Su’dan Olmayan Ülke: SUDAN

Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

 

                Toprağın altında ve üstünde bereket var, cevher var:

Üstünde: yüreklerde, beyinlerde, ruhlarda.

Altında: toprağında, madeninde, petrolünde, Nil’inde…

Üstelik suçlu: Halkının çoğu Müslüman…

                               ***

Geçmişte ailelerinde Osmanlıdan, yani Türklerden üyeler olduğunu, akraba olduklarını, yani kendilerinin de Türk sayılabileceğini söyleyen çok sayıda Sudan’lı var.  

Üstelik fakir         

                Üstelik medeniyeti (!) temsil eden Batının (batıranın, bataklığın…) kendi hakkındaki düşüncelerini biliyor.

***

Yani karıştırılmayı, iç savaşı, kaynaklarının batı (batıran) tarafından kullanılmasını, hak ediyor(!)

Sudan su’dan ülke değil,

Sudan, bir muz cumhuriyeti hiç değil.

                               ***

2006’da Temmuz sonu, Ağustos başı, resmî görevli olarak, sağlık heyetinin içinde gittim oraya.  Bir hafta kaldım. Yetti mi? Hayır. Ama bazı zaman parçaları vardır ki çok şeyi öğrenmek bazı şeyleri anlamak için yeter de artar bile. Bazen bir saat, bazen bir gün, bazen bir hafta. Her şeyi olmasa da olan biteni görüyor, hissediyorsunuz. Ama gözünüz görmek isterse…

Nüfus 30–35 milyon civarında, dili Arapça. Çoğunu Araplar ve sonra Afrikalılar oluşturuyor. Araplar ekonomik, nüfus, siyasî olarak güçlü, çoğu orta ve kuzey Sudan’da oturuyor. Arapların tamamına yakını, Afrikalıların bir kısmı Müslüman. Afrikalı ve güneyde yerleşen nüfusun inanç ağırlığı Hıristiyan. Totemik inançları olan nüfus, ufak topluluklar hâlinde güney ve batıda yerleşmiş. Güçlü orman hayvanlarına, timsaha, öküz, boğa, aslana tapanlar olduğunu söylediler. Ben de bunlardan birini gördüm. Ameliyatını yaptığım bir Sudan’lı hastanın yüzü dâhil tüm vücudu, cildin yaralanması yoluyla oluşturulmuş tomurcuk tarzı dövmelerle bezenmişti, inanılmaz bir görüntüydü ve timsah derisini andırıyordu.  Ancak orta ve kuzeyde yaşayan Müslüman Sudanlılar,  inançlarında çok samimi, inancı sindirmiş, anlamış görünüyorlar. İnancı, aileden gelen gelenek gibi değil, bilerek yaşıyorlar.  Gece yarısı bile genç kızların şehirde rahatça dolaşabildiğini, kimsenin rahatsız etmediğini, hırsızlığın çok nadir ve ufak çaplı olduğunu söylediler. Birbirine saygılı ve güler yüzlü,  mütebessim,  hoşgörülü, hep selam veren, konuşmaya besmele ile başlayan insanlar. Kavgaya, yüksek sesle tartışmaya hiç şahit olmadım. Müslüman tesettürü içinde, ama millî kıyafetleri ile dolaşıyorlar.  Daha açık dolaşan Afrikalılara kimsenin rahatsız edici davranışı, garipseyici tacizi yok. Camiler kalabalık ve bayan  –erkek herkes vakit namazlarını kılıyor.  Sosyal ve iş hayatında haremlik-selâmlık ayırımı yok ve saygılı-uyumlu beraberlikleri mevcut. Ben oraya gitmeden bana bir bilgi verdiler: Hâlen dünyada en fazla “Allah dostu”  olan yer orası. Gidip görünce ben de inandım buna. Öyle temiz, huzur veren insan yüzleri var ki tekrar tekrar bakmaktan insanın kendini alması zor.

Başkent Hartum, 5-6 milyon nüfuslu. Beyaz ve Mavi Nil Hartum’da birleşip büyük Nil Nehri olarak kuzeye, Mısıra doğru akıyor.  Aslında Hartum şehri iki şehrin birleşmesinden oluşmuş. Omdurman (eski şehir) ve Hartum  (yeni şehir). Nil ikisinin arasından akıyor.

Yüzölçümü Türkiye’nin 3 katı boyutunda.  Hemen hiç dağ yok. Nadiren ufak tepeler mevcut.  Orta ve kuzeyin tamamı çöl. Çöle yol yapmak imkânsız olduğu için Hartum’un kuzey – doğu ve batı komşu ülkeleri ile bağlantısı olan hiç asfalt yolu yok ve uçakla ulaşım sağlanıyor. Güney ise Nil’in bereketi ile yeşil (orman-tropikal meyve bahçeleri).  Muzları, bizim Anamur muzu gibi lezzetli, ancak dayanıklı değil. Tonu 50 dolar, çok çok ucuz. Ama elmanın kilosu 4 dolar. En kıymetli meyve. Bol miktarda greyfurt, portakal, mango, kavun, ananas ve curafa,  karkadeş isimli meyveler mevcut.

Şehir, eski, fakir, toprak binalardan oluşuyor. Şehre hâkim renk, sarı –toz- toprak rengi, Kabil gibi. Evleri tek katlı, toprak,  tuğla ya da briket. Dolayısı ile şehir çok geniş bir araziye yayılmış. Kenar semtlerde dükkânlar çok fakir. Bazı dükkânlar 4 direk arasına gerilmiş yırtık örtülerden, çuvallardan yapılmış. Mezarlıklar şehir içinde. Kuma gömülmüş, üstüne yontulmamış bir taş işaret koyulmuş, bakımsız, çevresi duvarla çevrili geniş mezarlıklar.

Herkes avlulu evlerde oturmak istiyormuş. Çünkü hava çok sıcak.  Ana caddeler dışında asfalt yol yok ve toz çok. Gittiğimiz (bize göre yaz) mevsim onlar için sonbahardı. Okullar da açılmıştı. En sıcak mevsimleri mart-mayıs arası imiş ve sıcaklar 40-60 arası oluyormuş. Ağustos’ta 35-40 derece idi ve kapalı mekândan dışarı çıkınca kapıda insanın yüzüne sanki bir alev topu çarpıyordu. Kapalı mekânlarda zaten vantilatör –klima olmadan oturmak mümkün değil.

Her evin, dükkanın önünde 3-6 adet, dışı yeşil yosun tutmuş, büyük toprak küpler mevcut. Ortası delik tahta sehpalara oturtulmuş. Yanlarında bir adet metal bakraç var, içlerinde de su. Genellikle bu küplerin üstü tahta, bez veya kamış bir tente ile kaplı. Bu testiler-küpler sebil su için havanın sıcaklığı yüzünden. İsteyen buradan sebil su içebilir, elini-yüzünü yıkayabilir. Sıcağa tahammül etmek için günde yaklaşık beş litre sıvı tüketiyorlarmış: su, kola, gazlı içecekler. Her yerde hazır su-içecek mevcut.

Sulu yemekleri yok. Günde üç kez ama farklı saatlerde yemek yiyorlar: saat 10-11 arası, öğlen 15-16 arası ve gece yarısı. Paket yemek servisi çok artmış. Yemekleri hazır paket olarak geliyor her yere. Karton tabakta tavuk, kuzu ve balıktan birer parça, sandviç ekmeği, kızarmış patates ve meyve var. Balıkları Nil’den çıkıyor. 5-10 kiloluk balıklar. Ancak çok lezzetli, lokum gibi, kılçıksız. Bizim mezgit’in etine benziyor. Humusu da çok tüketiyorlar.

Çayı seviyorlar ama bizim gibi demleme değil: Poşet-sallama çay. Her sokak-caddede,  köşe başlarında çay ocakları var. Çoğunun satıcısı kadın, İslami örtülü, rengârenk sarisini sarmış,  halim-selim hanımlar. Yanlarında oturmuş, gölgede dinlenen –yatan-çay içen bir sürü erkek var. Manzara Türkiye için çok dikkat çekici yani:  ortada çay satıcısı kadın, etrafında yatan-uzanan bir dolu erkek. Ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor, hiç huzursuzluk duymuyor.

Hepsi güzel yüzlü, düzgün vücutlu, epey uzun boylu,  temiz kokan (onca sıcağa rağmen) mis gibi insanlar. Erkekleri her sabah duş, kadınları da sık sık özel tütsülü banyo yapıyorlarmış. Bu tütsülü, otlu banyoların kadınlara hem temiz-güzel koku verdiğini, hem de ciltlerini güzelleştirdiğini söylediler. Gördüklerim de bunu teyit ediyordu. Gezdiğim en az 10 hastanenin doğum servisinde, onca fakirliğe –sıcağa rağmen ne hastane kokusu, ne kan kokusu, ne ter kokusu, hiçbir şey yoktu.

Ellerinin ayası, ayaklarının altı, dantel gibi işlenmiş, çok güzel motifler ile kınalanmış. Ancak geldikleri bölge veya kabilelere göre yaşlı kadınların neredeyse tamamında ya yüzlerinde bıçak izi gibi uzun yara şekilleri, ya da dudaklarında mor dövmeler mevcut.  Kadınlar 4 metre uzunluğunda renkli sariler ile, erkeklerse beyaz elbise, beyaz nakışlı takke veya beyaz sarık ile, ayaklarında parmak arası terlik ile dolaşıyorlar.

İnsanlar sakin, acelesiz. Ancak tembellik (?) her yerde göze çarpıyor. Ama buna ne kadar tembellik denir, tartışmalı bir durum. Fakirliğin, işsizliğin, aşırı sıcağın olduğu yerde ne yapılır ki: Yalnızca yatmak. Fırsatını bulan, beklerken, yola, ağaç altına, sokağa atılmış karyolaya, kapı dibine, duvar dibine uzanıp uyuyor. Çevre köylerdeki insanların fakirlikten üstleri başları dökülüyor. Randevu kavramları da yok. Şöyle bir espri yaptılar:  Saat 08.00 de buluşalım, dokuza kadar bekle. 10’a kadar gelmezsem, 11’de git.

                Sigara içmeyi de içeni de sevmiyorlar. Ama hastalık çok, sağlık problemi çok. Bakım-imkân az. Hastaneler iptidai (birkaçı dışında). Çocuk sayısı 5-8 arasında ve doğumların çoğu evde –kendi kendine oluyor. Dünyada bir ilk ve tek (herhalde), fistül hastanesi gördüm. Gelişmiş ülkelerde kanser, ışın tedavisi ya da ameliyat sonrası görülen bu nadir durum burada, evdeki zor doğumlardan sonra çok sık ortaya çıkıyormuş. Ortalama ömür 50 yıl.

                Her taraf misyoner kaynıyor. Onlar da bunu biliyor. İlk gittiğimizde her hastanede, resmî kurumda bize kuşku ile hep aynı soruyu sordular: Neden geldiniz? Ne yapmak istiyorsunuz? Bizden ne istiyorsunuz? Biz onlara misyoner olmadığımızı, oraya  “Türk” olarak geldiğimizi,  zaten aynı dinî paylaştığımızı, amacımızın yalnızca tıbbi destek-eğitim olduğunu söyleyip gösterdiğimizdeki rahatlayışlarını, omuzlarından kuşku yükünü attıklarını fark etmemek imkânsızdı. Dostça, ama kuşkuyla karşılanan bizler, ziyaretin ilerleyen günlerinde huzurlu-mutlu-candan yoğun ilgileri ile muhatap olduk. Oraya şimdiye kadar hiçbir resmî-gayri resmî ekip iyi niyetle gitmemişti. Dönüşte son gün Sağlık Bakanı ve tüm Bakanlık yetkilileri minnetle bizi uğurladılar. Çünkü biz “Türk heyeti” iyi niyetle, kalabalık ve uzman bir kadroyla gelen ilk heyettik.

                Hartum’daki Türk Hastanesi oranın en iyi hastanesi gibiydi. Devletimiz kurmuş. Bize göre ise bir basit kasaba hastanesi gibiydi.  Bu sene devletimiz orayı tamamen yıkıp Türk firması aracılığı ile 45 günde yepyeni ve modern şekilde inşa edip tıbbi teknik malzeme  –yatak,  ihtiyaç olarak yeniden donatmış. Bu Haziranda da Türk bayraklı balonlar, şapkalar ve mehter marşı-istiklâl marşı ile açıldı.

Dünyanın ilk piramitleri de burada. Hartum’dan, Osmanlıların kurduğunu söyledikleri Şendi şehrinden geçip kuzeye çöle gidince ulaşılabiliyor.  Altın renkli kumların arasında çok sayıda piramit var. Ancak oldukça küçük. İçleri 5-6 kişi ancak sığacak genişlikte. Ama onca bakımsızlığa, çöl sıcağına rağmen içlerinde çok iyi korunmuş mısır hiyeroglif yazıları ve resimler var. Turist de çok az. Zaten bu piramitleri pek bilen de yok.

Sudan’da hükümet de vatandaş da çok huzurlu ve mutlu değil. Mesele yalnızca fakirlik, ekonomik problemlerle sınırlı değil çünkü. Asıl sıkıntı istikrarsız hükümetler. Dünyadaki tüm fakir-Müslüman, demokrasiye geçmeye çalışan 3. dünya ülkeleri gibi. Kibar deyimi ile “gelişmekte olan” - alınmasınlar diye gelişmemiş demiyorlar artık – ülkelerde olduğu gibi. Aslında istikrarsızlığı yaratan da gelişmiş ülkelerin dış politikaları: Ülkenin güneyindeki Hıristiyan toplulukları özellikle herkesin bildiği dünyanın en zavallı bölgesi Darfur’daki grupları ayaklandırarak bir ülkeden 4-5 ülke çıkarma çabaları. Orada bize anlatılanlar buydu: Ülkenin doğu-batı-kuzey ve güneyden en az 4-5 parçaya bölünmeye çalışıldığı. Çünkü her bölünme ile yeraltı kaynaklarının dağılımı ve kullanılması daha kolay olacak. Ülkenin kabine üyelikleri Hıristiyan ve Müslüman nüfusa göre dağıtılmış. Güney, kaynayan kazan…

Bizim gittiğimiz günler, ülkenin bir yıl önce uçak kazasında ölen Hıristiyan liderinin ölüm yıldönümüne denk gelmişti. Otelde odamıza her gün bırakılan İngilizce gazetede,  bir hafta boyunca Garang isimli bu zenci liderin tam boy portreleri, hayatı, başarıları (!) anlatıldı durdu. Üstelik uçağın düşmediği, Müslüman gerilla(!)larca düşürüldüğü söyleniyordu. Müslüman mihmandarımıza  (Uzman Dr)  sorduğumda cevabı efendice, ama kararlıydı:

                -“Hayır düşürülmedi. Uçak düştü. Güneyde yaptığı Müslüman zulmüne Allah razı olmadı.”

Aslında durumun Türkiye’den de çok farkı yoktu. Basınları, ülkenin bölünmesi ve hain unsurların desteklenmesi için, çaktırmadan (!)  elinden geleni ardına koymuyordu. Ölüm yıldönümünün olduğu gün, basın yoluyla iyice kışkırtılmış olan şehirdeki Hıristiyan –güneyli topluluklar ciddi boyutlu bir stadyum toplantısı ile onu andılar, sokaklarda kamyonlar-cipler dolusu asker dolaştı. Dönmeden bir gün önceki o gün biraz yerel hediyelik eşya almak için gittiğimiz şehrin bölgelerinde,  taşkınlık yapmaya hazır 2 metre boyundaki zenci genç gruplardan korkarak dolaştık.

Darfur… Oraya ben gitmedim. Ama Sağlık Bakanlığı bir ekiple orada çalışıyor. Hastane açıyor. Daimi bir sağlık desteği ve ekibi var. Ama anlatınlar içler acısı: Fakirlik, zenci çocukların gözlerinde dolaşan sayısız sinek,  karnı küp-bacakları çöp, aç-sessiz, gururlu zenci Müslümanlar… Hastalıktan kırılan, perişan insanlar… Ve ortak bir tablo: Türk Sağlık heyetinin kapısında, sarı cehennem sıcağında aç ve susuz 3 gün, şikâyet etmeden, sırayı bozmadan bekleyen ve tek istekleri yalnızca Türk heyetine muayene ve tedavi olmak olan insanlar. Bu tablo AÇE’ de böyleydi, kuzey Afganistan’da da,  Bosna-Herek’te de: Türk heyetine muayene olmak, aslında Türk heyetine güvenmek…

Bu tabloyu TC hükümeti mi başardı? Hayır. Yalnızca Türk ismi. Geçmişten gelen güvenin, dürüstlüğün, itimadın, samimiyetin… simgesi. Şimdi böyle miyiz?  Yurt dışında hâlâ aynı hizmeti, hâlâ eskiden gelen büyük ruh halimizle veriyoruz. Ama Orta Asya’da yaşadığımız daha doğrusu yaşattığımız hayal kırıklığı dışında.

                               Özümüze döner miyiz acaba?

                               Ne zaman? Kim bilir?  

                                               ***

İki yetimhaneye uğradık. Hükümetin yardımlarını ulaştırmak ve ziyaret için. İlki 4 yaş-evlenme dönemine kadar. İkincisi 0-4 yaş arası çocuklar içindi.

Birincisi sarı toprak-sarı kum karışımı, tozlu bir mahallenin tozlu arsasına yapılmış sarı toprak duvarlı, tek katlı bir yetimhane. …  Kız girişi boş arsaya, erkek girişi sokağa bakıyor. Erkek kısmında avlu etrafına dizilmiş odalar var. İçleri boş. Yalnızca karyolalar, üstlerinde de eski çarşaf ve yastık. Hava olabildiğince sıcak. Yerde bir naylon yazgı, bazen de hasır… Elbise dolabı bile az. Avlu etrafında sazdan çardaklar var. Çardak altlarında bile yataklar serili. Çocuklar avluda. Kimi siyah-beyaz eski bir televizyonu seyrediyor, kimi çizgi roman okuyor, birisi içeride yere seccade sermiş, namaz kılıyor;  yarı karanlık loş dipteki odada. Yetimhanenin hasır otlardan yapılmış örtüsünden sızan güneşin huzmeleri de olmasa, yarı karanlık bu odada insan kendini boşluğun ortasında yapayalnız hissedecek.           

 Yetimhanede yalnızlık, yetimhanede sarı sıcak, sessizlik, gariplik, yetimhanede yetimlik var. Yetimhanede havada karasinek sesi var.  Yetimhanede dağınık bir mutfak, kirli bir çamaşır odası var. Bir de nörolojik hasarlı – hastalıklı çocuklar: Tedavisi yapılmayan, yapılamayan, imkân olmayan, garip, zenci, sevimli, gözleri yalnızlık-korku dolu çocuklar. Namaz kılan gencecik beden, henüz 13-14 ündeki çocuk, namaz ardından ellerini açıp dua ediyor, dua eden dudaklarının kıpırtısı, insana huzur veriyor. Toprak zemindeki sentetik seccade de aynı huzuru paylaşmış, dümdüz kırışıksız duruyor:

“Ne zor sahipsizlik, kimsesizlik, arayan soransızlık, hakkında kaygı çekensizlik”… Benim kimsem sensin Allah’ım. Günde 5 kez karşında diz çöküp dua edip, dertlendiğim, konuştuğum, sırtımı dayadığım. Altımdaki yer toprak,  üstünde dua ettiğim örtü naylon da olsa… Havadaki ses anne-kardeş-baba sesi değil, uçan kara ineklerin vızıltısı da olsa, bu yarı karanlık loş odada…  Gelecek kaygım yok benim Allah’ım. Çünkü geleceğim yok. Geleceğim sen ol Allah’ım… İstikbalim de… Geleceğim yer de…

Sen Sudan’lı çocuk.

Bize göre kimsesizsin.

Ama kimsesizlerin kimsesi Allah’la berabersin.

Belki, bizden daha kimselisin.

                ***

Yetimhanede yetimlik yok yalnızca. Huzur da var. Kimsenin birbiri ile paylaşamadığı mal yok. Paylaştığı yetimlik var. Paylaştıkça artan huzur var, dinginlik var. Bir de televizyonun sesinin bile bastıramadığı karasinek vızıltısı var.

***

Sonra ikinci yetimhaneye gittik. Sıfır-dört yaş arası çocukların olduğu… Yetimhanede yoğun bir lağım kokusu vardı. Etrafta tecrit odaları - avlu gibi ince-sıkı tel örgülerle kapatılmış alanlar, çocukların yüzlerine konan bolca karasinek…   Kırık boyasız karyolalar, hiçbir şeyden habersiz yatan, yüzleri masum, uyuyan zenci yetimler, bebekler, altlarında uyduruk bezlerden, kumaşlardan, havlu parçalarından bezler, vücutlarında ufak-eski, yırtık fanilalar ve odalarda loşluk, karanlık, izbelik vardı. Yetimhanede gözlerimde zor tutuğum gözyaşları, utanç, acizlik vardı.

Yetimhanede  “Sınır tanımayan doktorlar”  grubundan olduğu söylenen, doktor mu ((!) misyoner mi(!) belli olmayan iki beyaz genç doktor vardı: Avrupalı, medenî (!).

Yetimhanede damağı yarık, doğduğundan beri serumla beslenen,  yoksa yedikleri akciğere giden, burnundan geri gelen kendini kucaklamış bakıcı zenci kadının kucağında ona sarılan,  sarılacak başka bir şeyi-  kimsesi olmayan çocuk vardı, 2 yaşında.

Onlar zavallıydı, anasız-babasızdı. Hangi kabile savaşında yalnız kalmalarına göz yumulmuştu. Hangi doğumdan sonra AIDS’li anneden öksüz kalmışlardı? … Bilinmez.

Ama onların suçu yoktu. Suç bizimdi.

Utandım. Medenî dünya adına kendimden.

Bu ağzı var-dili yok yetimler benimle gözleri ile konuşuyorlardı; ben de gözlerimle cevap veriyordum, utanarak:

“Ben kara tenliyim” diyordu. “Ben beyaz” diye cevap veriyordum.

-“Ben eski bir karyolada, kırık bir ana kucağında yer buldum yatmak için”  “Ben annemin kabarttığı,  her hafta çarşafını yıkadığı yatakta yattım, güzel rüyalar görmek için”

-“Ben ana-baba nedir bilmiyorum”  “Ben biliyorum, birini kaybetmiş olsam da, beni onlar sevgiyle sardı, büyüttü”.

                -“Ben karasineklerle büyüyorum, arkadaş oldum, dost oldum onlarla, benim oyuncağım onlar, yerdeki kumlarla beraber”. “Ben oyuncakla da oynadım, arkadaşla da. Sinekleri kovaladım ben. Annem kovdu benim yerime bazen. Sinek oyuncağım değildi benim, düşmanımdı, dostum değil…”

                -“Ben bayramlık nedir bilmiyorum. Elbise dolabı ne işe yarar, kitaplık nedir?” “Benim bayramlığım da oldu, elbise dolabım da, kitap rafım da”

                -“Naz nedir, kime yapılır, nasıl yapılır, neden yapılır?”.  “Ben nazlandım, anneme –babama, yakınlarıma. Bulduğumla yetinmediğim zaman”.     

                -“Bulduğum bir bez parçası, bacak arama serilen, sık sık değiştirirse bakıcım… Ben dua ederim, sevinirim, gülerim. Kenarı makasla kesilmiş, dikişsiz fanilamı yıkarsa, temizlerse eğer mutlu olurum. Ben alış veriş merkezi hiç görmedim ki, çeşit mi, seçmek mi? Çeşit nedir? Nasıl seçilir?” “Ben büyük… mall’larda, süper –mega –gross marketlerde çeşit seçtim zevkime uygun. Çeşit varsa zevkin de olur, seçmek için.  Ben naz da yaptım, seçim de… Satın almak için…”

                İkimizde insanız, kuluz. Allah’ın yarattığı… İkimiz de Müslüman’ız. Sen 7 yaşına kadar, ben –inşallah-ölene kadar.    

                Sonra…

Seni büyütenler kimse, sen o olacaksın. Belki Müslüman, belki Hıristiyan… Büyütenlerin, yetimhanede çalışan misyonerlerin insafına kalmış…

                İkimiz de Müslüman doğduk.  Sen Sudan’lı ben Türk…

                İkimiz de dünyada hırsın, öfkenin, para açlığının kurbanı oluyoruz. Sen ABD’linin yok diye kapattığı, Çinlinin yeniden açıp işlettiği petrol kuyularının, petrol denizi üstünde oturmanın, ben dört tarafı petrol dolu ülkelerin-BOP’un, en stratejik konumdaki ülkede bulunmanın.

                Ben hep bağımsız oldum, ezelden beri, binlerce yıldır. Sen 1956’da. Ama ne bağımsızlık… Hâlâ savaşın sürdüğü, hâlâ yoksul…

Sen… Yüreği temiz Sudan’ın çocuğu

Sen… Yüzü kara, teni kara, gönlü ak çocuk…

                Ben yüzü ak… Gönlü… ? Ben Müslüman Türk.

Yüreğini paradan, mall’lardan, hırslardan-temizlemesi, özüne dönmesi gerekli olan Türk…

Gücümü bilmeli, özüme dönmeli,  dünyaya yeniden “nizam-ı âlem” vermeliyim.

Çalışmalıyım, ulaşmalıyım… Sana ve diğerlerine.

Olur mu dersin çocuk… ? Hayal mi… ?

“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” değil mi?

***

Kamuran Bey** bana diyor ki: “Türkiye’nin yetimi çok be ablam”  Bu söz aklımdan çıkmıyor. Devam ediyor: “Afganistan, Filistin, Sudan, Bosna-Hersek, Irak, Yemen, Acem, Moğolistan, Kırım… Hangi birine yetişelim. Hepsi elimize bakıyor…”

Yine de büyük milletiz. Gördüğümüz ilgi-sevgi, atalarımızdan bize kalan miras.

Mirasyedi miyiz? Belki… Ama…

Bir gün miras bitecek. Ama yine de…“Asil azmaz bal kokmaz”

Asil’lik devam ediyor galiba. Kendimizden utansak da bugünümüzü geçmişle kıyaslasak ve beğenmesek de.

“Asil” olmasak burada işimiz ne?

Bekle yetimlerim…

Elbet bir gün… Buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak.

                                ***

                “Dünyada nerede mazlum bir halk varsa, Osmanlı’nın gönlü ve eli oradadır” diyor Mustafa Armağan. (Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı, sayfa:149)

                Aslında doğrusu Osmanlı’dan önce de öyleydi; şimdi de denilmeli: “Türkün gönlü ve eli oradadır”

 

     


Türk Yurdu Eylül 2007
Türk Yurdu Eylül 2007
Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele