TÜRKLER VE İR A N

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

 

            Türkiye komşularından İran’la oldukça uzun bir sınıra sahiptir. Anayurt Türkistan’dan batıya doğru harekete geçen Türkler yüzyıllarca İran topraklarını atlarıyla geçmişlerdir. Zaman zaman orada uzun molalar vermişlerdir. Bu geliş geçişlerde Türklük ailesinin bazı urukları bu geniş toprakların belli yörelerini yurt tutup yerleşmişlerdir.

Siyasi ve kültürel bakımdan Türkiye ve İran’ın müştereklikleri oldukça fazladır. Türkiye’nin Cumhuriyet dönemine kadar geçirdiği siyasi değişimlerin benzerleri İran’da da yaşanmıştır.1925 yılında Kazak alayının bin neferi olan Rıza Pehlevi’nin hâkimiyetine son verdiği Kaçar sülalesine kadar İran, Abbasiler zamanından beri fasılasız Türkler tarafından idare olunmuştur. Samanoğulları, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlar, Timurlular, Akkoyunlular, Safeviler, Afşarlar, Kaçarlar hep Türk soylu hanedanlardır.     

İran’ı bin yıl idare eden ve dünya çapında bir önem kazandıran Türk egemenliğini gölgelemek için son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi devletinin köklerini Pers ve Sasanilere kadar dayandırıp görkemli biçimde 2500’cü yıl kutlama törenleri yapmıştı. İki komşu toprağı, Anadolu ve İran’ı birleştirmek, Türk illerini tek bir varlık haline getirmek fırsatı tarihte sadece Yavuz Sultan Selim’e nasip olacaktı. Selim, Safeviler üzerine, Çaldıran zaferi ile taçlandırdığı Tebriz seferini yaptığı sırada Karabağ’da kışı geçirerek ilkbaharda İran’ın işini bitirmeye karar verdi. İran’ın fethi onu Ceyhun’un ve Himalayalar’ın öte tarafına götürecek ve Türk birliği varlık bulmuş olacaktı. Yeniçerilerin huzursuzluğu ve direnci buna mani oldu.[1]

Osmanlı devletinin en güçlü zamanında bile başını ağrıtan İran gerçeği Cumhuriyet döneminde de varlığını devam ettirmiştir. Mustafa Kemal, askeri eğitiminin verdiği ileri görüşlülükle dünyada ve Avrupa’da siyasi değişikliklerin gelecekte neler getirebileceğini iyi okumuş,  Türkiye’yi batı ve doğudaki komşularıyla birlikte katılacağı paktların içine dâhil etmek üzere gayret sarfetmiştir. Faşist İtalya’nın izlediği saldırgan politikanın esintilerinden korunmak üzere yeni güvenlik arayışı içinde 1934 yılında Balkan Antantı imzalanmıştır. Batıdaki güvenlik sisteminin tesisinden sonra doğuda Türkiye’nin öncülüğünde adım adım Saadabat Paktı’nın oluşturulmasına gidilmiştir.1934 yılında İran Şahı’nın Türkiye’ye yaptığı ziyaretten sonra bir dizi siyasi görüşmeler yapılıp bazı merhaleler geçildikten sonra 8.7.1937 tarihinde Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Saadabat adı verilen dörtlü bir saldırmazlık paktı imzalanmıştır. Bu anlaşmaya imza koyan devletler birbirlerinin iç işlerine karışmamayı, ortak sınırların saldırıdan uzak tutulmasına riayet etmeyi kabul ediyorlardı.[2]

Türkiye imzasına gerçek mânâda sadık kalmış ve İran’ın iç meseleleriyle ilgilenmediği gibi Osmanlıdan miras kalan birikimi yeterli uzmanların arkasını getirememiş, komşuyu yakından takip eden, siyasi, dinî ve kültürel meselelerini izleyen, bilen, bunların bize yansımaları hususunda ilgilileri uyaran kadrolar yetiştirememiştir. Şahlık rejiminin devrilip yerine ikame edilen dini muhtevalı yönetimin komşularına ve bize rejim ihracına yönelmesinden sonra uyanılmış, alınan tedbirlerde güvenlik endişesi ağır basmış, meselenin tarihi ve sosyal boyutları ihmal edilmiştir.

İran’ın sosyal yapısı, dini anlayışı, bunun siyasete etkisi, ülkenin etnik yapısı, yıllardır herkesten hassasiyetle gizlenen demografik yapısı gibi önemli hususlarda büyük devlet olmanın gereği olan yeterli birikimimizin bulunmadığı, kamuoyu oluşturmak üzere yazılı ve görsel basında görünen isimlerin malumat sığlıklarından anlaşılmaktadır. Günlük hayatta, İran gündeme geldiğinde bilgilerine başvurulan strateji uzmanları, sanal bilgi dünyasında yaptıkları tarama ve gezintilerin esintilerinden öteye gitmeyen birikimleri aktarıyorlar.

Atatürk sonrasında yetkili mercilerin büyük bir vurdumduymazlıkla İran’a karşı kayıtsız kalmaları gerçeği acıdır. İran’a yaklaşım hususunda bizimle hemen hemen aynı şartlara haiz olan Sovyetlerin çalışmaları mukayese kabul etmeyecek kadar farklıdır. Sovyetler İran’la komşu olan Azerbaycan İlimler Akademisi’nin ilgili bilim dallarını devreye sokmak suretiyle kendi bakış açılarından bu ülkeyi sistemli olarak mercek altında tutmuşlardır.[3]Zaman zaman kendi denetimlerinde siyasi organizasyonlar sahneye koymuşlardır. Azeri Türkleri, Tebriz merkez olmak üzere Azerbaycan Muhtar Hükümeti’ni ilan etmelerinden sonra Kürdistan Demokrat Partisi, merkezi Mahabat kasabası olan Muhtar Mahabat Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Sonuç vermeyen bağımsızlık hareketlerinin arkasındaki güç Sovyetlerdir.

Türkiye, İran’ın iç meselesi saydığı bu girişimleri yeterince izleyememiş, bunların değerlendirildiği, analiz edildiği ve kendisine yönelik çıkarımlarının tespit edildiği ilmi araştırmalar yaptıramamıştır. Derginin sınırlı muhtevası içinde İran’da XIX. yy. sonundan itibaren Türklerin odağında bulunduğu siyasi gelişmeleri gözden geçirmek istiyoruz.

Bilindiği gibi coğrafi olarak Azerbaycan toprakları günümüzde kuzey ve güney olmak üzere iki parçaya ayrılmış durumdadır. Kuzey parçası müstakil bir devlet, güneyi ise İran’ın yönetimi altındadır. İran’da Azerbaycan denildiğinde batı ve doğu Azerbaycan eyaletleri akla gelir. Aslında İran’ın kuzey batısında Azerilerin kesif olarak yaşadıkları arazi batı ve doğu Azerbaycan eyaletlerinin yüzölçümünden hayli fazladır. İran, siyasi mülahazalarla batı Azerbaycan eyaletine Kürtlerin meskûn olduğu toprakları da ilave etmiştir. Pehleviler döneminden itibaren devletin millî siyaseti, Fars şovenizminin etkisiyle sosyal hayatın bütün sahalarına nüfuz etmiştir.1937’de kabul edilen bir kanunla ülke toprakları 6 eyalet ve 50 vilayete ayrıldı. Azerbaycan merkezi Tebriz olan kuzeybatı eyaleti içine alındı. Bu eyalette Hoy, Urmiye, Mahabat, Tebriz, Erdebil ve Meraga vilayetleri bulunuyordu.[4] Kısa bir süre sonra yeni bir kanunla ülke toprakları 10 eyalet ve 49 vilayete ayrıldı. Coğrafi isimler kaldırılarak eyaletler numara ile söylenir hale geldi. Hâkim olabilmek için bölmenin önemini idrak eden merkezi yönetim, Azerbaycan topraklarını Tebriz ve Urmiye merkezli iki eyalet haline getirdi. Ahalisinin kahir ekseriyeti Azeri olan Zencan, Kazvin, Save, Sultanabad ve Hemedan bu iki eyalete dâhil edilmedi. Sonraki yıllarda yapılan muhtelif yeni düzenlemelerle İran’in idari yapısı milli terkip ve dâhili etnik sınırlara uygun olmaktan çıkarıldı. İran diye adlanan coğrafi bölge esasen 11 etnik bölgeye ayrılmaktadır. Bu etnik bölgelerin ikisi Azerbaycan ve Türkmen bölgesi olsa bile diğer bölgelerin çoğunda da yine Türkler yaşamaktadır. Türkler başlıca üç bölgede yaşamaktadırlar. Kuzey Batı Türkleri (Güney Azerbaycan), Kuzey Doğu Türkleri (Güney Türkmenistan ve Horasan Türkleri),İran diye adlanan coğrafyanın Güney ve Merkez Türkleri bölgesi.

İran’da kuzey bölgesindeki muhtariyet hareketi Pişeveri’den sonra geçici bir şekle bağlanmıştır. Tahran ile Tebriz arasındaki ihtilaf tam olarak halledilememiştir. İhtilafın konusu merkezi Zencan şehri olan Hamse eyaleti teşkil etmiştir. Coğrafya, etnografya, milli kültür ve tarihi mukadderat bakımından güney Azerbaycan’ın devamı olan Hamse bölgesinin ahalisi Afşar, Şahseven Türklerinden ibarettir. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra merkezden kaçma ve muhtariyet hareketi, Azerbaycan’dan sonra güneyde Huzistan ve Fars eyaletlerinde de cereyan etti. İran’ın en zengin bölgelerinden biri olan Huzistan. Coğrafi durumu ve ahalisinin terkibi ile Güney Azerbaycan’ın tabii bir uzantısıdır. Huzistan ayrı zamanda petrol bakımından zengindir. Fars eyaletinin Şiraz’a bağlı Hamse vilayetinde Arapların dışında yaşayanların tamamı Türk’tür. Eyaletin Kaşkay vilayeti, kâmilen Kaşkay Türkleriyle meskûndur. Bunlar yüze yakın muhtelif kollara ayrılmıştır. Oymaklar arasında Tire’ler, Iğdırlu, Kızıllu, Karkanlu, Bayat, Müganlu, Sekiz, Oklu, Hünkanlu, Kutlu, Ahırlu, Abdurrahmanlu gibi büyük ve kalabalık topluluklar vardır.[5]

İran’ın güneybatı eyaletini teşkil eden ve Araplarla meskûn Huzistan’da Şuştenr ile Benddavud arasında ve oradan Dizful nehrine kadar yayılan bölgede Gündüzlü Türkleri oturmaktadır. Bunlardan başka Tahran, Save, Kazvin ve Zerend etrafında Karaçorlu, Nanklı, Arabköşklü, Avşar, Şahseven, İmarlu ve İnanlu boyları bulunmaktadır. Tahran, Isfahan, Şiraz, Kazvin, Horasan ve Reşt gibi şehirlerde yerleşmiş olan ve bilhassa tüccar ve esnaf tabakasını teşkil eden Türkler başka bir gerçektir. İran yaylası üzerinde Türk topluluklarının varlığını inkâra kalkışan Fars Pan aryanistleri bir zamanlar her Türkçe konuşana Türk denilemeyeceği tezini savunmuşlardır.[6]

Osmanlı devletinin ekonomik ve askeri bakımdan gerisinde kaldığı Avrupa’ya yetişmek endişesiyle giriştiği Tanzimat reformundan kısa bir müddet sonra İran’da da1858’de ilk siyasi parti kuruldu. Ademiyet Cemiyeti, anayasanın kabul edilerek ülkede meşrutiyet rejiminin getirilmesini savunmuştur. İkinci siyasi parti olan İttihad-ı İslam 1892’de kurulmuştur. Bu parti ülkenin dışında, İstanbul’da Cemaleddin Afgani ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. 1876’da ilan edilen I.Meşrutiyet yönetimine fazla tahammül edemeyip Meclis’i kapatan, siyasi faaliyetlere izin vermeyen II. Abdülhamit, İranlı rejim muhaliflerinin Türkiye’de barınıp siyasi çalışma yapmalarına imkân vermiştir. Afgani’yi 1892 yılında Londra’daki Türk elçisi vasıtasıyla resmen İstanbul’a davet etmiş ve kendisine aylık bağlamıştı. İstanbul’da Farsça çıkan Ahtar ‘a yazan Mirza Ağa Han ve Şeyh Ahmed Rudi gibi iki önemli düşünürü de içine alan İran ve Osmanlı Panislâmcı bir çevre oluştu.[7]

İran’da yönetimde Kaçar sülalesi bulunmakla birlikte merkezi yönetimde Rus ve İngiliz taraftarları hâkimiyet mücadelesi yapmakta idiler. Dış tesirler ve zorlamalarla ülkede meşrutiyet rejiminin kabul edilmesine çalışılıyordu. İran’da dâhili olaylarda ve bilhassa meşrutiyet hareketlerinde din adamlarının büyük rolü olmuştur. Bilhassa Tebriz harekâtında Şeyh Selim ve Şeyh Muhammed Hiyabani gibi din adamları gayretle çalışşlardır. Her ikisi Türk olan bu şeyhlerden Hıyabani ileride Azadistan devletini kuracaktır.

İran’da Meşrutiyet İnkılâbına kadar hürriyet yolunda yapılan mücadelelerde iki isim öne çıkmıştır. Bunlardan Settar Han, 1867 yılında Güney Azerbaycan’ın Karadağ vilayetinde Germeduz bucağında doğmuştur. Kardeşi İsmail istiklal mücadeleleri sırasında yakalanarak Tahran’a götürülüp başı kesilmiştir. Diğer kardeşi Gaffar’da bu mücadelelerde kanını akıtarak ölmüştür. İran’da tanınan diğer isim Bağır Han,1861 yılında Tebriz’in Hıyaban mahallesinde işçi ailesinin çocuğu olarak doğmuştur. Veliaht merkezi olan Tebriz’de yüzbaşı olarak veliahdın yanında askerlik yapmıştır. Settar Han sadece iç mücadelede değil, Tebriz’i işgal eden Rus kuvvetlerine karşı da savaşştır. Settar ve Bağır Hanlar 1914 yılında İran hükümeti ile Tahran’da mücadeleye girişmişler, ağır kayıplar verdikten sonra yaralanan Settar Han 16 Kasım 1914’de ölmüştür. [8]  İran’da ya


Türk Yurdu Aralık 2007
Türk Yurdu Aralık 2007
Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele