YALNIZLIKLAR ÜLKESİ: KANADA

Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

                                                

Kanada’ya uluslararası osteoporoz kongresi için gidiyorum. Amerika kıtasına ilk gidişim olacak bu. Aslında korkuyorum. Korkum, uçaktan, okyanusun üstünde uçacak olmaktan değil. Saatlerce havada gitmekten, gündüzümüzün geceye, gecemin gündüze dönecek olmasından. Saat farkı tam 7 saat. Yaz başı, Haziran ve bir yılın yorgunluğu üstümden buram buram tütüyor.

Heyecanlıyım. Kanada’yı görmek değil, Kızılderili ülkesini, Kızılderilileri görmek ihtimali beni heyecanlandırıyor. Sebebini idrak edemiyorum. Türk oldukları söylendiği, bu konuda bir dolu yazı-kitap okuduğum için mi? Çocukluğumda bolca okuduğum Teksas-Tommiks gibi çizgi romanlarında ne kadar kötü anlatsalar bile, onları içten içe hep sevmemden, kendime, adetlerime, kilim desenlerine, çadırlarına, atlarına, hürriyet tutkularına yakın hissetmemden mi (?) bilmiyorum.

“First Canadian People” diyorlar onlar için. Yani “ilk Kanada halkı. “People” halk, ama millet (nation) değil. Millet kavramı ile Kanada’yı bağdaştırmak mümkün mü? Hâlâ dev topraklarındaki az sayıdaki nüfusunu çoğaltmak için dünyadan insan talep eden bir ülke.                 Nüfusunun 2/3 ü sarı ırk (Çinli, Koreli), Hint-Pakistanlı, zenci ve kuzey Afrikalı olan, beyazların (1/3) bile dünyanın her ülkesinden gelip bir topluluk- millet değil- oluşturduğu bir ülke. Millet ve millet olma ruhu, onlara öyle uzak görünüyor ki.

Kızılderililer ilk Kanadalı halk (?)

Kendileri son Kanadalı millet(?)

***

Uçaktan bakınca uçsuz bucaksız orman  (ülkenin 1/3 ü), sayısız parlayan gök görülüyor, dantel gibi… Kıskanmamak, gözünü alabilmek ne mümkün.

***

                Koca bir boş alana iner gibi indik havaalanına. Her milletten görevli var alanda: zenci, Müslüman, Asyalı, sarıklı sihliler, köpekle dolaşan beyaz polisler… Havaalanı ve binalar, koca boş bir ülkenin ortasında garip bir duygu veriyor insana. Bu his hiçbir Avrupa havaalanında yok.

Şehre, Toronto’ya hareket ettik. Ontario gölünün kıyısında çok gelişmiş bir şehir. Tertemiz, düzenli, her şey elle çizilmiş yerleştirilmiş gibi. Dev-modern-sık gökdelenlerin arasında daracık-temiz caddeler. Gökyüzü ya başınızı iyice havaya kaldırırsanız görülebiliyor, ya da gökdelenlerin tümüyle cam olan yüzeylerine yansıyan görüntülerinden. Kışın -40, -50 derecelere ulaşan soğuk yüzünden insanların nefesinin donduğunu bu yüzden insanların üşümeden dolaşabilmeleri için bu binaların tünel-tüp geçit vs.. ile birbirine bağlı olduğunu anlattılar. Yeraltında bir dolu dev çarşıları var. Trafik yok, kalabalık yok. Yeraltında şehrin her yerini dolaşan metrolar ile ulaşım sağlanıyor. Dünyanın en yüksek binası burada. Bizim Atakule’nin benzeri (belki de tersi). Ancak dev boyutta. En üstünde dönen bir lokanta var. Yemek yerken tüm şehri 360 derece seyrediyorsunuz ve aşağıda iken başınızı kaldırıp tepesini zor gördüğümüz gökdelenler, buradan oyuncak bir kutu gibi görülüyor.  Ontario gölü üstündeki gemiler de… Yerleşim alanları şehir içinde de var. Ancak çoğu banliyölerde.  Ya yeni kurulmuş apartman tipi sosyal imkânlı sitelerde, yeni kurulmuş bahçeli ev-villa tipli semt-köy-kasabalarda, ya da orman içindeki villalarda. Şehirler arası yollar şehirdekilere göre oldukça geniş (2-3 katı), ama boş ve yalnızlık hissi veriyor. Boş arazi yok:  Ya orman ya da hepsi cm hesabı kalemle çizilmiş gibi görünen aynı düzende-boyda-aralıkta dizilmiş- yetişmiş, çıtalara asılmış, üzüm bağları.  Şarap onların vazgeçilmezi. Bağların ortasındaki lüks restoranlarda yemek yiyor, şarap içiyor ve sonra da her restoran ortasındaki “şarap butik” de şarapla ilgili olarak ne varsa-alışveriş yapıp çıkıyorlar.

Her şey düzene oturmuş sistem olarak. 2 örnek: Bir evde –apartmanda yangın alarmı çaldığı an, apartmanın kapısına en kısa sürede sağlık görevlisi, itfaiye, sigortacı, belediye mensubu geliyor, apartmanı anında boşaltıp içindekileri otele yerleştiriyor, harçlıklarını veriyor,  yiyeceklerini ayarlıyor, zararlar karşılanana ve eski hâline gelene kadar tüm işlemler tamamlanıyormuş. Buna avukat, varsa dava açma isteği vs dâhil.  

Ülkeye gelen ve vatandaşı olan her kişiye bir kredi açılıyor ve işlemleri buradan takip ediliyormuş.  Ömür boyu yatırdığı vergiler, faturalarını zamanında ödenip ödenmediği takip ediliyor,  hata yapar-ceza yerse kredisi iptal ediliyor; devletin yeniden güvenini kazanana kadar da sıkı takibe alınıyormuş.

Açlık yok, parasızlık yok, işsizlik yok, evsizlik yok, yani fakirlik yok. Ama yollarda-caddelerde hâlâ dilenci var. Rehberimiz olan Kanada vatandaşı Türk kızına soruyorum: “Bu kadar sigorta,  sosyal imkâna, hâlâ dünyadan insan talep etmesine rağmen bu dilenciler neyin nesi?” Cevap ilginç: “Devletin verdiği imkânı kullanmıyorlar. Bu tarz hayat onların seçimi.  Çalışmak, onlara göre değil. Bunlar uyuşturucu kullananlar, sokak hayatını  seçenler…”

Bu dilencilerin ellerinde dilenmek için kullandıkları alet, boş bir starbuck’s kahve bardağı. Yeterli parayı toplayan bu dilenciler, bizim sosyetik takılmak isteyen vatandaşımızın gittiği, orada her sokakta, köşe başında bulunan bu kahvehane zincirlerinin (imparatorluğunun) birine girip kahve içmek, uyuşturucusunu temin etmek için parasını harcıyor.  Kanada’nın dilencisi bile sosyetik(!) takılıyor yani. Ülke pahalı, hem de çok. Ama bize göre…

 

Niagara şelalesi de bu ülkede. Aslında şelale ortak bir alan. Şelalenin bir kıyısı ABD’nin diğeri Kanada’nın. Her ülkenin vatandaşı kendi tarafından merdivenlerle şelalenin altına iniyor; gemisine binip şelaleyi, aynı alanı geziyor. Sonra kendi gemisiyle tekrar toprağına dönüyor. “Gemiler karıştı, vatandaş pasaportsuz diğer tarafa geçti,  pasaport kontrolü” gibi bir durum söz konusu değil.

Eşimin kuzeni Kanada vatandaşı. Beni kongreden bir öğle vakti aldılar. Toronto’dan 100 km uzakta bir şehirde oturuyorlar. Yollar temiz, hava temiz, gök mavi-toprak yeşil. Kalabalık, gürültü, trafik yok, fakirlik, düzensizlik, çöp, … Yok. Yalnızlık var, sessizlik var, boşlukta kaybolmuşluk var her yerde. Her yer buram buram yalnızlık kokuyor, içinize işliyor, ağır kayalar gibi omzunuza, hayır yüreğinize oturuyor.

Beni evlerine konuk ettiler. Birlikte “mall” denilen büyük bir alışveriş merkezine gittik-gezdik. Tek eğlence, tek meşgale bu orada: alışveriş yapmak. Sonra evde çocuklarla beraber, Türk sofrasında Türk yemekleri yedik, sohbet ettik. Benim gelişimden mutlu olduklarını hissettim. Onları mutlu eden ben değildim, “biz” idik: Türk konuk, Türkçe, Türk hakkında sohbet, memleket havası… Hâlâ havada ağır kokudan izler var, benim dışarı çıkmamı evi terk etmemi bekliyor: Yalnızlık kokusu. Çocuklarda gizliden gizliye Türkiye’ye dönme sevdası. “Burada bir şey yok” diyorlar. “Dümdüz bir hayat bu” Evet dümdüz. “Bu hayat değil ki” Hayat, acısı, tatlısı, bilineni, bilinmeyeni ile bir macera. Bir beklenti, gelecekle ilgili, ümitler, sevdalar… Kendi memleketinden, kendi dilinden bir sevdalın bile olamıyor. Onlar bunu anlattıkça, benim de hüzün kaplıyor içimi. Babaları karşı çıkıyor bu isteklerine, düşüncelerine. Çünkü o buraya, Türkiye’deki belirsizlikten, garantisizlikten kaçıp gelmiş. Kapıda biri jip 2 araba, güzel 3 katlı bahçeli bir villa, sosyal güvenceli, geleceği garantili, sigortalanmış bir hayat var önünde hepsinin. Ama bu çocuklara yetmiyor. İnsan maddî mutluluklar ile susuzluğunu gideremiyor. Millet olamamak ne acı. Aidiyet duygusu ne tatlı…  Zaten ülkede her şehrin bölündüğünü, Kanada nüfusunu oluşturan Çinlilerin, Korelilerin, zencilerin, Hintlilerin, kuzey Afrikalı Arapların hep ayrı semtlerde oturduğunu, ayrı çarşı-alışveriş yerleri lokanta vs. sahip olduğunu, okulda bile gurup yaptıklarını duydum. Şehri gezdiğimde de her milletin ayrı semtini de gördüm: küçük Çin, küçük Kore, küçük Afrika, Hindistan vs…

Ülke alabildiğine orman, berrak nehirler ile dolu, yemyeşil. Orman, tek tek sıralanmış, hepsi birbirinden güzel villa evlerle dolu. Ama fındık-ceviz arayan sayısız sincap dışında hayat yok. Çocuk yok, genç yok, insan cıvıltısı yok, piknik yapan yok…  Tek Türk yaşlı insan...  O kadar… Her yerde o ağır koku:  Yalnızlık kokusu.

Gözüm ormanlarda. Her an canlanacak, içinden dostum, kardeşim, milletimin uzak (?) bir akrabası fırlayacak. Orta Asya steplerinden, Anadolu’ya değil, ters istikamete, Amerika’ya gitmiş olan akrabalar: Kızılderililer.  Gözüm yarı karanlık içine güneş ışığı sızamayan sık ormandaki ağaç gövdelerinin, üzerini sarmaşık kaplamış kayaların, yeşil çalıların, bodur ağaçların arkasında. Her an karşıma onlardan biri fırlayacak gibi.

İşte o… bir Şeroke, belki de Siyu…  Ayırt edemiyorum. Çünkü uzak akrabamı hiç tanımıyorum…  Aniden otobüsün önüne atladı. Bacakları açık tüm heybeti ile önümde dikiliyor. Gerçek mi?.. Kaşla göz arasında  yayını okunu hazırladı.

-“Dur yayını germe, okunu atma,  sok savaş baltanı beline. Ben bir beyazım, doğru…  Ama bildiklerinden değil. Yüzü ak, gönlü kara, olanlardan değilim ben. Dur… Ben seni kıran halk’tan değilim. Ben milletim, senin milletin… Benim gönlüm ormanlar kadar yeşil, gökyüzü gibi parlak ve mavi, kan gibi sıcak, merhametli, hayat dolu,  bozkırlar gibi sarı, güneş gibi parlak. Bak gözlerime rengi senin ki gibi kara. İçinde seninkiler gibi yıldızlar parlıyor,  içinde gökteki ay ve yıldız dolaşıyor…”

Cevap vermedi, kımıldamadı. Vakarını bozmadı. Yalnızca baktı. Kara gözleri ile… Ta derinlere. Beynimin içine, ruhumun içine baktı. Sonra… Omuzlarına düşen kara saçlarını rüzgârda savurarak doru atındaki kilim desenli örtünün üstüne çevikçe atladı… Gitti… Arkasında rüzgârda dalgalanan saçlarını ve yok edilmiş bir milletin acısını bırakarak.

Otobüsün camına dayanmış başımı kaldırdım. Dalmışım.  Koca ormana, ülkenin 1/3’ünü kaplayan sık-yarı karanlık ormana baktım tekrar. Artık yalnızlık kokmuyordu. Ormandan gururu kırılmış, toprağı alınmış, ama ruhu esir alınamamış bir milletin-sayısı az da kalsa –yanık ama hâlâ tüyleri titreten türküsü geliyordu.

***

Kızılderililerin yerleşim yerleri, Kanada’nın diplerinde,  uzaklarda bir yerlerde imiş. Köylerini görmek mümkün olmadı. Toronto’ya oldukça uzak olduğunu söylediler. Onlardan kalan ise alışveriş merkezlerindeki ormanın sesi CD’leri, Kızılderili melodileri, “kâbus kovucu” olarak kullandıklarını söyledikleri  “dirim kaçır” dedikleri süs eşyaları. O kadar… Bir de müzede kalanlar…

***

Müzedeyim; Ontario National (!) Museum. Dünyanın her yerinden çalınmış, kaçırılmış, satın alınmış, eski medeniyetlerin izleri sergileniyor. Kendi tarihleri yok, olanları da kötü izlerle dolu. Şehri dolaşırken yaşlı Kanada’lı bayan rehberimiz,  giyotinle öldürülen, asılan insanların olduğu (tarihî) sokakları gösteriyor. Bir eski hapishaneyi de lokanta yapmışlar.  Mahzenleri, hücreleri, tecrit odalarını içine mahkûm mankenleri,  hatta fareler koyarak sergiliyorlar. Ürpermemek, mide bulantısı duymamak mümkün değil. Azıcık ve çok kötü tarihinden utanmadan yapıyorlar bunları. (Biz şanlı tarihimizi bile sunamıyoruz.)

 

                Müzede tek arzum Kızılderili bölümünü görmek: First Canadian People Section. 2-3 saat camekânların önünde gözlerim buğulu, bazen de öfke ile onların tarihini karartan adamları, portrelerini, kaçırdıkları onların kültürünün ürünlerini seyrettim. Ve kaçırılmış bu ürünleri, kurtarılmış gibi gösterdiklerini gördükçe, öfkem arttı. Camekânların arkasında, vahşet vardı, vahşete rağmen yok edilememiş, eşyalara sinmiş bir vakar, cesaret, gurur, yiğitlik vardı…

Kızılderili salonu bitti. Rüya biter gibi. Bu salonun dibine açılan küçük bir lobide duvarda bir plazma TV vardı. Hoparlörde de müzik. TV nin karşısına koyulmuş, yumuşak kanepeye oturdum. Ekranda belgesel var: Kızılderili köyünde geçen…   Hâlen tecrit edilmiş alanlarda yaşayan Kızılderililerin bir köyü. Göl kenarında ilkel usullerle sal-kano yapıyorlar. Küçük Kızılderili çocukları çakıl taşları ile oynuyor, yüzleri Kırgız-kazak çocuklarına benziyor… Gölün suları, taşkınlık yapmadan çakıl taşlarını ha bire dövüyor dövüyor, geri çekilip çekilip geliyor. Kamera, gölün sularına yapışmış, hep aynı şeyi gösteriyor.  Ekrandaki ses mırıl mırıl: Kızılderili mırıltısı, çakıl taşlarının sesi, su sesi. Aslında yalnızlığın sesi, hüznün sesi. Dünyada yalnız kalmış, sahipsiz kalmış, soyu tüketilmiş Kızılderili milletinin sesi. Çıkmayan çığlıkların, duyulmayan çığlıkların sesi.

Kanada’nın sesi: yalnızlığın sesi.

***

Dalıp gittim, ekrandaki sakin insanların basit bir kanoyla uğraşmalarına, çocukların sessiz oyalanışlarına, suyun mırıltısına. İçim hem öfke, hem hüzün dolu. Oradan ayrılamıyorum. Kendi ırkımdan insanlardan ayrılmayı, onları yalnız bırakmayı hiç istemiyorum…  

Dalmışım… Birden farkına vardım: Uçağa yetişmek için oradan hemen çıkmak, otele koşup, bavulumu almak ve otobüse binmek zorundayım. Yarım saatim var...

***

Havaalanı yine kalabalık. Herkes kendi dünyasında… Dünyanın tüm renklerinden insanlar yaz başında tatil yapmak için (Haziran 2006) memleketlerine, gerçek! Ülkelerine gidiyor. İnsanın tatil için ana-babasının yanına, köyüne gitmesi gibi.

Kalabalık…  Ama sessiz bir kalabalık. Dünyanın her renginin toplandığı sessiz bir kalabalık. Ve yalnız bir ülke…

Ve sahipsiz. Onca nüfusuna rağmen, toplama insan ile millet yapamayan, ama bunu bilmeyen bir ülke.

***

Bir savaş anında Kanada’lılar nasıl davranır? Kanada’lı gibi mi? Zenci, Çinli, Koreli, Hintli, Slav gibi mi? Bilinmez.

Ancak bilinen… Kanada’lı millet değil… Kanada’lı yalnız, Kanada’lı sessiz. Kanada ıssız; Kanada sahipsiz… Kanada sessizliğin sesinin olduğu ülke… Belki de... Kızılderili kardeşlerimizin sessiz çığlığının ahını çekiyor bu ülke…

***

İngiliz milletler topluluğunun bir üyesi Kanada! Hangi İngiliz milleti? Geçiniz efendim…

***

Kanada kimin? Hangi milletin? Soyu tüketilmiş, tecrit kamplarında yalnızca etnik incelemeler için bilim adamlarına sunulan Kızılderililerin mi? Fırsat bulduğunda kendi ülkesine -ailesine koşan Hintlilerin, Afrikalıların, sarı ırkın,  kuzey Afrikalıların mı? İngilizlere tabi, nüfusun azınlığı olan  beyazların mı?

Kimin?

***

Kanada, lüks, bahçeli dev bir malikâne de yapayalnız, hüznü ile baş başa yaşayan ihtiyar gibi…


Türk Yurdu Kasım 2007
Türk Yurdu Kasım 2007
Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele