Jön Türklerden Günümüze Bir Zihniyet Biçimi: Radikal Dogmatizm (Seküler-Mistik Parantezler)

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

“… Demiryollarımız ve buharlı gemilerimiz, Roma yolları ve Çin duvarı kadar ölü, dev şehirlerimiz ve gök-tırmalayanlarımız eski Memphis ve Babil gibi yıkıntı hâlinde, parça parça, unutulmuş yatacaktır. Megalopolis makine tekniğinin tarihi, hızla kaçınılmaz sonuna yaklaşmaktadır. Her kültürün ve bütün kültürlerin büyük biçimleri gibi, içinden yenecektir. Ne zaman ve nasıl, bilmiyoruz.”1

O. Spengler

“… Artık gerçeklik ötede olmadığına göre, burada ve şimdinin gerçekliğini ortaya koymak tarihin ödevidir. Tarihte yardımcı olan felsefenin birinci ödevi, insanın kendi kendisinden yabancılaşmasının kutsal biçimi bir kez açığa vurulduktan sonra, kendine yabancılaşmasının kutsal olmayan biçimlerini (de) açığa vurmaktır. Böylece, göğün eleştirilmesi yerin eleştirilmesine, dinin eleştirilmesi hukukun eleştirilmesine, din bilimin eleştirilmesi de siyasetin eleştirilmesine dönüştürülmüş olsun.”2

Karl Max

         

        Evrenin maddi bir gerçek olduğu, bu gerçeği insanın bilebileceği ve bu bilişten yararlanarak gerçeği değiştirebileceği düşüncesinin/inancının soy kütüğü, Antik Yunan düşüncesine kadar götürülebilir. Karl Popper3 kendisinin “tarihsicilik” adını verdiği ve insanlığın genel gelişmesi içinde bireyin bir hayli önemsiz göründüğü bir çizgiyi anlatırken buna vurgu yapar. Buna göre “tarih sahnesinin” gerçekten önemli aktörleri ya “büyük milletler” ve onların “büyük önderleri” ya da “büyük sınıflar” ve “büyük düşünceler”dir. Gerçek sosyal bilimcinin görevi de “her nasıl oluyorsa”, tarih sahnesinde oynanan bu büyük melodramın anlamını kavramak ve tarihî gelişimin “yasalarını deşifre etmektir. Eğer bunda başarıya ulaşırsa, şüphesiz, gelecekteki gelişmeleri de önceden kestirebilecektir. Ondan sonra da siyaseti sağlam bir temele oturtacak ve hangi siyasal etkenliklerin başarılı, hangilerinin başarısız olacakları ihtimalini söyleyerek, bize “pratik vaazlar” verecektir.

         

        On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında AugusteComte’un ileri sürdüğü ve kendini “sosyoloji” olarak takdim eden “olgucu idealizm” de doğa bilimlerinin mekanik yasa arayışı ve bilimsel kesinlik savını; ekonomi, hukuk, siyasal bilimler vs. sahasına, sözüm ona temel bir bilim iddiası içinde taşımıştı. Dikkat edilirse, burada da değişmez yasalar aranmakta, tarihin şifresi kırılmak istenmektedir. Benzer arayışlara Hegel’den Marks’a kadar bütün tarihsici filozoflarda rastlanabilir. İlk nüveleri Platon ve Herakleitos’a kadar uzanan bu görüşlerin tamamında, “kendi bilimsel dizgesi” ve “nedenselliği” içinde zorunlu bir ilerlemecilik4 ve seküler bir kaderciliği barındıran bir tarihsicilik vardır.

         

        Hegel’de, diyalektik olarak işleyen ve tarihi yapan bu süreç, tarihin, bizatihi kurucu öznesidir. Hegel’in devleti kutsaması boşuna değildir. Ona göre devlet, “tinin” tarih içinde dışavurumudur. “Evrensel (olan şey)” diye yazmaktadır Hegel, “Devlette bulunur. Devlet ilahî iradenin yeryüzündeki yansımasıdır… Devlet gerçektir ve bu gerçeklik zorunludur. Gerçek olan da ebedî olarak zorunludur.” 5 Ve bu, tanım gereği böyledir. Kabileciliğin Rönesans’ı; devlete, tarihe ve ulusa tapınmanın “bilimsel” kaderciliğidir bu. Sadece bu da değil tabii ki. Sorumluluk ve “emaneti” yüklenmekten kaçınan insan varlığının, geleneksel dönemde Tanrı’ya yüklediği sorumluluğu, pozitivist çağla birlikte devlete, tarihe, ulusa, sınıfa ve millî kültüre yüklemesidir. Dahası, emanetin tek ve çok biçimli nedensel düzenlilikler (doğal pozitivizm) gibi bilimsel dizgeler yanında, mistik akım ve ideolojilerletarihin büyük adamlarına verilmesidir. Aydınlanmanın özgür insanı (!), tam da özgürlüğüne kavuştuğu bir anda, iradesini bu sefer de “bilim”, “ideoloji” vs. gibi nedensel dizgelerle meta anlatılara yüklemiştir.

         

        Hegel’in “Geist” (tin) dediği, günümüzde ise “kültür” şeklinde anlaşılan kavram, bizde Gökalp’la birlikte millî kültüre indirgenmiş ve “ulusun ruhu” orada aranmıştır. Sağda “ulus” şeklinde dirilen Hegelyen kadercilik, solda “sınıf” şeklinde dirilmiştir. Birbirine karşıt gibi görünen iki farklı akımın soy kütüğündeki bu özdeşlik, bazılarına şaşırtıcı gelebilir. Ama gerçek şaşırtıcı olsa da böyledir. Adı her ne olursa olsun, bunların hepsinde aslolan, diyalektik biçimde ve bir önceki evreyi de içeren kümülâtif, doğrusal, sürekli bir birikme, kültürel ve/veya tinsel belirlenimciliğin hâkim olduğu bir gelişmedir. Marksizm, bunun tersinden okunması ve diyalektik determinizmin maddi bir temele oturtulmasından başka bir şey değildir.

         

        Bütün bunların yanında, bir de ruhçu belirlenimcilik vardır. Sözde hür iradeyi merkeze alan bu kadercilik biçimi de klasik Hristiyanlık öğretisinin yeniden diriltilmesinden başka bir şey değildir. Cassirer’inruhçu, Spenglerci bir belirlenimcilik olarak tanımladığı başka bir belirlenimcilik türüdür bu. Spengler’e göre tarih ve kültür, pozitivistler ve Marksistlerin iddia ettikleri gibi sadece doğal etkenlerin ürünü olarak değil, bilakis belli ruh durumlarının dışa vurumu olarak kendini ifade eder. Ve bu ruh durumları mantıksal olarak çıkarsanabilir ve bilimsel olarak açıklanabilir süreçler de değildir.6Görüldüğü gibi İdealist [Hegel], Pozitivist [AugustComte] ve Materyalist [K. Marx] tarih felsefeleri gibi Spengler’inRuhçu tarih felsefesi de belirlenimcidir.

         

        “Hep çocuksu kalan insanlığın erken-tinliğinden (proto-spirituality) büyük bir ruh uyandığı, kendisini ondan ayırdığı ve biçimi-olmayandan bir biçim, sınırsız ve kalıcı olandan sınırlı ve ölümlü bir şey hâline geldiği zaman bir Kültür doğmuş olur. Çiçeklenir… Bu ruh, halklar, diller, dogmalar, sanatlar, devletler, bilimler biçiminde olanaklarının tüm tutarını gerçekleştirip tin-öncesine dönünce, (kültür) ölür… Ereğe bir kez ulaşılınca –fikir, iç olanaklarının tüm içeriği gerçekleştirilmiş ve dışsal olarak aktüel kılınmış olunca, Kültür birdenbire katılaşır, alçalmaya başlar, kanı donar, (yaratıcı)- gücü kırılır ve Uygarlık haline gelir. Her kültür, bireylerin yaş aşamalarından geçer. Hepsinin kendi çocukluğu, gençliği ve yaşlılığı vardır. Çocuklukta duraksamalarla ağır, genç ve titreyen bir ruhtur. Öğlen doruğuna yaklaştıkça bireysel yüz çizgileri gitgide dirileşir, ciddîleşir, denetli ve açık olur, erkinde de kendisini güvenli hisseder. Bu aşamada her bireysel anlatım özelliği kastîdir, kesin ve ölçülüdür, kolaylık ve kendine güvenişinde harikalıdır.” (Sorokin, 1972: 77)

         

        Spengler’in ruhçu belirlenimciliğine göre tarihin dinamizmi kültürel harlanma ve soğumayla harekete geçen bir devinimdir.Bunun için de tarihin Organon’u “bilim” değil, “şiir” ve “sanat”tır.Spengler’in “tarih-olarak dünya” ve “doğa-olarak dünya” şeklinde yaptığı ikili ayrımda, bütün bunlar etkili biçimde karşılaştırılır (Sorokin, 1972: 74–75). Bu ayrıma göre kültürün bu mistik, sınırları tam olarak bilinemeyen bulanık yapısı, eylemleri de dâhil insan varlığının tümünü belirler, onu tutsak eder. Böylece insan, doğal bir determinizmden (tarihî maddecilik) kültürel bir determinizme; doğal bir fenomenden (fizik yapılar) başka bir doğal fenomene (kültürel yapılar) teslim olmaktadır. Böylece büyüsü bozulan dünya yeni dogmalarla büyülenmekte, yeni Asa-yı Musa’lar beklenmektedir.

         

        Bir kültürün serpilmesi veya solması, bizim hiçbir şekilde değiştiremeyeceğimiz bir yazgıdır. Birey, kendini bu yazgıya bağlamaktan ve onun karşısında kendi hiçliğini tanımaktan başka hiç bir şey yapamaz. Şu hâlde ruhçu ve kültürel belirlenimciliğin de pekâlâ, “doğalcılık” gibi, “doğalcılığa karşıt bir başka doğalcılık” safında konuşlandığını söylemek gerekir. Dikkat edilirse, bunların tamamında insan sorumluluktan kaçınmakta ve yük, “evrenin yetkinliği”, “ekonomik altyapı”, “kültürel üstyapı”, “Geist (Tin)”, “millî kültür”, “ulusun ruhu”, “tarihin kurucu şahsiyetleri” vs. gibi müphem, bulanık “bilim dışı” bir takım mistik kavramlara yüklenmektedir.

         

* Prof. Dr., Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü

1 Zikreden Sorokin. Bkz. Sorokin, Pitirim A., (1972), Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, (çev) Murat Belge, Bilgi Yayınevi, İstanbul, s. 101.

2 Tunçay, Mete (2005),Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması: 1923–1931, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s. 214.

3 Popper, Karl, (1989), Açık Toplum ve Düşmanları I: Platon, (çev) Mete Tunçay, Remzi Kitabevi, s. 25.

4 Popper, O Comte felsefesindeki “ilerleme yasasının”, “insan fertlerinde mevcut olan ve insanların bunu, kendi tabiatlarını gittikçe mükemmelleşmeye zorlayan bir eğilimden çıkartabileceği” inancına dayandırdığını belirtir. Bu da neticede, “ilk itici gücü”… maddi rahatlığın arttırılması arzusu olan “insan zihninin ilerleyiciliği” denilen şeye indirgenir. Tümdengelimsel olarak bir kere bu varsayım kabul edildikten sonra, insan yetenekleriyle hesaplanması mümkün olmayan bütün bir tarihî süreç, tutarlı bir izaha kavuşmuş olur. Bkz. Popper, Karl R., (1995),Tarihselciliğin Sefaleti, (çev) Sabri Orman, İnsan Yayınları, İstanbul, s.159–160.

5 Popper, Karl, (1989), Açık Toplum ve Düşmanları II: Hegel, Marx ve Sonrası, (çev) Mete Tunçay, Remzi Kitabevi, s. 37.

         

        6 Özlem, Doğan, (2008), Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Doğu Batı Yayınları, Ankara, s.204.


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele