklal) o kadar önemli ve vazgeçilmez olmuştur. Her hal-ü kârda insan haklarının, millet-millî devlet haklarının önüne küreselleşme adına holdinglerin, etnisitelerin, cemaatlerin, grupların, aşiretlerin hakları geçemez, geçirilmemelidir de.

            Meseleye medeniyetler ve kültürler açısından bakıldığında da durum farklı değildir. Her ne kadar aralarında etkileşim ve münasebet var ise de, her kültür ve medeniyet kendine has müstakil bir kimliğe, zihniyete ve özelliğe sahiptir. Zira kaynakları ayrıdır. Nitekim dünya tarihine baktığımızda üç medeniyet çevresi görüyoruz:

                                İslâm Medeniyeti: Türk, Arap, Fars

                                Hristiyan Batı Medeniyeti: Grek, Roma, Avrupa, ABD

                                Budist Brahman Medeniyeti: Çin, Hint, Japon

                İslâm Medeniyeti, dünyaya önem veren Museviliğin (Yahudi dini) ve sadece öbür dünyaya ağırlık veren İseviliğin (Hıristiyanlık) sentezi ve onları tamamlayan hem uhrevî hem de dünyevî hayata eşit ağırlık veren İslâm dininin ürünüdür. Zamanla dünyevî hayat ihmal edilmiş, dinî yani uhrevî yönü ön plana çıkarılmıştır. Dolayısıyla İslâm medeniyetinin amacı, dinî ve ahlâkî temele dayalı Allah’ın rızasını kazanmaktan öteye gidememiştir.

                Hıristiyan Batı Medeniyeti, Ortaçağda kilisenin baskısı ve hâkimiyeti ile dünyayı ihmal etmiş, yüzünü tamamen öbür dünyaya döndürerek, Avrupa’ya karanlık bir çağ yaşatmış ise de, Hümanizm, Rönesans, Reform ile kısa zamanda akıl ve bilim yolu ile aydınlanma çağına girmiş ve gözünü bu dünyaya yani tabiata çevirmiştir. Gücü, kuvveti tabiatta aramış ve maddenin kanunlarını öğrenerek, hem tabiatı sömürmüş, hem de diğer kıtalara, kavimlere, milletlere hâkim olmuş ve maddî güç elde etmiş materyalist bir medeniyettir. Ancak Batının, akıl, bilim, felsefe, teknoloji sayesinde ele geçirdiği zenginliği, refahı, kudreti ve gücü insanlık için kullanacak fazilete ve zihniyete sahip olduğu da söylenemez[4].

                Uzak Doğu’nun Budist ve Brahman medeniyeti, mistik ve pasif barışçı özelliğe sahiptir. Fakat Japonya ve Çin’in teşebbüsüyle bu tavrından çıkarak yeni bir kimliğe kavuşma yolundadır.

                Konumuz 2005 yılında Türkiye’nin takip ettiği iç ve dış politikayı değerlendirmek olduğuna göre, elbette ki akla, her şeyden evvel hükümetler ve yöneticiler gelmektedir. Bilindiği üzere hükümetlerin, yöneticilerin temel görevi Türkiye’yi, Türk milletini, Türk kültürünü, Türk-İslâm medeniyetini “bir adım” ileriye, yani başarıya götürmek, böylece yükselmesine, güçlenmesine ve refaha ulaşmasına katkıda bulunmaktır. Burada hükümetin, bir partinin, bir bakanın başarısı değil, toptan bir milletin ortak (kollektif) başarısı söz konusudur. Bu başarı, ilimde, teknolojide, felsefede, kültürde, ekonomide, sanatta orijinal bir şey yaratılırsa, keşf ve icat edilirse ülkeyi “bir adım” ileriye götürebilir. Vergi indirmek, yol yapmak, istikrarı sağlamak gibi başarılar bir partiye seçim kazandırır ama bir milletin diğer çağdaş medeniyetleri yakalayıp, ilerisine geçmesini sağlayamaz.

                O hâlde hükümetlerin veya yöneticilerin başarı ölçüsü nedir? Kendilerini, partilerini başarıya götürmek değil, uluslar arası arenada Türk milletini başarıya götürmektir. Bunun için önce Türk milletini tanımak, tanımlamak, sevmek ve onun hedeflerini bilmek lâzımdır. Milletin başarısı; dünyanın Türk milletinden beklemediği bir şeyi yapmak, hiç kimseye taviz vermeden ve sonunda pişman olmadan yolunda yürümektir. Bu çerçevede başarı, Türk milletinin ihtiyaçlarını karşılamak, endişelerini gidermek, millî mecburiyetlerini yerine getirmek, millî birliğini korumak, millî kimliğini üstün tutmaktır. Bilindiği üzere, tarihte ferdî hedefler peşinde koşanlar değil, millî ve toplumsal hedefler peşinde koşan ülkü sahibi büyük ruhlu insanlar başarılı olarak tarihe geçmiş ve iz bırakmışlardır. Topraktan (Vatandan) Çinlilere taviz vermeyen Oğuz Han, asil Türk milletine mensubum diyen ve bundan gurur duyan Atilla, Türkçe üzerinde titreyen Karamanoğlu Mehmet Bey, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ve “Türkçe demek Türk demektir.” diyen Mustafa Kemal, Türkleri başarıya götüren büyük ruhlu insanlar olarak hatırlanır. Yöneticiler, “dün Türk milletini buldum, kıymetini bilmedim, bugün kıymetini bildim ama Türk milletini bulamadım” demek mecburiyetinde ve bedbahtlığında kalmamalıdır. Başka milletlerin Türk milletine, “şunu yap bunu yapma” diyerek başarının ve çağdaşlaşmanın yollarını öğretmelerine fırsat ve imkân verilmemelidir. Tarhî başarılarla dolu Türk milletinin, başarılı olacağına samimi olarak inanılmalıdır. Türk Milleti zirveye çıkarılmalıdır, ama zirvede soğuktan, kardan kıştan yok olmak durumunda veya geri dönmek zorunda bırakılmamalıdır. Avrupa Birliğine (AB) giriş bu açıdan üzerinde ciddîyetle düşünülmesi ve ona göre tedbirler alınması gereken bir konudur. Türkiye’nin bugün başarılı olup olmadığını anlamak için şu ölçütleri iyi değerlendirmek gerektiği kanaatini taşıyoruz:

                “Siyasî” alanda: Ermeni Meselesi, PKK ve Barzani-Talabani meseleleri, Kıbrıs ve Irak Türkmenleri’nin hali

                “Malî” alanda: Türkiye’nin dış ve iç borç durumu

                “Ticarî” alanda: İhracat ve ithalât dengesi

                “İlim” alanında: Yeni icat ve keşiflerin, orijinal fikirlerin varlığı

                “Sanat” alanında: Dünya çapında ün yapmış, meşhur sanatçılarımızın var olup olmadığı

                “Sanayi ve Tarım” alanında: Üretim kapasitemiz

                “Eğitim” alanında: Eğitimin Türkçe olup olmadığı ve üniversite mezunlarının nüfusa oranı

                “Servet ve refah” alanında: İşsizlik oranı ve adam başına düşen milli gelir

                İşte, yukarıda işaret edilen alanlardaki kriterlere olumlu cevap verildiği takdirde, Türkiye başarılıdır, başarıya doğru koşmaktadır diyebiliriz. Ayrıca Türkiye’nin imajı nasıldır? Ulusl ararası camiada zengin midir, fakir midir? Başarılı mıdır, başarısız mıdır? Kalkınmış mıdır, geri ülke midir? Millî güvenliğini ve haklarını koruyabiliyor mu? Bu konularda taviz mi veriyor? Kısaca Türkiye dik durabiliyor mu? Nihayet Türkiye Türk dünyasına mı, Batı dünyasına mı, Arap dünyasına mı, İslâm dünyasına mı bakmalıdır? Bütün mesele bu sorulara verilecek cevaplara bağlıdır.

 

A-Türkiye Cumhuriyeti Millî Devlettir

                Girişte bahsedildiği gibi millî devlet anlayışı, Hegel felsefesinin ve liberalizmin uzantısı olarak doğmuş, Avrupa’da yaygınlaşarak hâkim devlet anlayışı hâline gelmiş ve Avrupa haritası buna göre şekillendirilmeye çalışılmıştır. Böylece kent devlet, feodal devlet, hanedan devlet ve imparatorluk devleti gibi aşamalardan geçilerek, “milli devlet” anlayışına ve pratiğine ulaşılmıştır. XVIII. yüzyılda Kant’ın, savaşı yasaklayan bir sözleşmeyle birbirine bağlanmış, ütopik özgür kentler ve milletler federasyonu[5] görüşü ve XIX. yüz yılda Marks’ın “evrensel komünist toplum[6]” anlayışı da ortaya çıkmış; hatta 1917–1990 yılları arasında Rusya’da komünist bir devlet kurulmuş ise de, “milli devlet” gerçeği ortadan kalkmamış, kaldırılamamış ve hâkim devlet modeli olarak XX. yüz yılda da yaşamaya devam etmiştir.

                Milli devlet modelinin ayakta kalmasının temel sebebi, “millet gerçeğinin” üzerine bina edilmesidir. Bu yüzden XIX. yüzyılda teorik olarak “her millete bir devlet, her devlete bir millet” düşüncesi ileri sürülmüş ve millî devletlerin buna göre şekillendirilmesi ilke olarak kabul görmüştür. Ancak bu ilke, uygulamada pek çok güçlüklerle karşılaşmıştır. Zira dünya beşerî coğrafyasında, tek ve saf bir milletin oturduğu bölgenin haritasını çizmek mümkün değildir. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan ve millî devletin esasını teşkil eden “milletin” içinde, haklarının korunması şartıyla, azınlıkların bulunabileceği ve bu azınlıkların millî devletin veya ana unsur olan milletin niteliğini bozmayacağı ve değiştiremeyeceği gerçeği; saf bir millet ve bu millete ait bir devlet olamayacağı gerçeğinin üzerine söylenebilecek en doğru söz olacaktır.

                XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında, çok milletli, çok dinli Osmanlı İmparatorluğa, şu veya bu sebeple çözülmüş-parçalanmış ve bu arada Yunan millî devleti, Bulgar millî devleti gibi millî devletler, içlerinde önemli miktarda Türk nüfusu olmasına rağmen Avrupa’nın desteğiyle kurulmuşlardır. Türklere böyle bir hak tanınmamış iken, Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde verilen Millî Mücadele ile Anadolu’da ve Trakya’da Türk milletinin varlığı ve bu varlığın asla ortadan kaldırılamayacağı, güç kullanılarak ispat edilmiş; Millî Türk Devleti, Lozan’da 1923’te yapılan antlaşma ile sömürgeci ve materyalist Hrıstiyan Batı dünyasına resmen ve hukuken kabul ettirilmiştir. Millî Mücadele, adından da anlaşılacağı üzere, Türk milletinin istiklâlini muhafaza etme ve başkalarına kabul ettirme savaşı idi. Anadolu’da Türk milleti olmasaydı, bu savaşın adı milli olmayacağı gibi kazanılması da imkânsız olurdu ve Lozan’da millî devlet olarak da kabul görmezdi. Ayrıca Batı Anadolu’da Yunanlıları, Doğu Anadolu’da Ermenileri mağlup eden, Rusları çekilmeye zorlayan ordunun adı Türk ordusu olduğu için, bütün dünya kamuoyu ve dünya basını Millî Mücadeleyi, “Türk Millî Mücadelesi” olarak algılamış, öyle görmüştür. Bu itibarla Mustafa Kemal’de sembolleşmiş millî irade ve millî hâkimiyet, bir kaç grubun, kavmin, etnisitenin iradesinin ve hâkimiyetinin toplamı değil; sadece Türk milletinin iradesi olarak görmek mecburiyeti vardır. Bu iradeye, diğer gruplar sayıları az da olsa gönüllü olarak katılmışlardır. Çünkü millî irade ve milli hâkimiyet “millî” olması sebebiyle tektir, bir bütündür, ortak kabul etmez, parçalanamaz. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Türk milletinin devleti olduğunu görmek için, Mustafa Kemal’in Nutuk’ta, söylev ve demeçlerinde, telgraflarında “Türk, Türk Milleti, Türklük, milli, milli vatan” gibi kelime ve kavramları ne kadar çok kullandığına bakmak kâfidir. Bu devletin kim için kurulduğunu ve kime ait olduğunu herhâlde Mustafa Kemal’den daha iyi bilecek birisi olmasa gerektir. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içte ve dışa karşı hükümranlığına, millî iradesine ve üstün otoritesine her ne surette olursa olsun başka hiçbir makam ve merci ortak olamaz ve bunlar hiçbir kimseye ve gruba devir edilemez. Bundan vazgeçildiği an istiklâle halel gelir ve “tâbi” devlet durumuna düşülür[7].

                Bu çerçevede, 2005 yılındaki gelişmelere bakıldığında pek de iç açıcı bir manzara ile karşılaşmak mümkün görülmemektedir. Bilindiği üzere, bir inşaatı yapmak için, taşa, toprağa, demire, çimentoya ihtiyaç vardır. Bunlar inşaat için lazımdır. İnşaatı yapacak olan mühendise ise bu malzemeleri kullanma bilgisi lazımdır. Bu örnekte olduğu gibi, millî devlet için bir millete, bir vatana, bir tarihe ve bir kültüre kesinlikle ihtiyaç vardır. Ancak devlet adamı olmak için bu unsurların ne anlama geldiğini iyi bilmek ve bunların lehine “iktidarı” kullanma bilgisine sahip olmak şarttır. Zira bilgi, tecrübe ve iktidar, devlet adamının manivelasıdır. Bu “manivela” millete köstek değil, destek olursa toplum milletleşir, millet de tek yumruk hâline gelir ve başkalarına ihtiyaç kalmadan millî kimliğiyle, kendi iradesiyle, kendi mukadderatını tayin eder.

                Devlet adamı şunu iyi bilmelidir ki, yapılan hizmetlerin sınırı ne olursa olsun, hiçbir hizmet vatana ve millete yapılmış fenalığın gerekçesi olamaz[8]. Bu itibarla, büyük ve güçlü emperyalist devletlerin işine ve menfaatine gelen küreselleşme (globalizm) ve Hıristiyan Avrupa Birliği’ne girme gerekçesiyle milliyetçilikle-dinin, milletle-vatanın, milletle-millî devletin, milletle-tarihin, milletle-kültürün, milletle-dilin ilişkisi kesilmemelidir. Üstelik tehlike sadece bundan ibaret olmayıp, Avrupa Birliği’ne giriş, millî devletten vazgeçiş ve bağımsız Türk devletinin sonu anlamına gelmektedir[9].

                Günümüzde ümmetçi-tarikatçı-cemaatçi grupların ve yabancıların propaganda çalışmalarıyla, bu ilişkiler kesilme noktasına gelmiştir. Millî devlet, milliyetçilik, Atatürkçülük, millî şuur kavramları ve anlayışları bazılarınca ya reddedilir hâle gelmiş ya da tebessümle karşılanır olmuştur. AB’ye girişin umut, ABD’ye teslim olmanın çare olarak görülür hâle gelmesinin, yöneticilerden-hükümetlerden umudun kesilmiş olmasının en belirgin işaretleri olduğu unutulmamalıdır.

                Bütün olumsuzlukların önüne geçmenin çaresi milletten, millî devletten, misak-ı millîden vazgeçmek değildir; aksine Türkiye’nin, milletleşmeye, ekonomisini, eğitimini ve savunmasını iyileştirmeye devam etmesidir. Batının Türkiye’den yararlanmaya kalkması ve Türkiye’ye parasıyla, kültürüyle, şirketleriyle, misyonerleriyle gelmesinin; turizm, yabancı yatırım, iş birliği adına “şans” olarak görülmesi endişe ile karşılanmalıdır. Madalyonun öbür tarafına mutlaka bakılmalıdır.

                Kısaca millî devletten, Lozan’dan, misak-ı millî sınırlarından, tek ve bölünmez Türk milletinden kesinlikle ne sözlerimizle, ne davranışlarımızla taviz verir duruma düşmemeliyiz. Millî devletten vazgeçme gibi bir lüksümüz olamaz. Avrupa, dünya hâkimiyetinde söz sahibi olabilmek için AB adı altında tek ve güçlü “Avrupa Birleşik Devletleri” olarak; ABD ise zaten Amerika Birleşik Devletleri adı altında bir dünya süper gücü olarak, elbette ki kendi menfaat bölgelerinde kendilerine engel olabilecek büyük ve orta çaptaki millî devletlerin ufalanmasını-bölünmesini tahrik ve teşvik edecektir. Tarih bilgisi olan herkes için bunun yadırganacak bir tarafı yoktur. Yadırganacak husus, orta güçte ve kalkınmakta olan millî devletlerin yöneticilerinin bunu bir medeniyet projesi, bir zaruret veya iyi niyetli bir küreselleşme gibi algılayarak teslimiyetçi tavır göstermeleridir. Her millî devlet yöneticisi, uluslar arası hukukta veya devletler hukukunda hâkimiyetin, istiklâlin, dışta milletlerin ve devletlerin eşit statüye, dâhilde ise tekelci bir otoriteye (millî hâkimiyet) sahip bulunduğunun farkında ve şuurunda olması gerekmektedir. Aksi bir anlayışın, millet için bedeli ağır olabilir.

 

B-Millî Kimlik Meselesi

                Son zamanlarda Türkiye’de kimlik üzerine yapılan tartışmalara, entelektüellerin yanı sıra yönetici durumunda olan siyasetçilerin de katılmasıyla, kamuoyu da bu tartışma içine çekilerek, zihinler iyice karıştırılmışa benziyor. Hemen ifade etmek gerekirse bu tartışmanın maksadı, kimlik tartışması olmaktan ziyade Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, “millî devlet” ve “üniter devlet” olmadığını ispat etme girişiminde bulunmak için, uygun zemini önceden hazırlamaya dönük tuzak kurmaktır. Bu tuzağa, herkesten önce siyasî yöneticilerin düşmesi ise ibret vericidir. Zira bu tür bir tartışma, önce sosyal antropologların, sosyologların, tarihçilerin ve halk bilimcilerinin işidir. Siyasetçilerin görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ettikleri yemine bağlı kalarak sadece Türk millî devletini, Türk millî kimliğini, Türk millî birliğini, Türk millî kültürünü kısaca Türk millî menfaatlerini korumak ve geliştirmektir. Siyasetçi entelektüelin işine karışmamalıdır. Entelektüel imâl-i fikr eyler, ona siyasette hayat veren ise erbâb-ı siyasettir. Siyasetçi fikir imaline karışmamalıdır. Çünkü siyaset aklın muhakeme kabiliyetini ifsat eder[10]. O hâlde kör ve mîzandan yoksun siyaset erbabının aklı nasıl olurda, milli ve üniter devlet ile millî kimlik ve etnik yapı ile ilgili yorumlarda bulunabilir. Bu, safdillik, kendini bilmezlik ve haddini aşmaktan, gaflet, dalâlet ve ihanete kadar geniş bir yelpazede nereye konabilir? Bunu yapmaya tevessül edenler, milletin vicdanının onlara biçtiği kimliği kabullenmekte zorlanacaklardır.

                Entelektüelinden siyasetçisine kadar toplumun her kesiminden insanın, üzerinde yorum yaptığı etni, etnisite, halk, millet gibi kavramlara bakmakta ve kısaca açıklamakta fayda mülâhaza ediyoruz: “etni” bazı folklorik ve sosyal özellikleri ve bilhassa dili ortak olan topluluğu ifade eder. Anatomik veya biyolojik özelliği dikkate alan ırktan (race) farklı bir mana içerir. Etnik-etnisite ise, nüfusun büyük bir kısmını teşkil eden hükümran bir milletin ve onun kurduğu devlet içinde önemsiz, yani nüfus bakımından azlığa ve yetersizliğe sahip olan devletleşememiş ve milletleşememiş insan topluluğu manasına gelmektedir. Etni, etnisite, etnik kimlik gibi kavramlar, bir devleti, özellikle millî devletleri yıkıp, parçalayıp, yeni devletler için yeni vatandaşlar grubu bulmak ve yaratmak üzere emperyalist güçler tarafından, XIX. yüzyılda icat edilmiş ve günümüzde en çok küreselcilerin, bölücülerin itibar ettiği kavramlar hâine gelmiştir. Tarihte devlet kuramamış, milletleşememiş toplumlar, kendilerine kimlik bulmak ve içerisinde yaşadıkları devletlerden ayrılmak için etni-etnisite kavramına sarılarak, hınca-kine, hırsa-intikama dayalı etnik ırkçılıktan medet ummaktadırlar. Bu arada emperyalist devletlerin gönüllü maşası olmaktan da kendilerini kurtaramamaktadırlar.

                Millî kimlik, tarihin derinliklerinden süzülerek gelen, kurduğu devlet veya devletlerle siyasî şahsiyetini kazanan ve böylece milletleşen hür ve müstakil yaşamış toplumlar için söz konusudur. Millî kimlik, millî kültürün ürünü olduğu için önü ve arkası herkese açıktır, isteyen bu kimliğe dâhil olabilir. Bu kimliğin resmen somutlaşmış şekli, devletin sınırları içinde hüviyet cüzdanı, ülke dışında ise pasaporttur. Bir kimsenin soyu-sopu, kökeni ne olursa olsun, resmî kimliğini taşıdığı milletin ve devletin millî kimliği ile ters düşmemeli ve taşıdığı kimliğin her iki yönü de birbiriyle örtüşmelidir. Millî kimlik, millî sıfatını taşıdığına göre tektir ve bütündür. Zira millî kimlik, millete aittir; fertler bu kimliğe hukuken ve resmen dâhildir. Dolayısıyla millî kimliğin altı-üstü olmaz. Ancak fertler taşıdıkları millî kimliğe bağlı kalmak şartıyla mensup oldukları mesleğe, aileye, kuruma, mahalleye, bölgeye, kabileye, aşirete, mezhebe, dine, spor kulübüne, derneğe ve partiye göre bir kimlik edinebilirler. Bu tür dar ve münferit kimlikler millî olmadığı için, millî kimlikle asla karıştırılmamalıdır. Millî kimlik yaygın, kapsayıcı, ortak (kollektif) kimliktir.

                Türkiye’de, millî kimliğin adı Türk millî kimliğidir. Bu itibarla siyaset erbâbının, Türk kimliğinin hem savunucusu hem de temsilcisi durumunda olması iktiza eder. Millî kimliği ve millî kültürü oluşturan parçaların mozaik ve çok kültürlülük gibi görülmesi ve ifade edilmesi, dinler ve medeniyetler arası diyaloğun yeni ve evrensel bir proje hazırlığıymış gibi algılanması, millî kimliğin ve millî birliğin yitirilmesine sebep olabilir. Bu hususlarda fevkalade ihtiyatlı olunmasında fayda vardır. Zira Türkiye’de, millî kimlikten veya Türk kimliğinden rahatsız olan ümmetçi ve gayrimillî küreselciler, dış güçlerle ittifak halindedirler. Millî kimlik, millî birlik ve vatanın bölünmezliği konusunda kafalarda soru işaretleri yaratmaya çalışmaktadırlar. Erbâb-ı siyasetin, millî kimlikle ilgili söylem, tutum ve davranışındaki, bir milletin topyekûn yok olmasına sebep olabilecek inanç ve iman zafiyeti, insanların kalplerinde şu duyguları uyandırmaktadır; ya devleti kuran iradenin “millî devlet felsefesine” inanılmıyor ya da bu insanlar kendilerini, büyük Türk milletinin tarhî kimliğine ait görmüyor. Üstelik dinin, millî kimliğin reddini meşrulaştırma aracı olarak öne sürülmesi, bizâtihi dinin, millet ve millete aidiyetle ilgili görüşüne karşı çıkıştır. İslâm dininin karşı olduğu şey, millîyetçilik değil ırkçılıktır. Çünkü “kişi kavmini sevmekle suçlanamaz.” Bu sebeplerle; Türk olmamayı dinin bir gereği sayan zihniyet, bin sene kendini feda ettiği dini, Türk’ü ortadan kaldırmanın meşrû aracı haline getirmek istiyorsa[11]; tarih bu kişilere, yanıldıklarını bir kez daha gösterecektir. 

                Özetlemek gerekirse; “millî kimlik”, millet ve millî devlet için zedelenmemesi gereken hayati bir olgu ve kavramdır. Her ne ad altında olursa olsun, alternatif ikinci bir “kimliğe” zemin hazırlayıcı söylem ve davranışlardan sakınılmalıdır. Bu arada gayrimillî ve kendisini Türk kimliğinin dışında gören bazı entellerin farklı ve zıt kimlik söylemleri kimseyi korkutmamalıdır; Churchil’in dediği gibi “uçurtma bile ters yönden gelen rüzgarla yükselir”. Yeter ki siyasilerimiz “şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık göstermeksizin de yumuşak” olsunlar ve “koyunun kesildiğine değil, derisinin yüzüldüğüne üzülen” bedbaht yöneticiler durumuna düşmesinler.

 

C-Demokrasi-Millî İrade-Millî Hedefler

                Her devletin, özellikle millî devletlerin, her türlü şartta tavizsiz olarak muhafaza etmesi ve savunması zarurî olan öncelikli görevleri vardır: Birincisi “mevcudu koruma” görevidir. İkincisi de ulaşmayı, erişmeyi ve gerçekleştirmeyi düşündüğü, önceden planlanmış fakat gerçekleştirilmesi zamana ve zemine bağlı, açıkça ifade edilemeyen ancak millî iradenin fark ettiği ve zımnen onayladığı “uzak hedeflere” varmasıdır. Birinci “görevi” asgari, ikinci görevi yani “hedefleri” ise azami millî müştereklerdir. Hükümetler birinci derecede görevleri arasında olan vatanın bütünlüğünü, milletin birliğini, resmî millî dili, millî kültürü, millî ekonomiyi, millî kimliği açıkça ve kayıtsız şartsız korumak, kollamak ve geliştirmekle mükelleftir. Bu mükellefiyetini, bedeli iktidarı kaybetmek bile olsa, açıkça ifade etmekten asla çekinmemelidir. İkinci uzak hedeflere gelince, bu hedeflerin esiri olmadan fevkalade ihtiyatlı, dikkatli davranılmalı, halk niyetinin o istikamette olduğunu ancak onun hal ve hareketlerinden anlayabilmeli ve sezebilmelidir. Millî irade ile hükümet politikalarının ve millî hedeflerin buluşması ve örtüşmesi gerçekleştiği ölçüde de, halk ile iktidar arasında demokratik uzlaşma zemini sağlanmış olur.

                Buna uygun bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’yi büyük bir gemiye benzetirsek, yürütme (icra) yani hükümetler kaptan, yetmiş milyon insanda yolcular ve kürekçilerdir. Yolcular ve kürekçiler, kaptanın kendilerini arzu edilen limana indireceğinden eminse, kaptan da rotaya uygun emirler verirse, kürekçiler de kürekleri elbirliğiyle aynı istikamette ahenkli bir şekilde çekerler. Bu durumda gemi hızla hedefe doğru yol alabilir. Aksi takdirde yani kaptan çelişkili ifadelerle komut verirse, kaptan olduğunu unutarak yolcuların soyuyla, sopuyla, kılığıyla, kıyafetiyle meşgul olmaya kalkarsa, gemide kargaşa çıkar ve kürekçiler kürekleri farklı istikamette çekmeye başlar. Bu durumda da gemi ya farklı bir istikamete doğru gider ya da batar. Bu açıdan yöneticiler çok dikkatli olmak mecburiyetindedir. Bir gemide iki kaptan olamayacağı gibi, bir ülkeye de iki milletin sığmayacağı bilinmeli ve ona göre politikalar üretilmelidir.

                Türkiye’de millî irade ile çoğunluk iradesi de karıştırılmaktadır. Bilindiği gibi çok partili demokrasiler, iktidarlar millî iradeyi değil çoğunluk iradesini temsil ederler. Bu itibarla iktidar partisinin iradesi, şayet yüzde elliden fazla oy almışsa, millî iradeyi değil çoğunluğun iradesini temsil etmektedir. Eğer aldığı oy yüzde ellinin altında ise, çoğunluğun bile iradesini temsil ettiği söylenemez. Ancak iktidar, millî irade ve millî hedefler istikametinde icra-i hükümet ediyorsa, halkın desteğine ve sessiz kabulüne mazhar olabilir. Şu bilinen bir husustur ki, otoriter rejimler ve diktatörlüklerde hedef tektir; hedefe giden yol ve hedefe götüren vasıta da tektir. Çok partili ve demokratik millî ve üniter devletler de ise, ayrı yollardan, ayrı vasıtalarla farklı ve zıt hedeflere değil benzer ve aynı hedeflere varılması esastır. Hedeflerin ayrı olduğu bir ülkede, millî iradeden ve demokrasiden bahsetmek güçleşir. Demokrasi, ülkenin ve millî iradenin parçalanması ve dağılması için, farklı hedeflere sahip gruplar tarafından suiistimal edilmeye müsait bir zemin haline getirilebilir. Bu bakımdan temelde demokrasi, millî devletlerin rejimidir ve millî devletlerde bölücülük ve millî iradenin parçalanması anlamında suiistimal edilme imkânı yoktur. Millî bir devletin demokrasisi buna izin vermez. Demokrasi izin verse de, millî irade buna izin vermez. Çünkü millî devlette, müşterek maziyle, müşterek gelecekle, müşterek dil ve kültürle aynı vatanda birlikte yaşama, millî hedeflere doğru birlikte yürüme ve başarılı olma arzusu vardır. Dini, mezhebi ve etnik bakımdan, ülke zayıflaştırılmaya çalışılırsa, orada millî iradeden, demokrasiden, millî birlikten bahsetmek güç olsa gerektir.

 

D-Türkiye’nin Vaziyeti

                Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1923 Lozan antlaşmasına ve 1924 Anayasasına göre millet merkezli millî bir devlettir. Osmanlı Devleti, din ve ümmet merkezli bir imparatorluk idi. Ama din ve ümmet anlayışı, Osmanlı Devleti’ni, emperyalist Hristiyan Avrupa’nın saldırısından kurtaramadığı gibi; Müslüman Arapların I. Dünya Savaşında, Filistin cephesinde, sancak-ı şerif altında savaşan hilafet ordusunu teşkil eden Türk ordusuna karşı, haç taşıyan İngiliz bayrağının altında savaşmasını da engelleyemedi. Bu gerçek, Mustafa Kemal’e, Pan-Ottomanizm ve Pan-İslamizm adına “ümmetle” hareket edilemeyeceğini göstermiştir. Bu durum onu, milletle hareket etmeye sevk etmiş, sadece Anadolu ve Trakya Türklerinin akıbeti ve istiklali ile ilgilendirmiştir. Nitekim Mustafa Kemal Anadolu’nun ve Trakya’nın Müslüman Türk halkına, hürriyetini, istiklalini ve millî devletini kazandırmıştır. 1923’te Cumhuriyeti de kurarak, devletin Türk halkına ait olduğunu 1924 anayasasıyla teyit etmiştir. Bunun manası, Türkiye’de devleti ve toplumu, soyu, dini, ırkı ne olursa olsun devlete resmî Türk kimliği ve vatandaşlık bağı ile bağlı olan bütün fertlerin ortak yararı, ortak iyiliği ve ortak hedefleri için yeniden düzenlemeyi öngören, yeni bir anlayışın ve pratiğin ortaya çıkmasıdır.

                Bu yeni millî devlet, her şeyden önce 1071’den beri Türklere ait olan ve misak-ı millî ile hudutları çizilmiş topraklar üzerinde kurulmuştur. Selçuklu ve Osmanlı Anadolu’da hâkim iken, her devlette olduğu gibi, Rum-Ermeni gibi köken itibariyle Türk olmayan unsurlar da, kanunlar çerçevesinde ülkede yaşamışlardır. Ama bu unsurların mevcut olması, bu toprakların Selçuklu–Osmanlı Türklerine ait olduğu gerçeğini hiçbir zaman değiştirmemiştir. Nitekim Anadolu topraklarının, Avrupalılar tarafından da Türkiye (Türklerin ülkesi) olarak isimlendirilmesinin sebeb-i hikmeti budur. Çöküş döneminde Osmanlı’nın terk ettiği Kırım’dan Tatarlar; Balkanlardan Boşnaklar, Pomaklar, Arnavutlar; Kafkasya’dan Çerkezler, Gürcüler, Balkarlar, Abazalar, Kumuklar, Azerîler gibi kendilerini Türklere, Padişaha, Halifeye yakın hisseden, Türk olsun veya olmasın pek çok Müslüman Anadolu’ya gelip yerleşmiş veya yerleştirilmiştir. Bu muhacirler, Anadolu Türkleri tarafından hiçbir zaman yadırganmamış, etnik kökenine ve mezhebine bakılmaksızın kabul görmüşlerdir. Bu muhacirler Anadolu’ya veya Trakya’ya devlet kurmaya gelmemişler, Türklerle kaynaşmaya, Türk Devletinin himayesine mazhar olmaya ve kendi devletleri bildikleri topraklara, emniyet ve huzur içinde yaşamaya geldikleri için hiçbir millî veya etnik sorun yaşamadan ve yaratmadan hayatlarını sürdürmüşlerdir. Millî mücadelede de Türklerle beraber vatanları olan Türkiye’yi savunmaktan geri kalmamışlardır.

                Kürtlerin Türklerle münasebetleri de, Çerkez’in, Arnavut’un, Gürcü’nün, Boşnak’ın münasebetlerinden farklı değildir. Kürtler, Güney Doğu Anadolu’da Bizans ve Arap imparatorluklarının teb‘âsı ve esas merkezleri Suriye ve Irak çölleri iken, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çölün sıcağından kaçarak, nüfus bakımından seyrek olan Doğu Anadolu bölgesine yayılmışlardır. Müslüman oldukları ve Ermeni nüfusunu dengeledikleri için, Selçuklu ve Osmanlı tarafından da hoş görülmüşlerdir. Doğu Anadolu’da pek çok aşirete, nereden geldikleri sorulduğunda “Arap çöllerinden buralara gelmişiz” dediklerini duyarsınız. Neticede Türkler ile Kürtler, aynı devletin teb‘âsı olarak birbirleriyle hem hal olmuşlardır.

                Osmanlı devleti çökerken ve Millî Mücadele verilirken, bazı Kürt aydınlarının dışında, Kürt halkından Türklerden ayrılma arzusu ve niyeti gelmemiştir. Zira Rusların ve Ermenilerin hâkimiyetine girmekten ve Doğu Anadolu’dan kovulmaktan veya katledilerek yok olmaktan, kendilerini kurtaranın Osmanlı-Türk ordusu olduğunun farkında ve şuurunda idiler. Buna benzer bir şuurda Balkanlardan ve Kafkaslardan Türkiye’ye göç ederek hayatlarını kurtaran Boşnaklarda, Arnavutlarda, Gürcülerde oluşmuştur.

                Doğu Anadolu Ruslarda kalsaydı veya orada Ermenistan devleti teşkil edilseydi, Trabzon’da Pontus-Rum Devleti kurulsaydı ve Batı Anadolu Yunan işgalinde kalsaydı, Anadolu’da ne Kürt ne Boşnak ne Arnavut ne Çerkez ne de Gürcü hayatını sürdürebilirdi. İşte bu var olma endişesi, tehlikesi, Türk kökenli olmayan Müslümanları Türkler ve Mustafa Kemal etrafında birleşmeye-bütünleşmeye; Türkleri de bu grupları kucaklamaya sevk etmiştir. İşte millî Türk devleti bu atmosferin ve bu zeminin eseridir.

                Günümüzde Türkiye’nin nüfusu 70 milyon’dur. Nereden bakılırsa bakılsın, nasıl sayılırsa sayılsın, bu nüfusun tahminen en az 50 milyonu Türk kökenli, en çok 20 milyonu da değişik etnik kökenlerdendir. Bunun yadırganacak hiçbir tarafı yoktur. Zira her devlette benzer durumla karşılaşmak mümkündür. Kaldı ki Türkiye’de evlilikler, nüfusun önemli bir kısmını bütünleştirmiştir. Türkiye’de Türk, Laz, Çerkez, Boşnak, Kürt ve Arnavutlar arasındaki evliliklerden teşekkül etmiş bulunan aile sayısının tahminen 5-6 milyon civarında olduğunu varsaysak, bunların toplam nüfusu 15-20 milyonu bulur. Bu aileleri oluşturan fertler Türk kimliğini benimsemişlerdir ve Türk’türler. Hal böyle iken siyasî yöneticilerin mozaikten, farklı kimliklerden bahsetmeleri gaflet ve delalet değilse nedir? PKK’nın terörüne, medyanın (basın-televizyon) şuursuzluğuna, Türklüğü reddeden ümmetçilerin ve entellerin hezeyanına bakılarak endişeye kapılmaya asla mahal yoktur. Türkiye’de Türk kimliği geçerlidir.

 

D-Sonuç

                Devletin şan ve şerefi, güç ve kudreti, kimliği ve şahsiyeti, millet, ülke ve ordu ile kaimdir. O hâlde milleti parçalamaya, ülkeyi bölmeye, orduyu gözden düşürmeye yönelik her türlü söylem ve tavra hangi ad altında olursa olsun fırsat verilmemelidir. Bir kişi başka kişiye düşman olmuş ise arada bir menfaat vardır sözüne nazaran; “bir devlet başka bir devlete, bir millet başka bir millete, bir etnik grup başka bir etnik gruba düşman olmuş ise arada üçüncü bir milletin veya devletin menfaati vardır.” O hâlde Türkiye’nin dış politikalarına ve uluslar arası durumuna bu çerçeveden bakılması zarurîdir. Bu itibarla Türkiye kendisini ilgilendiren konularda üçüncü devletlerin veya milletlerin yönlendirmesini ve müdahalesini ihtiyatla karşılamalıdır. Yunanistan’la, Ermenilerle, PKK ile düşman isek, arada üçüncü devlet olarak Avrupa Birliği (AB)’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve onların menfaatlerinin olduğunu unutmamak lâzımdır. AB de Türkiye’ye düşman ise, arada Ermenilerin, PKK ve Yunanistan’ın olduğu daima hatırlanmalıdır[12].

                Şayet Türkiye çağdaş medeniyete ulaşacak ve geleceğini kendine has bir şekilde tanzim edecekse; yöneticilerin tarihe yani maziye bakmaları elzemdir. Mazi ayna olduğuna göre, Brüksel’e (AB) Waşington’a (ABD), Taşkent’e (Türk dünyası) ve Mekke-Medine’ye (İslam dünyası) bu aynadan bakıldığında, nerede olduğumuz ve nerede olmamız gerektiği daha iyi görülür kanaatindeyiz. Bu demek değildir ki, kabuğumuza çekilelim. Asla! Fakat bunu, millî devleti, millî kimliği, millî hedefleri kiminle ve nasıl muhafaza edeceğimize, başarıya ulaştıracağımıza dair ip uçları vermesi açısından önemli görüyoruz. Dünyada, neden sadece Türk milletinin ve Arap milletinin farklı devletlere bölündüğü gerçeğini düşünme zamanı gelmiştir. Türk dünyasının bu parçalı hâli yetmezmiş gibi, Türkiye coğrafyası üzerinde, Büyük Orta Doğu projesi adı altında, Büyük İsrail, Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan, Pontus, Büyük Bizans haritaları çizilirken susmak yerine; Büyük Türkiye, Büyük Türkistan ve Turan Ekonomik Birliği’nden söz etmek, bizim devlet adamlarımıza AB ve ABD’den bahsetmekten daha çok yakışmaz mı? Irak Türkmenleriyle, Kıbrıs Türkleriyle, Batı Trakya Türkleriyle, Karabağ Azerileriyle meşgul olmak, Türkiye’de etnik azınlıklar aramak ve yaratmaktan daha mı zordur?


         

 

[1] Northcote Parkinson, Siyasal Düşüncenin Evrimi, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul 1984. ss.143–145.

[2] Bağımsızlık Bildirisi şöyle der: “Şu gerçekleri açık olarak kabul etmekteyiz. Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaratıcıları onlara, devredilemeyen belirli haklar vermiştir. Bunlar arasında hayat, özgürlük ve mutluluk arama hakları vardır.” Bkz. Parkinson, a.g.e., s. 184.

[3] Her ne kadar Hegel, dünyanın ulaşmış olduğu diyalektik sahneyi geliştirme görevinin, çağında Alman milletinde olduğunu ileri sürse de; onun açmış olduğu çığır, milletlerin istiklali fikrinin evrensel bir nitelik kazanmasına yol açmıştır. Bkz. G. W. F. Hegel, Tarihte Akıl (Die Vernunft in der Geschichte), çev. Önay Sözer, İstanbul 2003, ss. 147–149.

[4] Konuyla ilgili ayrıntılı bir örnekleme için bkz. M.A. Ağaoğulları-L. Köker-C.B. Akal, Kral Devlet ya da Ölümlü Tanrı, Ankara 1994, ss.103–130.

[5] Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarhî Yeniçağ, c.3, çev. Muammer Sencer, İstanbul 2000, s. 58.

[6] Parkinson, a.g.e., s. 144

[7] Durmuş Hocaoğlu, “Onurlu AB Üyeliği Tezinin Kritiği: XI ”, Yeni Çağ Gazetesi, 11 Kasım 2005. 

[8] Falih Rıfkı Atay, Zeytin Dağı, İstanbul, 1970, s. 46.

[9] Durmuş Hocaoğlu, “Türklerin Tasfiyesi ve Türklerin Eliyle İslam Dünyasının Ezilmesi”, Yeniçağ Gazetesi, 23 Kasım 2004.

[10] Durmuş Hocaoğlu, “Krizler, Siyaset ve İntelijansiya 1”, Yeniçağ Gazetesi, 11 Mart 2005.

[11] Ahmet Gürsoy, “Kimlik Krizinin Temelinde ne Var?”, Yeniçağ Gazetesi, 15 Aralık 2005.

[12] Bu konuyu Şark Meselesi çerçevesinde mülahaza etmek gerekmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Bayram Kodaman, “Şark Meselesi”, Cumhuriyetin Tarhî Fikri Temelleri ve Atatürk, (S. Demirel Üniversitesi Yayınları No:2), Isparta 2001, ss. 1-20.


Türk Yurdu Ocak 2006
Türk Yurdu Ocak 2006
Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele