22 TEMMUZ GENEL SEÇİMLERİ VE TÜRKİYENİN GELECEĞİ

Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

 

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra onun küllerinden doğmuş yeni bir cumhuriyettir. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet onun “Ne Mutlu Türküm diyene” özdeyişiyle temel kimlik özelliğini belirlemiştir. Bu temel kimlik Osmanlı’nın çöküşünden sonra elde kalan Anadolu’ya kaybedilen topraklardan göç edilerek gelip yerleşen bütün unsurları kapsayan kucaklayan bir anlayışla gelişti. Bu kucaklayıcı ve kapsayıcı anlayışın sağladığı psikolojik güven Atatürk’ün büyük devrimleri hızla gerçekleştirmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.

Ancak gerek devrimler nedeniyle kendilerini mağdur edilmiş olarak algılayanlar gerekse dış güçlerin de farklı etnik ve mezhepleri kışkırtmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman ciddi tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. 1980 öncesinde İran’daki İslam devriminin etkileri ve daha sonra PKK terörünün ülkeyi bölmeye yönelik tehditleri son otuz yılda toplumun sürekli gergin kalmasına neden olmuştur. Kuşkusuz Ermeni Asala terörünü ve onun tüm dünyada uyguladığı baskıyı da unutmamak gerekir. ABD’nin 2003 yılında Irak’a yaptığı ikinci müdahale ile kuzey Iraktaki bölgesel Kürt yönetimiyle ittifak kurmasının yarattığı kaygı, Türk toplumunun kendini tehlikede algılamasını arttırmıştır.  Görülüyor ki Cumhuriyet kurulduğundan bu yana çeşitli isyanlarla başlayan ve gerek içerden gerek dışardan desteklenen yıkıcı ve bölücü faaliyetlerle karşı karşıya kalmıştır. Ancak 12 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın tüm dünyaya duyurduğu konuşmasında açıkça toplumun dikkatini çektiği gibi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana bugünkü kadar ciddi bir varlık tehdidi ve tehlikesi altında olmamıştır. Bütün kamuoyu araştırmalarında ülkemizde en çok güvenilen kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst makamındaki kişinin bu saptamasının Türk toplumu tarafından çok ciddiye alınması gerekir.  Türkiye Cumhuriyeti kendi geleceği ile ilgili olarak bugünkü duruma yalnızca içte uygulanan popülist politikalar sonucu gelmemiştir. Bunun yanı sıra dış dünyanın Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili tarihsel beklentilerinin ve bu yöndeki zorlamalarının da önemi inkâr edilemez.    Amerika Birleşik Devletleri’nin Lozan antlaşmasını bugüne kadar imzalamamış olması ve Kuzey Irak’taki terörist oluşumlara sağlanan açık ve örtülü maddî ve manevî destekler Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulusal bütünlüğü ve toprak bütünlüğüne yönelik tehlikenin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye Cumhuriyeti bu durumda bir var olma sorunu ile karşı karşıyadır. Bu sorun bazıları için gerçek dışı ve hayali bir düşüncenin ürünü olarak görülse de toplumdaki genel psikolojik duygu bu yönde giderek bir artış göstermektedir. Bu psikoloji Atatürk’ün kurduğu ve çağdaş medeniyetler düzeyine ulaştırmayı hedeflediği modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kimlik özelliklerine yönelik bir tehdit algılamasıyla birlikte yaşanmaktadır. Bugünkü iktidarın Cumhuriyetin temel kurumları ve özellikle silahlı kuvvetlerle olan çatışmaları veya en azından böyle bir imajın varlığı iktidara karşı bir güvensizlik duygusunu da beraberinde getirirken toplumun kendi geleceği ile ve var olması ile ilgili kaygıları da uyarmaktadır.

                Cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidarın takındığı tutum ve “dindar” bir cumhurbaşkanını seçtirme gayretleri cumhuriyetin değerlerini ve var olan toplumsal kimliği kaybetme kaygısı ve korkusunu uyaran diğer bir etken olmuştur. Cumhurbaşkanı için atfedilmeye çalışılan böyle bir sıfat ve tanımlama ister istemez karşıt düşünce ve tepkilerin doğmasına neden olur. Bunun sonucu olarak özellikle kadınlar ve bazı sivil toplum örgütleri mitingler düzenlemek gereğini duymuşlar ve yüz binlerin katılımıyla bu toplantılar gerçekleştirilmiştir.

                22 Temmuz seçimleri bu atmosferde gerçekleşecektir. Maalesef Türk toplumu emperyalist güçlerin ve düşmanların ekmeğine yağ sürercesine ve yöneticilerin özensiz tutumları nedeniyle yapay bir biçimde bölünme eğilimine sürüklenmektedir. Özellikle din ve etnisite eksenli politikalar partilerin temel kimlik özelliği olarak ortaya konulduğunda sonucun ne kadar çok tehlikeli boyutlara varacağı yeterince değerlendirilmemektedir. Oysa Türk toplumunun neredeyse tamamına yakını Müslüman’dır. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana türban sorunu ortaya çıkıncaya kadar hiç kimse bir başkasının Müslümanlığı ile ilgili bir sorgulama ihtiyacı duymuyordu. Türban’ın Müslümanlıkla özdeş bir sembol haline gelmesi Cumhuriyetin temel kimlik imajını tehdit eden ve karşıt tepki doğmasına yol açan bir savunma amaçlı psikolojiyi harekete geçirmiştir.

 

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önce iki kutuplu olan dünya siyaseti bir denge içinde devam ediyordu. ABD ve yandaşları Sovyetleri ve yandaşlarını düşman olarak görürken Sovyetler Birliği ve yandaşları ise ABD ve yandaşlarını düşman olarak görüyorlardı. Psikolojik olarak her insanın kendi içindeki kötü ve kabullenemediği duygularını kendisi dışında kötü olarak bellediği bir dış varlığa yükleme ihtiyacı vardır. Bu şekilde kötülükler düşmana yüklenerek kendini rahatlatmaktadır. Benzer durum büyük gruplar ve devletleri oluşturan uluslar için de geçerlidir. Sovyetlerin çöküşüyle komünizm artık düşman olmaktan çıkınca tek kutuplu hale gelen dünyanın, karşıt bir kutup yaratarak kendi olumsuzluklarını dışlama ihtiyacı doğmuştur. İslam, Hıristiyan Batı dünyasının kendi olumsuzluklarını üzerine yükleyeceği yeni bir hedef olarak oluşturulmuş ve bu süreçten Türkiye de nasibini almıştır. Türkiye İslamî veya ılımlı İslamî kimliği benimsediğinde Hıristiyan Batı dünyasının ekmeğine yağ sürmüş olacaktır. Çünkü Atatürk’ün vizyonundaki çağdaş Türkiye kimliği Batı dünyasınca bir tehdit olarak algılanmaktadır. Türkiye Müslüman nüfusuyla onlar gibi olunca kendi olumsuzluklarını yansıtacak ve dışlayacak çok önemli tarihsel kökenleri olan bir düşmanı kendi içlerine almış olacaklardır. Bu durumda da kendilerini kötü hissetmelerine yol açmış olacaklardır. Bu nedenle Türkleri fesli, türbanlı ve kara çarşaflı yani kısaca imaj olarak kendilerinden farklı bir görünümle görmek istemeleri onların kendilerini daha rahat algılamalarına neden olur. Türkiye’ye ılımlı İslam gibi bir anlaşılmazı kabul etmeye zorlamalarının temelinde onların öteki yaratma ihtiyacı düşünülebilir.  22 Temmuz 2007 seçimleri bu nedenle Hıristiyan Batı dünyasına yönelik bir cevap olması yanında Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş kimliğinin korunması ve daha ileriye götürülmesi bakımından da çok önemli bir dönüm noktasıdır.

Bu seçimlerin sonucunda Türkiye Müslüman ancak çağdaş kimliği ve imajıyla yani batı dünyasının imajıyla varlığını sürdürme yolunda karar verirse dünya barışına da katkı sağlayabilir. Batı dünyası da Türkiye’yi kendi bilinç dışındaki Osmanlı kimliğinden farklı görüp yaşama fırsatını görmüş olur. Batı dünyası Türkiye üzerine baskı yaptıkça Türkiye’yi AB kapısında bekletip kendi isteklerine boyun eğmeye zorladıkça toplumda psikolojik bir regresyon ve buna bağlı toplumsal tepkilerde öfkenin üstünlüğü etkin hale gelir. Yine bu baskılar, horlamalar ve aşağılamalar devam ettiği sürece toplumda milliyetçi duyguların yükselmesi kaçınılmaz doğal bir süreçtir. Toplumsal kimlik tehdit altında olduğu sürece bu durum devam edecektir. 22 Temmuz 2007 seçimleri yukarıda açıklanmaya çalışılan psikolojik duyguların etkisinde gerçekleşecek ve sonuçlanacaktır.


Türk Yurdu Ağustos 2007
Türk Yurdu Ağustos 2007
Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele