BİR ÇÖZÜLMENİN ANATOMİSİ!

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242

 

Birbirine çok yakın olan kuşaklar arasındaki uçurum niteliğindeki değer açıklığı, nesiller arasındaki ciddi bir kırılmayı gösterir. Aynı zaman dilimi içinde yaşayan nesillerin arasında vatan, iman, egemenlik, bağımsızlık ve özgürlük gibi kavramlar karşısında takınılan tutum farklılıkları ülke ve toplum geleceği bakımından endişe kaynağı olmaya adaydır.

Kültürel gecikme, kültürel değişme ve ümmetten millete geçiş aşamalarında dahi yaşanmayan nesiller arası kriz yirminci yüzyılın son çeyreğinde bütün şiddetiyle Türkiye’de yaşanmaktadır. Bu şiddet tarımın sanayiyle yer değiştirmesinin ürettiği sarsıntının da ötesindedir.

Bozulma ve Yabancılaşma

Gençler arasında yapılan araştırmalarda “dindarlık”, “toprağa bağlılık”, “mertlik” ve “yiğitlik”  gibi Müslüman-Türk’e has değerlerin oluşturduğu kavramların modası geçmiş, köylülük işaretleri olarak değerlendirildiği görülmüştür. Bu değerlerin yerini “meşhur olmak”, “zengin olmak” ,“maddiyat”  ve “cinsel özgürlük” gibi bir seri norm almıştır. Bugün gençlik arasında büyük ölçüde “Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” diyen ruhtan eser olmadığı görülmektedir. Aile ve evlilik kurumuyla birlikte namus ve erdem kavramları da büyük ölçüde tartışılır hale gelmiştir. Gençlik arasında uyuşturucu, keyif verici ve zevk artırıcı madde kullanımının tavana vurduğu da gözlenmektedir.

Bu durumun dünden bugüne nesillerin milli ve manevi değerler karşısındaki tutumlarının önemli ölçüde değiştiğini gösterir. “Ey Türk Gençliği” diyerek Atatürk’ün hitap ettiği gençliğe iktidarlar yeni rotalar çizmiştir. “Avrupa’nın farkında olan, değişik kültür ve düşüncede Avrupa vatandaşları yaratmak, Avrupa düşüncesini Avrupa gençliği içinde öğrenciler dünyası yoluyla desteklemek” türünden amaçları olan projeleri iktidarlar var gücüyle desteklemektedir. Bu projelerden beslenen gençler “Ankara’yı hiç sevmem” diyerek söze başlamakta, yazışmalarını “Avrupalı selamlarımla” diyerek sonlandırmaktadır. Bu gençlerin bütün yazdıkları yazılarda “Biz Avrupalı gençler olarak”,Avrupalı Görüşümüz”, “Avrupa kimliğini yaymak” ibarelerine rastlanıyor. İşin vahametini televizyonlara çıkan bazı gençlerin kendilerini “NATO Gençliği” adını takmış olmalarında görmek de mümkündür. Bu gençler örgütlenme yapılarının “millilikten tamamen sıyrılmış” olduklarını da belirtiyorlar. Türkiye’deki gelişmelere paralel olarak KKTC’de Türk anne ve babanın çocukları “ne Türk’üz ne de Rum biz Kıbrıslıyız” sloganı atmaktadır.

Önümüzde varlığını; göbeğinin açıklığına, omzundaki dövmelerin çekiciliğine, farklılığını; burnundaki, dilindeki ya da kulağındaki küpeye indirgeyen azımsanmayacak sayıda bir gençlik var. Boş vermişlik, tatminsizlik ve değersizlik illetinin girdabında kıvranan bu nesiller nasıl yaratıldı? Vatanı, namusu, onuru ve bağımsızlığı için çok fazla değil bundan otuz yıl önce canını ortaya koyan gençlik bu duruma nasıl geldi ya da getirildi? Türk gençliği NATO ya da AB Gençliğine nasıl çevrildi? “Kıbrıs bizim canımız, feda olsun kanımız!” sloganından “Kıbrıs ya da Kerkük mü? O da ne?” aşamasına nasıl gelindi? Bu sorular Türkiye’de nesillerin büyük ölçüde dönüştüğünü daha doğrusu çözüldüğünü göstermektedir. Nesiller nasıl çözüldü? Bu çözülmede küresel gelişmelerden daha çok 12 Eylül Darbesinin rolünün öncelikle irdelenmesi yararlı olacaktır.

                    Bir Tespit: İnsanlık İdeallerle Yücelir

            İnsanlar düşünceleri kadar büyüktür. Dünya; merakı, derdi, davası, iddiası, tezi, itirazı olan insanlar tarafından yüceltilmiştir. Çağlar boyunca dünya kendisini bir davaya adayan kahraman insanlar tarafından yaşanılır hale getirilebilmiştir. Miskin, pısırık, asalak ve edilgen insanlar ancak birilerinin ürettikleriyle varlıklarını devam ettirebilmişlerdir. İnsanlığın bugünkü kazanımlarının tamamı dünkü fedakârlıkların üzerinden yükselmiştir. Kahramanlıklar, şah eserler ve büyüklükler geçmişte katlanılan fedakârlığın sonucudur. Rahata, iştaha ve zevke kıymadan gelecek yaratmak mümkün değildir. Geleceği denetlemenin yolu gelecek için bugün ihtirasa, arzuya ve zevklere gem vurmaktan geçer. İdealizm bu anlamda insanları bir dava, anlam ve değer sahibi yapar.

Bugün de fedakârlık yapmadan kurtlar sofrasında yer edinmek mümkün değildir. Zevklerden, rahatlardan ve eğlenceden fedakârlık gelecek için şarttır. Disiplin ve sorumluluk duygusu da ancak böyle oluşur. Tarih boyunca birçok insan amacına ulaşmak, özgür yaşamak için konforu, eğlenceyi, serveti, hatta hayatını riske atmak zorunda kalmıştır. Fedakârlık olmazsa ne büyüklük, ne güzellik, ne de azizlik olur[1]. Fedakârlık yapmak için de bir iddia, tez ve amaç sahibi olmak gerekir. Amaç edinmek özde anlam edinmektir. Yaşamak ve üretmek için bir neden bulmaktır. Amaçsızlık, idealsizlik, iddiasızlık ise boşluk demektir. Doğa ise boşluk affetmez.

Tarih boyunca insanlar onuru; halklar özgürlüğü dişe diş verilen bir mücadele ile ancak elde edebilmişlerdir. Bağımsız, özgür ve şerefli toplumlar ideallerini bayraklaştırarak bunu gerçekleştirebilmişlerdir. Tarihin hiçbir döneminde riski göze almadan göz kamaştırıcı işler yapmak mümkün olamamıştır. Çanakkale de, Kurtuluş Savaşı da ölüm riskine karşı istiklal talebiyle harekete geçen milli bir ruhun elde ettiği sonuçtur.

Varlık/yokluk seviyesindeki riskleri almak sıradan insanların ve zamanların işi olamaz. “Ya istiklal ya ölüm” demek ve yahut ta “ölmeyi emretmek” sıradan adamların ve rutin zamanların işi değildir. Devletin ya da milletin bağımsızlığını ve varlığını sürdürebilmesi için katlanılması gereken riskler, büyük risklerdir. Bu riskleri alanlar da büyük idealleri olan insanlar olmalıdır. Nesilleri manalar ve idealler etrafında toplayan başlıca faktörler kendine güven, şartlara direnme, adanmışlık ve ideallerin çekiciliğidir. 1980 öncesi bir çok yönü itibarıyla bu faktörleri bünyesinde topluyordu. 12 Eylül sonrası nesillerin süratle yozlaşmaya daha doğrusu boşluğa itilmesi gençliğin büyük ölçüde makas değiştirmesine neden olmuştur. 12 Eylül zihniyeti suya sabuna dokunmayan, edilgen ve derisinin içine hapsedilmiş bir gençliği kutsadı. 12 Eylül öncesi yaşananları“kullanma” ve “kullanılma” temelinde açıklamaya çalışanlar sürecin bütününü kavramak yeteneğinden uzak olanlardır. Dünden bugüne nasıl gelindiğini anlamak demek dönemin ve zamanın şartlarını anlamak demektir. Olguya anlayabilmek için bugünü doğuran dünün, siyasi, ekonomik ve sosyal şartlarına hatırlamak gerekir. Zira gelişmeleri ve insanları yaşadığı şartlar içinde değerlendirmeyenler ilkel davrananlardır.

                    Bugünü Doğuran Geçmişten Siyasi Bir Kesit

            Yetmişli yıllar iki kutup arasında soğuk savaşın olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü yıllardı. ABD ve SSCB nüfuz bölgelerini genişletebilmek için alabildiğine rekabet içindeydiler.

            İkinci dünya Savaşının hemen ardından savaşın gerçek galibi olan SSCB’nin Türkiye’den başta Boğazlar olmak üzere toprak talep etmesi, Türkiye’de SSCB’ye karşı büyük bir duyarlılık yaratmıştı. SSCB korkusu Türkiye’nin NATO’ya girmesine ve Kore’ye asker göndermesine neden olmuştu. 60’ların başında Küba Krizi sırasında Türkiye’ye konuşlandırılmış olan ABD füzelerinin gündeme gelmesi, Rusya üzerinde düşürülen U2 Casus uçağının Türkiye’den havalanmış olması, Türkiye’ye karşı SSCB’nin duyarlılıklarını giderek artırmıştı. Türkiye’nin konumu KGB, CIA ve Mossad gibi gizli servislerin de ilgi odağı olmuştu. Türkiye, Batı’nın uç karakolu, sosyalistlere göre “emperyalizmin zayıf halkası” ve NATO’nun üyesiydi. Bu durum, Türkiye’nin iç çelişkileri ve hassasiyetleri üzerinde onlarca yabancı servis operasyonun yapılmasına da neden olmuştu.

Kaldı ki, Türkiye Osmanlı devletinin varisiydi. Osmanlı devletini yıkan da Çarlık Rusya’sıydı. Çarlık Rusya’sıyla mukayese kabul etmez derecede güçlü olan Bolşevik Rusya ise süper güç olarak Türk soylu cumhuriyetleri egemenliği altında tutuyor ve küre üzerindeki yayılmasına büyük bir hızla devam ediyordu. Doğu Avrupa’yı tamamen hegemonya altına alan, Cekoslavakya ve Macaristan’daki ayaklanmaları acımasızca ezen SSCB idi. Nihayet Afganistan’ı önce içerden sonra da dışardan işgal eden de Rusya’ydı.

Rusya’yla tarihten gelen alacak/verecek meselesi olan Türkiye’nin bu büyük emperyal güce karşı aşırı ihtiyatlı olması için onlarca nedeni vardı. Nihayetinde Türkler, Osmanlı adlı bir kıtalar arası devleti topraklarıyla birlikte kaybederek Türkiye adlı Osmanlı ile mukayese kabul etmez derecede küçük Anadolu merkezli bir bölge devleti kurabilmişlerdi. Türkler, kendisini kıtalararası devletten bölge devletine bir anlamda “Ortodoks” kartını kullanarak dönüştüren Rusya’nın, bu kez de “ideolojik silah” olan “komünizm”i kullanarak tehdit ettiğinin farkındaydı. Sonuçta tarihi Türk-Rus savaşlarının, üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen Türklerin tarihi genlerinde bir Rus korkusu sürekli var olmaya devam etmişti. İş “Moskof’a karşı içinde yoksa kin/Bırak Türk’üm demeyi insan bile değilsin” noktasına kadar vardırılmıştı.

1979 yılında SSCB’nin Afganistan’ı işgali, aynı yıl İran’da Humeyni’nin gerçekleştirdiği İslam Devrimi, ABD’nin Batı’nın “cephe ülkesi” olan Türkiye’yi daha dikkatle irdelemeye itmiştir. Nihayetinde 12 Eylül 1980 yılında Türkiye’de ABD Başkanı Carter’in “bizim çocuklar” dediği kişiler tarafından darbe gerçekleştirilmiştir.

            Siyasi boyutun yanından Türkiye’nin sosyoekonomik yapısındaki dönüşüm de ülkeyi yabancı operasyonlara açık hale getirmişti. Gelinen aşamayı kavrayabilmek için sosyoekonomik bağlamda Türkiye’nin 70’li yıllarına kısaca dokunmakta yarar vardır.

            Türkiye’nin 70’li Yılları

            Marks’ın 19 yüzyıl Avrupa’sını tanımlamak için yaptığı tasvir 70’li yılların Tükiye’sine oldukça benziyordu. O, Kapital’de şöyle yazmıştı: “Makineleşme ve modern endüstriyle birlikte… yoğunluk ve kapsam bakımından bir çığı andıran taarruz başladı. Tüm ahlak ve doğa, yaş ve cinsiyet, gece ve gündüz sınırları yok edildi. Sermaye kendi şölenini kutluyordu”. 1970’lerin Türkiye’si Marks’ın tarif ettiği bir modernleşmenin etkilerini belki de daha yeni iliklerine kadar duymaya başlıyordu.

            Sanayileşme sancıları, köyden kente düzensiz göçlerin yarattığı gerilim, yeni zengin sınıf yaratma girişimleri, borsa/banker spekülasyonları, soğuk savaş entrikaları, Kıbrıs müdahalesi, petrol ambargosu ve tüketim açlığı yetmişli yılların dünyanın önemli bir kısmının daha çok da Türkiye’nin siyasal, sosyal ve ekonomik ikliminin özeti gibidir.

            Yetmişli yıllar, Türkiye’de merkezin varoşlarda yaşayan her şeye aç kitleler tarafından zorlandığı, emekçilerin bürokratik idare üzerindeki baskılarının inanılmaz ölçüde arttığı, kadınların iş hayatından daha çok pay için bastırdıkları, bohem ve burjuva yaşamının yoksul kitleler tarafından projektör altına alındığı ve buna dayalı olarak ortaya çıkan trajik bir kamplaşmanın yaratıldığı yıllardır.

            Soğuk savaş alabildiğine hüküm sürüyor; Nato ve Varşova paktları karşılıklı olarak birbirlerinin nüfuz alanlarına sızmaya çalışıyordu. Bu bağlamda Türkiye “emperyalizmin en zayıf halkası” olarak nitelendirilir hale gelmiş, ideolojik savaş da alabildiğine hızlanmıştı: Kalıplar, dogmalar, idoller, simgeler ve renkler kapanın elinde kalıyordu. Cüretkâr dünyayı değiştirme projeleri uğruna fedayı can edecek binlerce ülkücü ve devrimci davaları uğruna mücadeleye hazır bekliyorlardı.        

            Yalnız ideolojiler değil; din, ahlak ve bütün insani değerler de katı bir element haline gelmişti. Yalnız Türkiye’de değil dünyanın her yerinde daha iyi bir dünya için kitleler harekete geçmişti. İnsanlar inandıkları uğruna her türlü riski almaya hazırdılar.

            80 Öncesi Karşı Karşıya Ge(tiri)lenler

Sol, 70’li yıllarda verilenin, “ezen” ile “ezilen” sınıflar arasındaki mücadele olduğunu düşünüyordu. Sağ kesim ise verilen kavgayı “Türk milleti ve düşmanları” arasında vuku bulan milli bir mücadele olarak nitelendiriyordu. Her iki değerlendirme de doğru değildi. Çünkü mücadele coğrafi olarak kırsal, ekonomik olarak da yoksul olanların kendi aralarında geçiyordu. Gerçekte mücadele edenlerin kendi aralarında herhangi bir çelişki yoktu. Yani emekle sermaye arasındaki çelişki Türkiye’deki mücadeleyi üretmiyordu. Sokakta vuruşanlar aynı sosyal, kültürel ve ekonomik sınıftandılar. Üstelik aynı milletin ve -onca aykırı söyleme rağmen de- aynı değerlerin çocuklarıydı.

Gerilimi ve ayrışmayı zamanın Türkiye’sinde köylü değerlerin kentli değerlerle, tarımsal ilişkilerin sanayi ilişkileriyle, gecekonduların apartmanlarla, bakkalların süpermarketlerle karşı karşıya gelmesi yaratmıştı. Türkiye’de petrol lambalarının yerini floransın, radyonun yerini televizyonun, daktilonun yerini bilgisayarın alması bile sınıfsal farklılıklardan daha büyük sorun yaratmıştı.

Sosyal çatışmanın sonuçlarına bakarak 12 Eylül öncesi mücadelenin kimler arasında geçtiğinin anlaşılması mümkün olabilir. Bunun için şu sorunun cevabını düşünmek yeterlidir: Ölenler, sakat kalanlar, istikbali karartılanlar, zindanlara tıkılanlar, sakıncalı ilan edilenler, yurt dışına kaçanlar kimlerdir? Hatta bugün dahi hapishanelerde tutulanlar hangi çevredendir? Asıl cevaplanması gereken soru budur. İncelenirse kavga eden tarafların tamamının sosyoekonomik yönden yoksul, kırsal/varoş kesiminin çocukları olduğu görülür. Sonuçta aynı okulda okuyan gençler birbirlerini birlikte gittikleri okullara sokmamışlardı. Aynı fabrikada çalışan işçiler de patronla değil birbirleriyle daha çok mücadele etmişti. Dönem iyi irdelenirse sokaklarda kavga edenler arasında aristokrat, iş adamı, burjuva, doğuştan kentli ve üst sosyete kesiminden kimse olmadığı görülür. Daha çok ölenlerin köy ya da gecekondu mezarlıklarına defnedilmiş olması aslında her şeyi açıklamaktadır. Yalı, villa ya da kentlerin aile mezarlıklarına defnedilenler arasında devrimci ya da ülkücü genç, yok denecek kadar azdır. Sis kalkınca görülmüştür ki, aç açı, yoksul yoksulu, garip garibi yok etmiş! Yapılan araştırmalar cinayetlerin aynı silah tacirlerinin karşıt ellere tutuşturduğu silahlarla işlenmiş olduğunu da ortaya çıkarmıştır.

Çevrenin merkeze karşı vermesi gereken mücadeleyi kıyıdakiler diğer kıyıda kalmış olanlara karşı vermiştir. 1970’lerin Türkiye’si sosyal yönden Haldun’un 12 yüzyıldaki Hadari ve Bedevi tasnifine çok benziyordu.

80 Öncesinde Türkiye’nin Bedevileri (!) Kendi Aralarında Vuruşmuşlardır!

            Türkiye’nin o zamanki fotoğrafında bir yanında her şeye aç, hayatlarını kıt kanaat borç harç içinde geçirenler, diğer yanında da ihtiyacının üzerinde bir varlığa sahip nispeten konfor içinde yaşayanlar vardı. Kentlerde o zamanlarda refaha ve konfora uygun gelenekleri olanlarla, kıt kanaat (bir lokma bir hırka) yaşamayı erdem olarak kabul edenlerin kutuplaşması vardı. Geleneksel kutuplaşmaya bu dönemde yeni bir ilave daha yapılmıştı. Küresel ilişkilerdeki yoğunluk gözü açık, şark kurnazı, köşe dönücü sonradan görme ara sınıfla geleneksel tarımsal ilişki içinde olanlar arasında yeni bir tür kamplaşma daha yaratmıştı. Kitleler düne kadar kendisi gibi bir yaşam süren bazı insanların bir anda milyarlara gark olmasını anlamlı bulamamışlardı.

            Türkiye sosyolojik zihniyet olarak 70’lı yıllarda adeta Haldun’un ifade ettiği türden iki kutba ayrılmıştı. Bir yanda geleneksel, bulduğuyla yetinen, sakin, sabır ve şükür içinde olan kesimdi. Onların kaybedecekleri fazla bir şeyi yoktu. Refah içinde yaşamaya da alışkın olmadıklarından her türlü yoksunluğa karşı dayanıklı ve bağışıklık kazanmışlardı. Diğer yanda ise Dünya nimetlerine yönelik olarak yaşayan ve tatmin peşinde koşan bir başka kesim daha vardı. Onların davranışlarına hemen şimdi anlayışı hakimdi,  “şükür ve hürmet” nedir onu da bilmezlerdi.

Haldun’un tabiriyle bunlar Türkiye’nin Hadarileriydi. Bilindiği gibi Haldun Hadarileri şöyle tarif eder “huzur ve rahatlık döşeğine sere serpe uzanmışlar nimet ve canlarının savunma işini kendilerini sevk ve idare eden valilerine ve hükümdara, koruma görevini üstelenen hamilerine ve bekçilere havale etmişlerdir, kendilerini kuşatan surların ve koruyan kale duvarlarının arkasında yatıp uyumuşlardır”. Çevreleri kalelerden daha muhkem duvarlarla çevrilmiş sitelerde yaşayan, özel güvenlik, özel hizmetçilerle kendilerini koruma altına almış olan ekonomik elitler Türkiye’nin hadarileriydi.

            Diğer yanda ise yine Haldun’un tabiriyle Bedeviler vardı. Onların ise cemiyetten (sistemden) ayrı kalıp tek başlarına yaşayarak arazide (çevrede) vahşi ve yabani bir duruma geldiler. Hami ve koruyucudan uzak kaldıkları, surlar ve kapılarla muhafaza edilen yerlerde yaşmayı bir tarafa attıkları için kendilerini müdafaa işiyle bizzat kendileri meşgul oldular. Bu hususu başkalarına havale etmediler. Bu konuda kendilerinden başka hiçbir kimseye güvenmediler. Hışırtı ve gürültüler karşısında gayet dikkatli ve ihtiyatlı davranırlar, kuvvet ve yiğitliklerine dayanarak ve kendilerine güvenerek çöllerde, sahralarda ucu bucağı olmayan ıssız ve kimsesiz arazilerde tek başına bulanabilirlerdi. Metanet huyları ve cesaret seciyeleri haline gelmiştir. İmdat isteyen biri kendilerine seslendiği veya haykıran biri onları ürkütmek istediği vakit söz konusu metanet ve cesaret hasletlerine başvururlardı.

            80 Öncesi ülkücü kesimde mücadele etmiş olan bir genç, çok sonraları yazdığı hayat hikâyesinde durumu şöyle anlatır: “Ankara’ya, yerel değerlerimiz ve belirli kültür kalıplarımızla gelmiştik. Yozlaşmış şehir kültürü ile karşılaştığımızda bir şaşkınlık ve uyumsuzluk yaşadık. Kendimizi psikolojik olarak aşağılanmış ve dışlanmış hissetmekteydik. Bu arkadaşlarımız; geldikleri yerlerde yaşanan hayatla, Ankara’da yaşayan insanların hayatını mukayese ederek, görünen tezattan düşmanlıklar üretiyordu. Nüfusun büyük bölümünün kırsal kesimde yaşadığı bir zamanda, bu kesimden büyük şehirle gelen insanlar alelacele şu yargıya varıyordu; Köylüler üretir, şehirliler tüketir”[2].

            Yukarıdaki paragraftan anlaşılacağı gibi 1980 öncesi ülkücü ve devrimcileri “Hadari” sınıfına ait değillerdi. Onlar daha çok Haldun’un tasnifine göre 20. yüzyılın “Bedeviler”ine benziyorlardı. Ülkücü ve devrimci her iki gurup da düzene başkaldırdığından sistem tarafından dışlanmıştı. Sistem için “Milliyetçi Türkiye” ya da “Tam Bağımsız Türkiye” sloganları özde aynı anlama geliyordu.

            Kültürel Yarılma

12 Eylül öncesinde toplum “biz ve onlar”, “emperyalizmin uşakları ve karşıtları”, “ilerici ve gericiler”, “Faşistler ve komünistler” biçiminde sınıflandırılmıştı. Bu sınıflandırma yaşanan pedagojik, ekonomik, siyasi ve sosyolojik şartların sonucuydu. O dönemde nesiller yalnız ideolojik olarak değil anlam olarak da ayrışmışlardır. Edebiyat, sanat, kültür ve eğlence bile birbirine karşıt iki kampa ayrılmıştı. Tarih "Atatürk ve Abdülhamit", coğrafya "doğu ve batı", edebiyat "Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy", sosyoloji "Ziya Gökalp ve Karl Marks", şiir "Necip Fazıl, Arif Nihat Asya ve Nazım Hikmet"e indirgenmişti. Bunlardan birisine "evet" demek, var olabilmek için olmazsa olmaz türünden bir şart olarak görülüyordu. Birisine evet demenin de diğerine hayır demek anlamına geldiği hususunda kimsenin kuşkusu yoktu.

Sözgelimi o zamanlarda hiç kimsenin hem cumhuriyeti hem de Osmanlı'yı, hem Fikret'i hem de Akif'i hem okuması hem de değerlendirmesi mümkün değildi. Ya milli, tarihi, manevi ve kültürel değerleri savunacaksınız "gerici" ve "sağcı" kategori içinde yer alacaksınız ya da evrenseli, proleter kültürü ve materyal değerleri savunacaksınız "solcu" ve "ilerici" olarak nitelendirileceksiniz. Her şey siyah ve beyaz olmak üzere iki kelimeydi.

Ülkücüler ve 12 Eylül

70’li yılların militan solu Türkiye’nin üniversitelerini, fabrikalarını ve okullarını teslim almak için harekete geçmişti. Ülkücüler hariç bütün guruplar solun hâkimiyetini kabul ederek susmuş ve köşelerine çekilmişlerdi. Hatta bazı yörelerde insanlar korkularından ibadetlerini yapmak için camilere dahi gidemez hale gelmişlerdi. Ülkücüler, sokak, fabrika, okul, yurt ve kentlerdeki sol hâkimiyetini kabul etmediler. Direndiler ve mücadele ettiler. Onlar bayrağın indirildiği yere bayrağı çektiler, İstiklal Marşının susturulduğu yerde İstiklal Marşını okudular. Marksı, Lenin’i bir kenara iterek Atatürk ve Türk büyüklerini öne çıkardılar. Bütün suçları da herkesin sustuğu yerde konuşmak, herkesin çekildiği yerde ortaya çıkmaktı. Bunun için çok büyük bir bedel ödediler. Her şeyden daha çok da sevdalarını ertelediler.

Sosyal ve Psikolojik Özellikler: Gençtiler, genceciktiler, fidan gibi çocuklardı, onlar. Dairenin dışındaydılar. Fikirler, idealler ve ütopyalar bakımdan zengin; mal/mülk, makam/iktidar, şan/şöhret, eğlence/zevk bakımından fakirdiler. Kendilerine göre tarif edilmiş bir davaları, düzene karşı ürettikleri bir tezleri, ülkeyle ilgili iddiaları, değerlere yönelik idealleri ve hepsinden de önemlisi sarsılmaz bir iradeleri vardı.

Güne değil geleceğe, geçiciliğe değil kalıcılığa inanmışlardı. Hakkın hakikatin peşindeydiler. Asla kafalarının mideleri tarafından yönetilmesine izin vermemişlerdi. Elbiseleri eski, kunduraları boyasız, mideleri boştu ama başları dikti. Zorbalara ve zorbalıklara pabuç bırakmayacak kadar yürekliydiler. Dik yürür, dik konuşur, yataklarından bile dik kalkarlardı. Dimdik adamdılar. Değerleri vardı, değerliydiler. İdealleri vardı idealisttiler. Bıyıkları vardı erkektiler.

Toplumdular, toplumdandılar: Köprü altlarında yatanından bali çekenine, hakları gasp edileninden ilaç parası bulamadığı için sancıdan kıvrananına kadar herkesin kederleriyle kederlenirlerdi. Nerede bir “Türkiye kurtarma” toplantısı varsa oraya koşarlardı. Sabahlara kadar ülkeyi “geri bırakılmış olmaktan”, nesilleri de geri bıraktırılmışlıktan nasıl kurtarılacağını tartışırlardı. Bitmek, tükenmek bilmeyen tartışmaları sabahlara kadar sürerdi. Ev ev, sokak sokak, okul okul, kahve kahve ülkenin her yanında koruma nöbetleri tutarlardı. Başkalarına özenmez, yabandan da emir almazlardı. Kendi türkülerini söyler, kendi şarkılarını dinlerlerdi.

“Kendi Gökkube”lerini kurmaya and içmişlerdi bu yönleriyle yüzde yüz milliydiler, yalnız kendi milletlerini değil ezilen, sömürülen ve işgal altında tutulan ulusların kaderiyle de ilgiliydiler. Onlar “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni bu bağlamda düşünüyorlardı. Yalnız Türk Dünyasına değil bütün Aleme de nizam vermek gibi bir ülkü edinmişlerdi. Onun için ‘Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları’nı okumamış adeta içmişlerdi.

 Yazılı olmayan evrensel bir sözleşme; kendiliğinden oluşan ve bütün ülkücülerin iradelerini yansıtan bir strateji olarak ortaya çıkmıştı. Önce Türkiye’yi kalkındırarak gerilikten, cehaletten kurtarmak ardından da Türk Dünyasını kurmak ve nihayet ‘Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları’nı evren boyutunda yaygınlaştırmak istiyorlardı.

12 Eylül darbesinin hedef aldığı esas kitle işte bunlar olmuştu. İhtilalcilerin elinde bir ölçü yoktu. Gerçekte ne yaptıkları ya da yapacaklarını da bilmiyorlardı,  bu yüzden Türkiye’yi arasat meydanına çevirmişlerdi.

Yaban içeri yerli dışarı, çıkar endeksli davrananlar devlete; değer eksenli davrananlar zindana dönemini 12 eylülün kudret elitleri başlatmıştı. Zor zamanlar yaşanıyordu. Dosta dostluğunu gösterme zamanı değildi. Erdem adına, onur hesabına ne kadar değer varsa hepsini toplayıp bir torbaya tıktılar. Sahiplerini de zindanlara attılar. Vurguladılar, sorguladılar, yaraladılar ve yargıladılar. Sosyolojiyi bırakıp aritmetiği devreye soktular. İnsanlar onların gözünde sayıdan ibaret varlıklardı. O yüzden parmak hesabı ile bir soldan bir de sağdan diyerek dar ağaçları kurdular. Eylemler değil idealleri yargıladılar. Sorguya insanlar değil idealler çekildi. İşkence görenler de bedenlerden daha çok düşüncelerdi. Dar ağacından indirilen idealler bir daha dirilmeyecek şekilde mezarlara onları taşıyanlarla birlikte gömülecekti.

            İdealistlerin Ezilmesi ve Sonuçları

  Sovyetlerin çökmesinin hemen ardından “ideolojilerin sonu”ndan bahsedilmesi nedensiz değildi. Zira bütün yıkımlar, teslimiyetler, yenilgiler ve yok oluşlar iddiaların bitişiyle başlar. 12 Eylül rejimi de idealistlerin daha doğrusu ideallerin tasfiyesi için olağanüstü gayretler göstermişti. Statükoya karşı koyacak, sistemi dönüştürecek ya da düzene meydan okuyacak guruplar, sistemden beslenenler için stratejik tehdit olarak kabul edilerek ezilmeliydi. Öyle de yapıldı.

Ülkücü “ülkü”sünden, devrimci “devrim”inden vaz geçinceye kadar sistem tarafından ezildi. Sistem kendisini meşrulaştıran yeni bir devrimcilik anlayışı ya da ülkücü dünya görüşünü hem örgütledi hem de ödüllendirdi. Kimileri unvan, kimileri yüksek gelir getiren iş, kimileri de özel görev ya da ihalelerle inançlarından ayrıldı. İnandıkları uğruna düşünmeye ve yaşamaya devam edenlerse ya tutuklandı ya önemsizleştirildi ya da devre dışı bırakılarak etkisizleştirildi. Bu dönemi anlatan bir çalışmada bu durum şöyle tasvir edilmiştir. “Ülkenin sorunlarına şu veya bu  idealin peşine takılarak sahip çıkıp radikal bir biçimde değiştirmeye kalkanlar ezilmek, örselenmek, sürülmek, hapsedilmek, ölmek, sakat kalmakla ve lanetlenmekle kalmamış; bürokraside stratejik noktalara gelmeleri de önlenmiştir. Onlar artık sonsuza kadar birer sakıncalı hale getirilmişlerdir. En zeki, en duyarlı, en idealist unsurlar etkisizleştirilince ülkenin yönetimi "çaycılara", "neme lazımcılara", "etliye ve sütlüye karışmayanlara", "ot"lara ve "çöplere" kalmıştır. Bu bakımdan ülke yönetimi kalbur altı kişilerin egemenliğine terk edilmiştir. Bugün karşılaşılan sorunların büyük bir kısmı da bu oluşumdan kaynaklanmıştır. Eşek arıları bal arılarını ancak bu kadar yönetebilirdi”[3].

Eğer bir yerde insanların önemli bir kısmı inandıkları değerler uğruna bir şeyleri göze alıyorlarsa orada düzenden beslenen tahakküm sahipleri için çan sesleri çalıyor demektir. Bilindiği gibi değerleri uğruna her şeyini riske atmasına rağmen karşılığında hiçbir şey beklemeyen insanlar, yönetimi en zor olanlardır. Gerçekte insanlara Türkiye gibi ülkelerde iki yıl askerlik yapmak bile zor gelirken “Milliyetçi Türkiye” ya da “Tam Bağımsız Türkiye” diye bağıran insanlar ömür boyu askerliği göze almışlardı. İşte bu durum varlığını bozulmuş düzenin varlığına adamış iç ve dış güç odaklarını büyük ölçüde rahatsız etmişti. Temelde dışarıda kalmış olan birilerinin, birileri lehine işlemek üzerine tesis edilmiş olan düzene itirazları vardı.

Darbeciler ise itiraz değil itaat istiyorlardı. İtiraz edenler ezilerek, sürülerek ve sakıncalı ilan edilerek susturuldu. İtaat edenler ise kutsanarak sistemle bütünleştirildi. Nesillere “fikirle, siyasetle, ülke sorunlarıyla ilgilenmeyeceksiniz, bu başkalarının işidir” denildi. Düşünmeyecek arzu edeceksiniz, kavga etmeyecek sevişeceksiniz, marka giyip markalaşacaksınız, derneklere değil barlara gidip dans edeceksiniz. Bencil, kendisine aşık, varlığı bedenine hapis; güdü ve dürtü gençliği böyle yaratılmış oldu.

 


         

[1] Alexis CARREL, Başarının Sırları, Yağmur Yayını, s, 60.

[2] Turan Güven, İnsan Gelecekte Yaşar, Bilge Oğuz Yayını, İstanbul, 2006 s.,215.

[3] Özcan Yeniçeri, “Ölüler Nefes Almaz”, Tolunay Yayıncılık, Niğde 1998, s.3.


Türk Yurdu Ekim 2007
Türk Yurdu Ekim 2007
Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242