BOSNA

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242

Memâlik-i Mahrûse’nin Bir Güzel Bahçesi:

BOSNA

 

Gözde tüter dumanları

Bak Şıpka’nın Balkanları

Hâlâ sızar al kanları

Ayrılmıştık otuz sene

İşte Şıpka geldik yine

 

“Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkandır.

Yahya Kemal

1463 tarihindeki fetihten sonra tam tamına 415 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan, Cevdet Paşanın deyimiyle “Memâlik-i Mahrûse’nin bir güzel bahçesi olan”(Mâruzat; 82) Bosna’yı ziyaret etmek emeline düşmüştüm. Hak nasip eyledi, o diyarlara bizim de yolumuz düştü. Fatih Sultan Mehmet yadigarı (1461) olan bu memleket, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi sonrası Berlin Konferansı hükümlerine göre Avusturya Macaristan’a bırakılmıştı. Boşnaklar, malum, Slav asıllı eski Balkan milletlerindendir. Onları Sırp ve Hırvatlardan ayıran temel özellikleri, Hıristiyan olmalarına rağmen ayrı bir mezhebe, “Bogomil” inancına mensup olmalarıymış. Bu inanç sahiplerini diğer Hıristiyanlardan ayıran teslisi reddetmeleri imiş. Fetihle beraber kitle halinde Müslüman olan bu halkın millet tanımı da din üzerine kurulu. Boşnaklar gibi Sırp-Ortodoks ve Katolik Hırvatlarda da millet kodu, dini kimlik etrafında şekillenmiş. Millet ve milliyetçilik kavramları üzerinde çalışan araştırmacılar için bölge tam bir hazine.   

Sarayova’nın dağın eteklerine yaslanan batı tarafı, Osmanlı mimarisiyle bezenmiş ince minareleriyle herhangi bir Türk şehrinden ayırt edilemez. Bugün itibarıyla ortada kalan ve şehri ikiye bölen nehrin etrafında doğuya doğru yayılan taraf ise Avusturya-Macaristan mimarisi etkisinde şekillenmiş. Daha aşağılardaki yeni şehir ise modern mimarinin basmakalıp örneklerinden daha farklı değil. Bizim asıl ilgimizi çeken tarafları, haliyle Osmanlı bakiyesi olan yerler oldu. Daha yukarıda, oldukça yüksek bir yerdeki garnizon, klasik dönemlerin rutin bir özelliği olan harap olmaya yüz tutmuş eski bir kale kalıntısını barındırıyor. Ziyaret ettiğimiz kalenin aşağısından, şehri ortadan ikiye bölen nehrin hazin şırıltıları geliyordu. Bu mekânlar kim bilir hangi fatih orduları gördü! Fatih dönemi akıncı beylerinden Alî Paşa ki akın için üç yüz otuz defa Tuna’yı geçtiği kaydedilir (Köseoğlu; 168), yeşil deryası bu iklimden kim bilir hangi ufukları gözetledi, nereleri hayal etti!

 O gün Sarayova’ya yakın bir yerdeki tarihi bir köprüyü görmeye gittik. Köprü üzerinde dolaşırken iki tarafı uğultulu zümrüt zirveleriyle birer kartal yuvasını andıran başı dumanlı dağları izlerken, aklıma ister istemez akıncı cedlerimiz ve Tuna türküsü geldi.

Tuna boylarında sıra serviler                          Haydi eski ozan, al sazı ele,                           

Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış                         Düşmanlar içine düşsün velvele,

Gül bahçelerinde baykuşlar öter...                   De ki: Hor bakmayın bu durgun sele;

Şu viranelikler eski bağlarmış                          O, yetmiş bin kavme akın çıkarmış.”  

       Fuad Köprülü

Hor görülen bu durgun sel “iman bir vecd” olan zamanları tekrar yakalayabilir mi? Kim bilir! Bize rehberlik yapan Mesut kardeşimizin elinden kurtulup da sere serpe yatağa serilince, oteldeki oda arkadaşım kadim dost Hüseyin’le beraber, gecenin ilerleyen saatlerine kadar bunların müzakeresini yaptık. Gezinin son günü geziye Kütahya’dan katılan ve meramını mahcup bir ifade tarzı ve ancak üç-beş kelimeyle ifade edebilen taşra esvaplı er bir kişi, sualimizin cevabını bulmamıza yardımcı oldu. Bu kişi kimilerince daima hor görülen o durgun seli ifade ediyordu. Tâ Orta Asya steplerinden akıp gelen bu selin öncüleri de böyle gösterişsiz ve her türlü mihnete katlanan sade insanlar değiller miydi! Tıpkı Süleymaniye’de bir bayram sabahı ön saflarda oturan, bakışları derinlere dalmış nefer esvaplı isimsiz kahramanlarımız gibi...

Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada, Yahya Kemal merhumun hatıratına da döndüm. Orada bir mesele bilhassa dikkatimi çekti. 20 Teşrin-i Sâni 1337’de Dergâh Mecmua’sında neşredilen bu yazı, Balkan faciası sonrasında üstadın Üsküp’teki birebir izlenimlerini havidir. O devirde Üsküp halkının sadece esvabı değil, konuşmaları bile Murâd-ı Sânî devrinin canlı birer resmi, adeta Naîmâ Târihi’nin sayfalarından fırlamış hissini verir bir eda ve hava içindeymiş. Fakat burada asıl ilgi çekici olan nokta, Türk idaresi sonrasında Türkler hariç diğer bütün müslüman unsurların, özellikle de Türk idaresi sırasında millî faziletleri dillere destan olan Arnavutların durumuyla ilgili üstadın izlenimleridir.

“Arnavud cesurdu, hürdü, azimkârdı, Nûh der peygamber demezdi, cinsi, dini, millî izzet-i nefsi, hakkı uğrunda pervasızca can verirdi…Sonra Rumeli parçalandı. Müslümanlar mahkûm vaziyete düştüler. Bu geçen onüç sene mahkûmlar için yaman bir imtihan devriymiş. Türkler hâkimiyetleri zamanındaki tevâzû’lu vaziyetlerini mahkûmiyetlerinde de muhafaza ettiler, yalnız devrin değişişi Arnavudları pek ziyade söndürdü. Sırp hâkimiyeti altında yaşayabilmek için bir cemaât tesanüdü göstermek lazım geliyordu. Arnavud kardeşlerimiz yazık ki bu kadarcık bir tesanüdü bile gösteremediler. Son intihâbât iyi bir mihenkdi. Türkler kırbaç, sopa, dipçik altında kalan en ücrâ köylerde bile azimlerinden şaşmadılar, reylerini yine müslüman kutusuna attılar. Arnavudlar bilakis dağıldılar…Zaman geçtikçe meydana çıkıyor ki o tumturakdan, âlâyişten, böbürlenmekten âzâde yaşayan Türk milliyeti demirden bir kitleymiş. Türk memleketinin asıl sırrı Türkdeymiş. Arnavud’u, Çerkez’i, Kürt’ü, hâkim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıymış.” (Y. Kemal, 1976:49-50).   

Türk etkisi bugün de oralarda taze ve canlıdır. Bosna Hersek’te de aradan geçen bunca zaman sonra aynı ruhu iliklerimize kadar hissettik. Burada yaşayan herkesin yüzü felaket anlarında daima Türkiye’ye dönüktür. Bu durum Boşnaklar kadar, onların muhalifi düşman unsurlar için de bir farkla aynıdır. Bölge kantonlara ayrıldığı için, Bosna Hersek’i dolaşırken ister istemez Sırp ve Hırvat bölgelerinden de geçiyorduk. Bu geçişlerden birinde, arabalarının camlarından sarkarak bize doğru hakaretâmiz vaziyette öfkeyle bağırıp çağıran fanatik Sırplarla karşılaştık. Anlaşıldığı kadarıyla bizim oralarda seyyah olarak mevcudiyetimize bile tahammülleri yoktu. Zaten kendi ulusal kimliklerini inşa ederken de tâ Sırp Sındığı’ndan Kosova sahrasına kadar, kendilerince negatif anlam yükledikleri her ayrıntıya atıfta bulunuyorlar. Hâlbuki İnalcık’ın incelemelerine lütfedip baksalar, dinî taassubun kıskacındaki o coğrafyada, milliyetçilik çağına kadar tarihî ve kültürel varlıklarını muhafaza eden herkesin mevcudiyetinin Türklerle kâim olduğunu görebileceklerdi. Zaten Rumeli’nin fethi esnasında kadimden beri takip edilen siyaset, doğal yapıları muhafaza üzerine olduğundan, din değiştirme veya başka türden bir zorlama siyasetine asla müracaat edilmemiştir.

Sırbistan dâhil bütün bölgede tâ Yıldırım Bayazıt devrinden beri izlenen siyasetin ana umdesi, Roma döneminden itibaren devam-edegelen klasik imparatorluk siyasetinden başka bir şey değildir. Ne Sırp aristokrasi ne de diğerlerinin haklarına hiçbir halel getirilmeden yürütülen bu siyaset, klasik devrin geçerli bir siyaseti olarak modern dönemlere kadar yapısından hiçbir şey kaybetmeden muhafaza edilmiştir (İnalcık, 1987; 152-184). Nitekim II. Mahmut reformları ve Yeniçeriliğin kaldırılmasına en fazla muhalefet eden bölgelerden birinin Bosna-Hersek’teki geleneğe bağlı güçler olması da rastlantı değildir. Yeniçeriliğin kaldırıldığına dair ferman ilk önce, vilayetin yönetim merkezi olan Travnik’te, daha sonra da 1826 Temmuz’unda Sarayova’da okununca sadece Yeniçerilerin değil, ulemanın da şiddetli tepkisiyle karşılanır. Saraya aralarında müftü, kadı, imam, kâtip, bey, haseki, alemdar ve serdengeçtilerden oluşan 374 kişinin imzaladığı bir ariza yollanır. Fetihten o ana kadar şeriat ve kanuna bağlılıktan bir an vazgeçmedikleri[1], Sırbistan’la devam eden savaşta canları ve mallarıyla yaptıkları fedakârlıklar anlatılır. Hikaye uzundur. Aslında muhalefet ta III. Selim devrinde başlamıştır. Sarayova’dan meşhur kronolojist Mustafa Baseski’nin oğlu Mustafa Firakî neşrettiği mecmua isimli eserinde Nizâm-ı Cedid terkibini Nizâm-ı Yezid olarak nitelendirmiştir. Reformlara karşı tepki, anlaşıldığı kadarıyla dini referanslarla da teyit edilmektedir (Karćić,1999: 36-42 vd.). Aslında meselenin kökenleri ayrıntılı biçimde araştırılırsa, hadisenin reformlara karşı olup olmama etrafındaki basit bir taassuptan değil, daha ziyade sosyal ve ekonomik temelli çok daha köklü nedenlere dayandığı anlaşılabilir. Mesele, kadimden bu yana devam edegelen yapısal durumun bozulmasından başka bir şey değildir. Bunlar ayrıca üzerinde durulması gereken ihtisasi meseleler olduğundan, tekrar bahsimize dönebiliriz.

O ilk gün Saray Bosna’nın baş-çarşısını gezmeye doyamadık. Türk Saray-Bosna çarşısının merkezi mevkii, Gazi Hüsrev Bey camiidir[2]. Gazi Hüsrev Bey, yaptırdığı caminin hemen yanı başındaki yeşil sandukasında oraların manevi bekçisi gibi, bir akıncı beyine yakışır vakur edasıyla yatıyor. Fatiha okurken, ruhaniyeti önünde ürperdiğimi hissettim. Caminin etrafı vakfiyelerle dolu. Cami ile Gazi Hüsrev Medresesini eski şehrin ana caddesi olan oldukça işlek bir yol kesiyor. Medresede vakfiyenin âmir hükmü gereğince lisan-ı Türkî okutulurmuş, daha yakınlarda kaldırıldığını öğrendik. Aynı hüküm Travnik’teki İbrahim Paşa medresesinde de varmış ve orada hala Türkçe öğretiliyor. Camiden çıkarken bir şey dikkatimizi çekti; mihrabın önünde ellerinde mushaflar olduğu halde halka şeklinde sıralanan cami cemaati, Kur’an-ı Kerim okuyordu. Bu adet, fetihten beri aralıksız olarak sürdürülen bir adetmiş. Müezzinlerin namazı müteakip yaptığı dua bile Türkçe. Bayram kartlarında bile hâla “Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun” duası mevcudiyetini muhafaza ediyor.

 Başçarşı olarak tesmiye edilen cadde üzerindeki ve kenarındaki dükkânlar, fetihten sonra vakfiye olarak cami ve medresenin giderlerini karşılamak amacıyla kurulmuş. O günden bugüne değişen onca siyasi çalkantı ve rejim değişikliklerine rağmen, bu yapı olduğu gibi muhafaza edilmiş. Ben daha sonra bizim dernekler müdürü Hidayet Beyle beraber gezinin son günü, Gazi Hüsrev Bey Medresesini bir kere daha ziyaret etme imkanı buldum. İçeride bizlere Türkiye’den geldiğimizi öğrenince özel bir ilgi gösteren ve Türk Çayı ikram eden hoca, eğitim öğretim hakkında da kısaca malumat verdi. Medresenin iç avlusu klasik dönem Osmanlı mimarisine uygun biçimde dizayn edilmiş. Bahçeye bakan duvarlarda Sultan Selim-i Sâni’ye ait fermanlar, altlarındaki Boşnakça çevirileri ve orijinalleriyle beraber camekan içine yerleştirilmişlerdi. Bütün bir enerjisini şark üzerine teksif ettiğini düşündüğümüz o koca hünkar, demek ki buraları da ihmal etmemiş, yankısı asırlar sürecek hüküm ve emirnâmelerini en ince ayrıntıları düşünerek buralara kadar yaygınlaştırmış. Zaten Saray-Bosna’nın asıl kurucusu Gazi Hüsrev Bey d, bu büyük hünkârın kız kardeşi Selçuk Sultan’ın oğludur.  

Saray Bosna’yı gezerken hem bunları düşünüyor bir yandan da rehberimiz Mesut kardeşimizin anlattıklarını not etmeye çalışıyordum. Rehberimizin Boşnaklara atfen söylediği ve o anda not aldığım bir cümle, daha sonra dikkatimi çekti; “Başını toprağa yavaşça koy, zira her taraf şehitlerle dolu, onları incitebilirsin.”  Sadece Saray-Bosna’da yetmiş yedi tane şehitlik olduğu düşünülürse, bu sözün ne kadar derin manalar taşındığı kolaylıkla anlaşılabilir. Biz daha sonra Radovan Karadziç’in karargâhını kurduğu ve bugün öğleye doğru kahvemi Başçarşı’da içeceğim dediği tepeye de çıktık. Manzara oradan daha iyi görünebiliyordu. Şehrin her tarafı, adete birer papatya bahçesine dönmüş gibiydi. Beyaz gelinliklerini giyinerek arkada bıraktıklarına hüzünlü bir veda selamı yollayan yadigâr-ı evlad-ı fatihan, o büyük şehitler kafilesine katılarak çoktan ebedi uykularına dalmış, arkadan gelenleri selamlıyorlardı. Ben bütün bunları düşünürken, cadde boyu, yol boyu, o bütün yeşil vadilerin şurasına burasına serpiştirilmiş, o güzelim evlerinin bahçelerinde gündelik işlerini yapan insanları gözlerken, hepsinde, ama hepsinde, ürkek ve hüzünlü bir halet-i ruhiye hissettim. Sınırları hayal bile edemedikleri sahillere ulaşan büyük ve kerim bir devletten, devlet anadan koparılmış, yetim ve öksüz bırakılmış bu diyarın sakinlerini kalpleri kırık gördüm. Tam da İvo Andriç’in[3] anlattığı gibi: 1913 yılının o meşum ve kasvetli günlerinde, Drina Köprüsü üzerindeki Kapiya’da, küme küme oturup, olup biteni anlamak için dilini bilmedikleri gazetelerden haber sual eden yaşlıların hüznü canlandı gözümde. 

“-Üsküp kimin olacak?...

-Sırbistan’ın.

-Ah…

-Ya Selanik?...

-Yunanistan’ın.

-Ah…Ah…

-Ya Edirne?...

-Herhalde Bulgaristan’ın.

-Ah…Ah…Ah…

Çocukluklarında Türk egemenliği, Lika’dan Kordum’dan İstanbul’a kadar; İstanbul’dan da tâ o uzak ve erişilmez Arabistan’ın çöllerle kaplı belirsiz sınırlarına kadar uzanıyordu. Türk egemenliği demek… Muhammed dininin birleştirdiği yıkılmaz, parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Yeryüzünde müezzinlerin müminleri namaza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demekti… Bunu çok iyi hatırlıyorlardı. Ama hayatları süresince, Türk egemenliğinin Sırbistan’dan Bosna’ya, Bosna’dan da Sancak’a doğru çekildiğini de hatırlıyorlardı. İşte şimdi de bu egemenlik, gözlerinin önünde, heves ve keyfine bağlı gel-git suları gibi azalmış ve birdenbire gözlerinden uzak yerlere çekilmişti. Ve onlar da sular çekildikten sonra karada kalan su birikintileri gibi… aldatılmış… terkedilmiş, kendi alınyazılarıyla baş başa kalmışlardı.”

6 Nisan 1992’de Başçarşı kulakları sağır eden top sesleriyle sarsılır. Aynen ilk Sırp isyancıların Vişegrad tepelerinde yüzlerce yıl öncesinde ateşler yakarak göründükleri gibi. Ve aynen Avusturya-Macaristan topçusuyla Sırp topçusunun sadece kasaba halkıyla bütün bir coğrafyanın değil, aynı zamanda zengin kültür çeşitliliğinin de bir daha asla tamir edilmemek üzere rehnadâr edildiği zamanlardaki gibi, tam 79 yıl sonra, bu sefer de Sarayova, Sırp topçusunun hoyrat gülleleriyle sarsılmaya başlar. Sadece doğu-batı ticaret yollarını değil, bütün bölge halkının ortak özlem ve kaderlerini de birleştiren Drina Köprüsünün o güzelim ahengini bozan eller, o gün de memâlik-i mahrusenin bu güzel bahçesini harabeye çevirir. 1878 Berlin Konferansı hükümleri gereğince Habsburg Hanedanına bırakılan Bosna Hersek’te 417 yıl süren Osmanlı asırları sona erer(Karćić,1999; 76-77). Bu ilk sadmede tıp fakültesinde okuyan Suada Dilberoviç isimli Boşnak öğrenci, günde 2.500 top güllesinin atıldığı Sarayova’da toprağa düşer. Suada Dilberoviç savaşın ilk şehidesidir. İnsanın aklına ister istemez Drina Köprüsünün kahramanları ve Ali Hoca geliyor. Bugün tam tamına yetmiş yedi şehitliğin bulunduğu bu şehrin kütüphanesinde, savaş öncesinde çoğunu el yazmalarının oluşturduğu 2 milyon eser varmış. Harap edilen kütüphaneyle birlikte büyük bir medeniyetin yazılı belgeleri de yok edilmiş. Kültürel soykırımın en acısını yaşayan bölge halkı, müthiş bir imar faaliyetine girişerek, yaralarını sarmaya, kimliğini ayakta tutmaya çalışıyor. Osmanlıya ait eski eserlerin tamamı aslına uygun biçimde restore ediliyor. Savaşın sürdüğü o dehşet günlerinde Rus, Yunan ve sair milletlerden oluşan milisler sürek avları düzenleyerek, o güzelim insanları avlama yarışına girmişler. O günlerde yaklaşık olarak 50 bin kadına tecavüz edildiği söyleniyor.

16 Nisan 1993’te 183 sivilin katledildiği Ahmiç Köyüne de uğruyoruz. Lahey Adalet Divanı’na götürülen dava, beklendiği gibi sonuçlandı. Daha henüz iki yaşındaki Emsad Melisa’dan, 81 yaşındaki Mustafa Aziz’e kadar çocuk yaşlı demeden herkesin katledildiği bu saldırı tam üç gün sürmüş. Cami mütevellisinin hanımı, çivilerle cami duvarına çakıldıktan sonra camiyle birlikte ateşe verilmiş. O tarihlerde Sırplarla savaş halinde olan Hırvatlara güvenen köy halkı, Hırvat sinsiliğine kurban gitmiş. Burada bir meseleyi daha açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Savaşın o en dağdağalı anlarında, Türkiye’nin yapamadığını Batılı güçler yaparak, Bosnalı çocukların hiç de azımsanamayacak önemli bir kısmını devşirme yoluna gitmişler. Hariciyemizin o temkinli ve tereddütlü tavrı, burada da kendini gösteriyor.     

   Bosna’yı ziyaretimiz esnasında 1557-1566 yıllarında, Neretva nehri üzerinde Kanunî Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’ın çırağı Mimar Hayreddin’e yaptırdığı Mostar köprüsüne de uğruyoruz. 28,70 m. uzunluğundaki bu köprünün sudan yüksekliği zirve noktasında 21 metreye ulaşıyor. Köprünün inşasında 456 adet bej taş kurşun dökülmek suretiyle birbirine bağlanarak yekpâre bir yapıya ulaşılmış. Sadece Türk değil, dünya ve insanlık mirası olan bu yapı, 9 Kasım1993’te, hem de önceden televizyon muhabirlerine bildirilerek barbarca tahrip edilir. Savaş sonrasında Türkiye’nin muzahereti ve bizzat işe müdâhil olmasıyla aslına uygun olarak Türkiye’den gitme Bayburtlu ustalar tarafından ve aslına sadık olarak tekrar inşa edilen köprü, köz kamaştırmaya devam ediyor. Aslında Bosna demek, bir bakıma su medeniyeti demektir. Turkuaz rengindeki su hâkimiyetini her yerde görmek mümkündür. Hem Mostar, hem Sarı Saltuk türbesinin bulunduğu yekpare haldeki devasa kayalar içinden kaynayıp gelen su deryası, hem de Travnik şehrini her tarafından sarıp sarmalayan suyun görüntü ve müzikalitesi her şeye sirayet etmiş, mimariden tabiat şekillerine kadar bütün bir varlığı esir almış, âdeta her şeye rengini vermiş gibidir.

Burada sırası gelmişken, birkaç kelimeyle de olsa Travnik’ten bahsetmek gerekir. Türkiye’de Konya neyse, Bosna-Hersek’te de Travnik odur dense sezadır. Şehrin girişinde, hemen sağ tarafındaki bir tepenin üzerindeki kale, fetihten önceki (1463) dönemlerde Osmanlı istilasından korunmak için inşa edilmiş. Fetihten sonra kalenin içi de dâhil her taraf camilerle donatılmış. Halen 50 bin nüfuslu bu şehirde hepsi de Osmanlı eseri 15 cami bulunuyor. Şehre girişte yolun hemen sağına düşen İbrahim Paşa Medresesi kaleye göre konumlandırıldığında, sol tarafta kalıyor. Medrese ile kalenin arasındaki alan, çok yükseklerden gelen dağ sularının beslediği muazzam güzellikteki su arkları ve aralarına serpiştirilen küçük köprü bağlantıları ve bunlara göre yerleştirilmiş mesire alanlarıyla harikulade bir manzaraya bürünmüş. Su burada sadece hayatın kaynağı değil, aynı zamanda başka yerlerde asla rastlanamayacak güzellikteki bir peyzaj unsuru olarak bütün bir mimari ve hayat tarzına adeta ruh olmuş. Devlet-i Aliye’ye 77 tane vezir çıkarmış bulunan bu kentteki sosyal yapı, Bosna’nın diğer kentlerine göre daha muhafazakâr bir mahiyeti haiz.

Bir Cuma günü yerel saatle 12.05’te Sarayova’ya yakın bir yerde Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı tarihi bir köprüyü ziyaret ediyoruz. Osmanlı köprü mimarisinde görülen örneklerin hepsinde olduğu gibi burada da, köprünün ortası kubbemsi bir kavis çizerken, kıyıya yakın köprübaşlarının içlerine de boşluk bırakılarak baharla birlikte kabaran suların köprüyü yıkması engellenmiş. Hoca Saadettin Efendi’nin Tâcü’t-Tevârih’te mufassal biçimde anlattığı fetih harekâtına bizzat padişahın kendisinin de katıldığı rivayet edilir. Hatta bazı yerlerde arazinin engebeli olmasından dolayı toplar çıkarılamadığından, direnen kalelerin fethi için padişahın emriyle dağlık arazide toplar döktürülmüş. Klasik devirlerde dağlık bölge ahalisi dünyanın hemen her yerinde merkezi idareye ciddi müşkülat çıkarmakla birlikte[4], Osman oğulları bazen askeri güç, bazen de çok yerinde idari tedbirlerle meselenin halli yoluna gitmişlerdir. Bosna Hersek’te ise çok daha ince bir diplomasiyle, bütün bir bölgeyi Türk ve Müslüman yapmışlardır. Burası aynı zamanda Osmanlı’nın sadece Otranto ve Roma’ya değil, kuzeyde Macaristan, denizde de bütün Akdeniz ticaretini doğrudan etkileyen Korfu adası gibi korsan duraklarına nezaret eden kritik bir nokta olması bakımından özellikle önemliydi (İnalcık, 2003: 32-34; Braudel, 1989, I: 63).

Aynı gün anne tarafından Üsküdarlı olan Aliya’nın kabrini ziyaret ediyoruz. Beni arkadaşlarımın yanına gömün diyen bu mütevazı insanın, savaşın en çetin anlarında gösterdiği dirayet ve bilge kişiliği canlanıyor gözümde. Yıllar önce Türkçeye de çevrilmiş Doğu ve Batı Arasında İslam isimli kitabından tanıdığımız bu bilge kralın ülkesinden gözlerimiz arkada, anavatandan ayrılır gibi ayrılıyoruz. Arkamızda bir buket hüzün ve hasret bırakarak, aynen Balkan faciasını yaşayan nesillerin duyduğu burukluğu duyar gibi, ta beşinci yüzyıldan beri bir parçası olduğumuz ve her yerine mührümüzü vurduğumuz bu diyara tekrar dönmek ümidiyle veda ediyoruz.

        KAYNAKÇA:

Ahmed Cevdet Paşa, (1980), Ma’rûzât, (haz.) Yusuf Halaçoğlu, Çağrı Yayınları, İstanbul.

Andriç, İvo (2005), Drina köprüsü, İletişim Yayınları, İstanbul.

Braudel, Fernand, (1989), Akdeniz ve Akdeniz Dünyası I, (çev) Mehmet Ali Kılıçbay, Eren Yayıncılık, İstanbul.

İnalcık, Halil (1987), Fatih Devri Üzerinde Tetkik ve Vesikalar I, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Ankara

İnalcık, Halil (2003), Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600), (çev) Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul

Karćić, Fikret (1999), The Bosniaks and The Challenges of Modennity, Late Otoman and Hapsburg Times, El-Kalem, Sarajevo.

Kemal, Yahya (1976), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul.

Köseoğlu, Nevzat (1997), Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

Ortaylı, İlber (2007),  Eski Dünya Seyahatnamesi, Aşina Kitaplar, Ankara.


         

* Bu yazı, Bosna Herksek gezisi hatırasını zihnimde ebedileştiren ve ömrünü Türklük ve İslamlığa adayan aziz dost Said Enver Bey ve arkadaşlarına ithaf edilmiştir.

[1] Cevdet Paşa merhum da Bosna müfettişliği esnasında Gâzi Hüsrev Bey camiindeki ahalinin ahvalini anlatırken; “…Hutbede nâm-ı Pâdişâhî zikr olunurken, Boşnakların nâsiye-i hallerinde teessürât-ı acîbe-i hasene görüldü.” tabirleriyle, devlete karşı bir isyan ve kalkışma olmadığını sarahatle anlatır. Yine aynı yerde; “…Halbuki Bosna’da ihtilal olmayup ancak tahavvül ü iınkılâb-ı ahval var idi…” ifadeleriyle meselenin özünü anlatmıştır. Bkz. Ahmed Cevdet Paşa, (1980: 86, 95).

[2] İlber (Ortaylı) Hoca, bölgede kendilerine göre belli iddiaları olan Suudiler tarafından yaptırılan restorasyona temas sadedinde, Gazi Hüsrev Bey camiinde yapılan uygunsuz tamiratı örnek verir. Bkz. Ortaylı, (2007: 103). Aslında Suudi ve Vehhabi etkisi sadece bu sahada değil, dinin yorumunda da kendini gösteriyor. Allah’tan Türkiye’den giden bazı gruplar, açtıkları okullarda hem Türkçeyi hem de Türk Müslümanlığını oralarda temsil etmekle, bu etkinin karşısında sadece Türkiye’nin sesi olmuyor aynı zamanda büyük bir boşluğu da doldurmuş oluyorlar.

[3] İvo Andriç, 1892’de Travnik yakınlarında doğan Nobel ödüllü bir roman yazarıdır. Enfes bir Türkçeyle dilimize de çevrilen eseri “Drina Köprüsü”, 1961 yılında kendisine Nobel Edebiyat ödülünü kazandırmıştır. Yukarıdaki pasaj da aynı adlı eserden alınmıştır.

[4] Braudel, dağlık bölge halkıyla uygarlıklar ve dinler arası ilişkileri anlatırken, “Yüzey üzerinde uzaklara, enlemesine yayılma yeteneği olan uygarlıklar, diklemesine birkaç yüz metrelik bir engel karşısında güçsüz kalmaktadır.” demektedir. Buna örnek olarak da Kuzey Afrika’nın Berberileri ve Asya’nın Kürtlerini vermektedir. Sıra Balkanlardaki dağlık bölgeye gelince, “…Arnavutluk, Hersek ve Saraybosna civarında,” koskoca dağ bölgelerinin İslamiyet’e geçmelerini ise Hıristiyan kilisesine olan bağlılıklarının zayıflığı ile açıklama cihetine gitmektedir. Bkz. Braudel, (1989, I: 8). 


Türk Yurdu Ekim 2007
Türk Yurdu Ekim 2007
Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242