GERÇEK KİMLİĞİYLE BULUŞMA YOLUNDA TÜRKİYE

Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

 

                Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dağılarak büyük bir toprak ve itibar kaybına uğradı. Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919’da İstiklal Savaşı’nı başlatarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş müjdesini verdi. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk Anadolu ve Trakya’da yaşayan Osmanlı’dan geride kalan farklı yapılardaki toplumun bütününü kapsayan herkesi Türk kimliği şemsiyesi altında topladı. O günün koşulları gereği yeni oluşan Türk kimliği öne çıkarılarak geride kalan Osmanlı kimliği arada hiçbir bağlantı yokmuş gibi göz ardı edildi. Osmanlı’nın çoklu etnik, dinî ve mezhep yapılarını içinde tutmaya çalışan kimliğine karşı yeni Türk kimliğinde Atatürk’ün özenle bu çok renkliliği bir arada tutmaya yönelik çabalarına rağmen bu anlayış yeterince korunamadı. Ne Mutlu Türküm Diyene özdeyişi Ne Mutlu Türk Olana ile karıştırılmaya başlandı.

                1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile ortaya çıkan yeni etnik devletler Türkiye gibi çoklu yapılara sahip ülkelerdeki etnik grupların kendi kimliklerini sorgulamalarına yol açtı. Bu sorgulamaların emperyalist güçler tarafından da geliştirildiği ayrı bir siyasi boyuttur.              

                Türkiye’den 1960’lı yıllarda Avrupa ülkelerine çalışmaya giden vatandaşlarımızın o ülkelerdeki sahipsizliği, ulusal kimlik çadırının altında olmama yalnızlığı ve sıla hasreti ile birlikte yabancılık duyguları onları duygusal ve psikolojik olarak daha ilkel savunmalarla davranmalarına yol açmıştır. Bu vatandaşlarımız bunun sonucu olarak ulusal kimlik yerine etnik, dinî ve mezhep kimliklerini ön plana çıkararak kendilerini yabancısı oldukları kültürün etkisinden korumaya çalışmışlardır. Bu vatandaşlarımızın o ülkelerde farkına vardıkları bu kimlik özellikleri Türkiye’deki yakınlarıyla da paylaşılmaktaydı.

                Türkiye’deki iç göçler ve bunun sonucu yaşanan hızlı toplumsal değişim, gecekondular, savaşlar, sosyoekonomik uçurumlar bireylerin psikolojisini ve kimlik arayışlarını etkileyen bir başka boyutu oluşturmaktadır.

                Bütün bunların dışında iyi işlemeyen ve zaman zaman kesintiye uğrayan demokrasi, hukukun üstünlüğü yerine güçlünün üstünlüğü, adaletsizlikler de toplumsal kimlik sorgulamalarını etkilemiştir. Bütün bunların üzerine dış dünyadan gelen ve ulusal kimliği özellikle de Türklüğü sorgulayan, aşağılayan tavırlar ciddi boyutlarda süreğen (kronik) mikro travmalar oluşturmakta ve toplumsal regresyonu (gerilemeyi) arttırarak etnik, dinî ve mezhep kimliklerin fazlasıyla ve abartılı olarak yüzeye çıkarmaktadır.

                Böyle bir ortamda herkes kendini az veya çok bir tehdit altında hisseder, kuşku ve güvensizlik duyguları öne çıkar. Yaşanan olumsuzluklardan ötürü kendinden farklı olduğunu düşündüğü kişi ve grupları sorumlu görmeye ve onları suçlamaya başlar. Artık farklı görülenler “öteki” olmuştur.

                Acaba öteki ne kadar gerçektir. Öteki bir insanın kendi içinde kendine kabul ettiremediği olumsuzlukların dışavurumu değil midir? Psikoloji bilimi ve insanın doğumundan itibaren psikososyal gelişimi bize bu konuda çok önemli doğruları göstermektedir. Yeni doğan bir bebeğin beyni yaşadığı olumlu ve olumsuz yaşantıları bütünleştiremediği için ayrı ayrı bölümlerde belleğine yerleştirir. Üç dört yaşına kadar bu böyle devam eder. Ancak üç dört yaşında olumlu ve mutluluk veren yaşantılarla onu rahatsız eden ve mutsuz eden yaşantıları bir araya getirecek kapasiteye ulaşır. Bir başka anlatımla çocuğun yaşamındaki mutluluklar (aklar)  mutsuzluklarla (karalar) bir araya gelerek griyi oluştururlar. Böylece çocuk dünya gerçekleriyle bir uyum içinde kişiliğini geliştirir. Yalnızca topluma ait bazı değerler ile o topluma ait olmayan bazı değersizlikler griyi oluşturacak karışımın içine girmezler. Çünkü kötü olumsuz yaşantıları dışlaştırmaya daha çok eğilim gösterdiğimiz için onları bizden farklı gördüğümüz insanlara mal ederiz. Bir çocuk yaşamının bu ilk yıllarında ne kadar çok onu mutlu eden yaşantılarla büyümüşse entegrasyon yapabilme gücü daha fazla olur.

                Toplumların da yaşamı buna benzer. Olgunlaşan birey nasıl ki farklılıkları bir arada kabullenmeye onlara hoşgörülü olmaya yönelik bir entegrasyonu gerçekleştiriyorsa olgunlaşan bir toplumda tüm farklılıkları kendi içinde tutacak onlarla bütünleşecek bir düzeye gelmeyi başarabilen toplumdur.

                Osmanlı geçmişimizde bu çok renkliliğin bütünlüğünde yaşayan bir psikogenetiğe sahip olan toplumumuz tüm olumsuzluklara rağmen bu bütünleşmeyi gerçekleştirecektir. Buna giden yol geçmiş Osmanlı kimliğimizle yeni Türk kimliğinin kaynaşıp bütünleşmesinden geçer. Bu kimlik Osmanlı geçmişimizin olumlu ve olumsuz yanlarıyla (aklar ve karalar) Türkiye Cumhuriyeti’nin olumlu ve olumsuz yanlarının bütünleşmesiyle oluşur. Bu oluşacak kimlik Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” söyleminde ifade etmek istediği tüm toplumunu ulusal bir çadır altında toplamaya yönelik anlayışa daha uygun olacaktır.

                Bu bütünleştirici anlayışa katılamayan marjinaller her zaman var olacaktır. Ancak, büyük çoğunluğu marjinaller değil bütünleşenler oluşturacaktır. Bu nedenle Hrant Dink’in cenazesinde yaşanan bu bütünlüğün çok iyi değerlendirilmesi gerekir.

 


Türk Yurdu Eylül 2007
Türk Yurdu Eylül 2007
Eylül 2007 - Yıl 96 - Sayı 241

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele