“Statüko”ya Karşı İşbirliği

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

Türk aydını üç asırdan bu yana kendi medeniyetine; bu medeniyeti oluşturan veya bu medeniyetin yaslandığı değerlere imanını kaybetmiş bulunuyor. Her defasında giriştiği iman tazeleme hamlesinde de aslında neye iman etmesi gerektiği hususunda bir fikir birliğine de varamadı. Bunun neticesinde neredeyse Tanzimat Fermanı’ndan bu yana Türk aydını bir ortak paydada buluşamadı. Aslında bu durum sadece Türk aydınına mahsus değil. Birinci Dünya Savaşı yıkımı ve arkasından başarılan Milli Mücadele sonrasında yeni bir devlet ortaya koyan Türk Milleti, zaferden sonra Milli Mücadele’de ortaya koyduğu birliği, ne yazık ki sürdürememiştir. Devletle millet, aydınla halk buluşamadığı gibi, aydınlar kendi aralarında da ortak bir payda, ortak bir kültürel buluşma gerçekleştiremediler.

        Tamam, iktisadi gerilik vardı; bu iktisadi geriliği üreten, besleyen ve yaşatan bir zihniyet dünyası da vardı ama yine de Türkiye coğrafyası içerisinde yaşamakta olan, Türkçe konuşan, Türkçe ile düşünen Müslüman Türk bir ahali vardı. Bu ahalide modern anlamıyla bir millet bilinci belki yoktu ama Müslümanlık, bu ahalinin Milli Mücadeleyi kazanmasını sağlayacak kadar canlı, toplumu bir arada tutan, buradan mütecanis bir millet çıkartabilecek kadar etkili bir sosyal dinamik olarak varlığını muhafaza ediyordu.

        Türkiye Cumhuriyeti de yeni bir iman tazeleme hamlesiydi. Ancak iman denkleminde bazı değişkenlerin katsayılarının olması gereken değerden daha fazla, bazı değişkenlerin ise az tutulmuş olduğunu; özellikle 1930’lardan sonra ise denklemden bazı değişkenlerin atıldığını ve tüm bunların şimdilerde yaşamakta olduğumuz hayati sorunları ürettiğini kabul etmek zorundayız.

        Denklemin bu yapısı,  başta aydınlar olmak üzere Türk Milletinde “kültürel mutabakatın yokluğu”nu netice vermiştir. Bir başka şekilde söylersek yeni Türk Devleti çok geçmeden kültürel bir çatlamaya uğramış; bu kültürel çatlama siyasette de etkisini göstermiş; rejim belli aralıklarla, askeri müdahalelerle kendisini her defasında yeniden tanzim etme cihetine gitmiş, lakin tüm bu müdahaleler, tarihe bakışa dair “şuraya kadar iyi, şuradan sonra kötü” (veya tersi) mülahazalarla, denklemin her defasında yanlış kurgulanması sonucunu üretmiş, bu da bizi başarısız kılmıştır. Bunu birinci etken olarak görmek gerekir.

        İkinci etken olarak, imparatorlukların tabiatına uygun olarak teşekkül eden “Osmanlı Entelijansiyası”nın çok etnisiteli yapısı; Osmanlı sisteminin bir “ Osmanlı milleti oluşturmadaki başarısızlığı; İmparatorluğun kuvvetli olduğu zamanlarda sistemi işleten ve besleyen bu unsurların, zaaf dönemlerinde kapatmamış oldukları hesaplarını kapatma yoluna gitmeleri; bunun için fırsat bulduklarında Türk siyaset, ekonomi, ticaret, kültür ve hatta din alanlarında aldıkları roller ve bu rollerin hemen her defasında dünya konjoktürünün sunmuş olduğu fırsatları kullanmalarındaki başarıları veya bu kullanmada ahlaki bir problem görmemelerini fark etmek gerekir. Nitekim bu kesimler dün iman derecesinde muhalif oldukları ABD ile ittifak etmekte bugün hiçbir mahzur görmüyorlar. Bu unsurlar Türkiye’nin tüm çalkantılı dönemlerinde biraz dikkatlice bakılınca görülür ki Devlet’e karşı ortaya çıkan tüm yapılanmaların içinde önemli aktörler olarak yer almışlardır. Örneğin 1980 öncesinde komünist sol örgütlerin “Polit Büroları”nda ve militan kadroları içerisinde bunlara, ciddiye alınacak boyutta rastlanmıştır. Ve yine Marksist/Komünist örgütler Türkiye’nin şu an karşı karşıya bulunduğu bölücü örgütlerin fideliğini yapmışlardır. Aslında bu da onlar açısından anlaşılır bir şeydir. Çünkü, bu unsurların Türklerle ve onların Devletiyle bir hesaplaşması vardır. Bu bakımdan Türk Tarihi ile sorunlu ve kafalarının bir yerlerinde bu tarihten rövanş alınması gerektiğini düşünen ne kadar unsur varsa tamamının (ki bunlara maalesef          Alevi Türkmenler de dâhil olmuşlardır), Marksist/Komünist sol akımlar içerisinde yer aldıkların gördük. Çünkü Marksizm’in amentüsünde, imanın bir rüknü olarak öncelikle, mevcut devleti yıkmak bulunuyordu. Aslında bu insanlarımız Marksizm’e bir din gibi biat etmişlerdi. Çünkü bu insanlarımız için Komünizm bir din gibi kabul ediliyordu; onların kutsala olan ihtiyaçlarını karşılıyordu.

        Bu bahiste “İslamcılar” hiç şüphesiz özel bir yeri işgal ediyorlar. Gerçi öteden beri Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile sorunları bulunan bu kesimlerin, bugün kendi geleneklerine ve hatta inanç değerlerine tamamen zıt bir şekilde ABD, AB ve hatta İsrail ile işbirlikleri yaptıklarını görüyoruz. Çünkü bu güçler de Türkiye’yi kendileri açısından çok daha elverişli bir konuma sokmak istiyorlar. Bunun için de “statüko” olarak adlandırdıkları Devlet’e ve dolayısıyla Devlet’in yaslandığı değerlere muhalif tüm unsurlara, bu unsurların kendi özel durumlarına uygun zengin bir “politik paket” sunuyorlar. Buradan “İslamcılarımız” hakikaten bu güçler marifetiyle dini özgürlüklerini elde edeceklerini ve buradan yeni bir başlangıç hamlesi üretebileceklerin düşünüyorlar. Ama pek tabii ki fahiş bir “içtihat hatası” yapıyorlar. Bahusus şunu da belirtmek gerekiyor ki artık Marksist/Komünist veya ateist bir çevrede icrayı faaliyet edemeyen “dindar bölücüler”, bu yapılanmalar içerisinde, davaları açısından çok uygun bir muhit, çok uygun bir çerçeve buluyorlar.

        Toplayacak olursak ortak düşman olan “Statüko”ya karşı bir ortak mücadele zemininde buluşabilmek, bu kesimler açısından ahlaki veya ideolojik bir sorun teşkil etmiyor. Onun için gazetelerimiz, televizyonlarımız şimdilerde tam bir aktar dükkânı gibi. Lakin bu dükkânlarda her şey var ama derde deva yok!


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele