ANAP VE ERKAN MUMCU

Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

                     

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Türk Yurdu’nun Aralık 2002 sayısında yayınlanan ANAP ile ilgili bir değerlendirmede, ANAP ve o tarihte genel başkan olan Mesut Yılmaz için, “ANAP’ın kendi dayandığı taban ile olan mesafesinin açıldığını ve bu tabana dayanamadığını” ifade etmiştim. Çünkü ANAP’ın Özallı yıllarından sonra parti kadrolarında oluşan değişiklik ve Mesut Yılmazlı yıllarla birlikte de muhafazakârların partide tutunamadığını değerlendirmiştim. Bir bakıma Türkiye’deki muhafazakârlar için ANAP’ın çekim gücünü kaybettiğini ve DSP-MHP-ANAP hükümetinde hem MHP’nin hem de ANAP’ın başarısızlıklarından söz etmiştim. Erkan Mumcu, 4.06.2007’de ANAP’ın 9. Olağan Büyük Kongresi’nde bütün bunları doğruluyor ve bugün için partisinin “merkezde bir çekim gücü oluşturamayacağını, mıknatısın çekim gücünün gövdesi kadar olduğunu” söyleyerek, “gövdesi küçülmüş” bir ANAP’tan bahsediyor. Çekim gücü daha büyük olan bir gövdeye olan ihtiyaçtan dolayı DYP ile ANAP’ın DP çatısı altında toplanma gayretleri başarısızlıkla sonuçlanınca Erkan Mumcu tarafından yapılan bu değerlendirme, Mumcu’nun ve partisinin de gücünün ne kadar zayıfladığının kendisi tarafından zımnen de olsa kabul edilmesi değil midir? Peki, birleşme gayretleri sürecinin sonunda böyle bir sonuca nasıl gelindi ve gerek Mumcu’nun siyasi geleceği gerekse ANAP’ın bundan sonraki durumu bu olup bitenlerden nasıl etkilenir? Mumcu’yu ve ANAP’ı bugünkü duruma, seçimlere bile girememe durumuna getiren nedenler nelerdir? Hatta ANAP’ın seçimlere girmesi ile girmemesi arasında herhangi bir fark olacak mıydı?

 

Türk siyasi hayatında kendisine yabancılaşmış ve kurulduğu gündeki kimlik ve kişiliğini terk etmiş partiler ve siyasi kadrolar hep olagelmiştir. Böyle bir yabancılaşmanın günümüzde olduğu kadar hiçbir dönemde yaşanmadığı da açıktır. Bilhassa 1980 sonrası dönem, siyasetin ve kadroların ilkeleriyle kısa süreler sonunda ne kadar ters düşebileceğini göstermek bakımından önemlidir. 1980 öncesinin MHP’si, CHP’si, İP’si, Demirel’i ve rahmetli Ecevit’i ile 1980 sonrası bu partiler ile siyasi kişiliklerin durumları karşılaştırıldığında değişimlerin ne kadar önemli boyutlarda olduğu görülecektir. Bu tür partiler ve siyasi kadrolarda yaşanan değişimlerin 22 Temmuz seçimleri öncesi böylesine açığa çıktığı bir durum da hemen hemen bugüne kadar yaşanmamıştır. Kabul etmek gerekir ki kadroların iç içe geçmişliği ve partiler arasındaki sınırların ortadan kalkmasında ve bazı partiler arasında da keskin bir biçimde mesafelerin açılmasında dünyada ortaya çıkan yeni durumların, ideolojilerin iflas ettiği propagandasının, Türkiye iç siyasetindeki yararcı eylemlerin, laiklik ve kimlik tartışmalarının yarattığı gerilimin, bölücü terörün, cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla yapılan tartışmaların, devlete ait bazı kurumların taraftar davranış ve açıklamalarının ve bütün bunlarla birlikte 2002 seçimlerinde de olduğu gibi AKP’nin önünün kesilme isteğinin çok önemli olduğunu düşünmek mümkündür. Türk seçmenini gelgitler arasında ve kararsızlık ortamında bırakan veya bazı seçmenlerde ise daha keskin bir siyasi tutumun oluşmasına yol açan bütün bu nedenlerle birlikte Türk siyasi hayatının kesintilere uğraması, kesinti dönemlerinden sonra yaşanan yeni durumların oluşturduğu fırsatlardan yararlanma istekleri, dün ile bugün arasındaki keskin dönüşümler de etkili olmaktadır. Bilhassa Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla ortaya çıkan siyasi kargaşa, toplumsal bir yankı bularak Tandoğan ve Çağlayan mitinglerinin aslında sol partiler için “birleşin” çağrısının yarattığı bir heyecan ile bütün partiler arasında karşılıklı bir iyi niyet gösterisinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. CHP ile DSP arasında ümitsiz gibi görünen birleşme, özellikle DSP ve genel başkanının fedakâr tutumu veya ümitsizliği ve belki de ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametinin vehmi sayesinde gerçekleştiği halde DYP ile ANAP, DP çatısı altında birleşme iradesini, çok açık olarak bilemediğimiz nedenlerle gösterememişlerdir.

 

ANAP, 12 Eylül 1980 sonrası döneme, son hükümet ve DYP-RP hükümeti dışında büyük ölçüde damgasını vurmuş bir partidir. Ancak ne var ki, 1983’teki %45,1 oy oranından 1987’de %36,3’e, 1991’de %24,0’e, 1995’te %19,6’ya, 1999’da %13,23’e, 2002’de de %5,13’e gerilemiş ve 2007 seçimlerine de katılamaz duruma düşmüştür. ANAP gibi bir parti için çok manidar olan bu sonuçların yaşanmasında ANAP’ın yıpranması, önce Mesut Yılmaz ve kısa bir süre zarfında Erkan Mumcu’nun Özal gibi bir liderden sonra “lider olma” özelliklerinin Özal ile mukayese edilebilir olmamaları, dört eğilimi uyumlu bir biçimde temsil etmek yerine, her konuda ikircikli davranmalarının etkili olduğu düşünülebilir. Nitekim Mesut Yılmaz’ın 28 Şubat, Erkan Mumcu’nun 27 Nisan olayları karşısındaki tavırları ANAP’ın geleneksel çizgisinden sapmanın göstergeleri olarak değerlendirilmektedir. Liderlik sorunu yaşayan her siyasi parti, önemli ölçüde güç kaybetmekte, karizmatik liderlerin partileri ise yıpransa da tabanlarını elde tutabilmektedirler. Çünkü Türkiye’de lider, önemli bir güçtür. ANAP’ın, Özal’dan sonra dün olduğu gibi bugün de liderlik sorunu vardır.

 

DYP ile birleşme çabaları ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Mumcu’nun çizdiği tablo, Ağar’ın olduğundan daha fazla Mumcu’nun ANAP’ının ve özellikle demokratik davranmanın misyonuna ne kadar yabancılaşabildiğini de göstermektedir. Birleşme çabalarının daha başında iken yaptıklarının “vatan borcu” olduğunu söyleyen Mumcu, DYP’nin II. Olağanüstü Büyük Kongresi’nde de “47 yıl önce 27 Mayıs 1960’da Türkiye’nin büyük bir demokrasi kazası yaşadığını, bugüne kadar o yaradan kan aktığını, yaranın sızladığını” söylüyor ve birleşme kararı üzerine de “bugün o yara kapanmıştır. DP’nin yeniden hayata dönüşü, yaranın merhemi olmuştur” diyordu.  “Devlet-millet kucaklaşması” olarak değerlendirilen ve “Yeter Söz Milletindir” sloganı ile özdeşleşen DP misyonu, birleşme aşamasında gerek Ağar gerekse Mumcu tarafından harcanmış bir misyon olarak, bilhassa Mumcu’nun DP’ye yakışmadığını da göstermektedir, biçimindeki değerlendirmelere, 367 oy tartışmaları esnasında meclise girmemelerinden dolayı hak kazandırmaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk tur oylaması için 367 şartına karşı çıkan ama ilk tur oylamaya katılmamak gibi bir garabeti gösteren ANAP, şayet birleşme çabaları söz konusu olmasaydı aynı davranışı gösterir miydi? Birleşme ile seçime ilişkin tereddütlerini yok ettiğini düşünen ve böylece 22 Temmuz’dan sonra belirleyici bir siyasi güce sahip olacağını farz eden Mumcu, böyle bir iyimser siyasi tablo karşısında demokratik davranma yerine siyaseten davranmayı seçmek suretiyle kendisinin ve partisinin demokratik tavrında samimi olmadığını göstermiş olmuyor muydu? Cumhurbaşkanlığı ile ilgili süreç, Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlandıktan sonra birleşme umudunun da ortadan kalkması bazı siyasi aktörlerin ANAP’ı her bakımdan etkisiz hale getirmek ve siyasi bir intihara sürüklemek için ortaya atılmış bir senaryo olarak değerlendirilemez mi? Acaba Mumcu, bu siyasi manevraların gerçekleşebileceğini hiç düşünmemiş olabilir mi? ANAP’ın meclise katılmaması, CHP’nin amacına hizmet etmekten başka bir işe yaramadığı gibi yeni dönemde meclise girme umudunun tükenmesine neden olmakla birlikte, başta ANAP Grup Başkanvekili Muzaffer Kurtulmuşoğlu olmak üzere Mumcu’ya yönelik eleştirilerin başlaması, Mumcu için bundan sonraki dönemde bir liderlik tartışmasını da beraberinde getireceğe, Mumcu’nun siyasi geleceğini olumsuz olarak etkileyeceğe ışık tutmakla birlikte, merkez sağın Mumcusuz ve ANAP’sız bir DP’de toplanacağına zemin hazırlayabilir. Ancak siyasette önemli olan güvendir ve liderin derleyip toparlayıcılığıdır. Birleşme tartışmaları her iki lider hakkında önemli soru işaretlerini de beraberinde taşımaktadır. Merkez kavramının da muğlâklaştığı, sol ve sağ kavramlarının içinin boşaldığı ve zaten toplumsal bir gerçekliğe da dayanmayan kavramlar olarak Türkiye gündemini işgal ettikleri için ufukta her şeye çare olacak bir “DP MİSYONU” da önemini kaybetmiş gibi görünmektedir. Çünkü merkez kavramından ziyade günümüzdeki tartışmalarda öne çıkan ve siyaset içi veya siyaset dışı aktörlerin üzerinde durduğu kavramlar cumhuriyet ve demokrasi kavramları olmakta, siyasi hayatımızdaki mücadeleyi cumhuriyetçi-demokrat mücadelesi gibi konumlama ya da koşullandırma fiilleri, bu tartışmalardan siyasi yarar sağlayanların gelecekteki siyasi hayatımızı bugünden önüne geçilemez sıkıntılara gebe bırakacağa benzemektedir. Sağ-sol mücadelesi anlaşılabilir bir mücadele ve geçmiş dönemlerin zihinlerde bıraktığı bir iz olmakla siyasi bir arka plana sahiptir, denilebilir. Ancak cumhuriyetçi ve demokrat ayrılığı her iki tarafı da hesap vermekte sıkıntıya sokacak bir duruma iter. Zira böyle bir karşıtlık, mantıken imkânsız bir çağrışıma neden olur. Kendisini demokrat olarak tanımlayan kişi, cumhuriyet ve kazanımları, özellikle de Atatürk konusunda sıkıştırılmış hisseder. Bunun yanında cumhuriyetçi olan da demokrasiye inanmamak ve demokrasi karşıtı eğilimlere sahip olmakla suçlanır. Oysa cumhuriyet ve demokrasinin, birbirleriyle karşıt kavramlar ve yaşama biçimleri olmadığını, demokrasinin ancak cumhuriyetlerde, cumhuriyetin de demokratik bilince sahip bireylerin bulunduğu toplumlarda başarılı olabileceğini bilmek gerekir. Demokrasi ile cumhuriyet eşanlamlı olmamakla birlikte cumhuriyetteki cumhur ile demokrasideki demos, aynı toplumsal gerçekliğe işaret eder.

 

Demokrasi denildiğinde, Türk insanın hatırasında canlanan DP’dir. DP, devlet hayatımızda önceliği “devlet” yerine “topluma” veren bir parti olarak bilinir. Bugün için üzerinden 46 yıl geçmiş bir dönemi temsil eden DP mirasının, 46 yıl öncesine yabancı olan seçmene sahip olan Türkiye’de, ne kadar etkili olacağı tartışılmakla birlikte, DP misyonuna önce Adalet Partisi ve daha sonra ANAP ile DYP sahip çıkmış olmalarına rağmen bireysel olarak bu misyon hakkında kendisine başvurulan isim uzunca zamandan beri Aydın Menderes olmuştur. ANAP+DYP=DP formülünün tartışılmaya başlanmasıyla birlikte en ciddi tepki de Aydın Menderes’ten gelmiş ve Menderes bu birleşmeye hiç sıcak bakmamıştır. Nitekim “Birbirlerine sarıldılar, beraber batacaklar” ifadesi Aydın Menderes’e aittir. Menderes bu tahmininde ANAP ve Mumcu için haklı çıktı denilebilir. Aslına bakılacak olursa DYP+ANAP, AKP’nin 2002 seçimlerinde aldığı bazı liberal ve muhafazakâr oyları bir çekim merkezi oluşturarak 22 Temmuz seçimlerinde bünyesinde toplama imkânına sahip idi. DYP-ANAP ayrılığı ise hem AKP’nin hem de CHP’nin işine yaradı denilebilir. Bir taraftan merkez sağda AKP’nin dışında güçlü bir çekim merkezinin olmayışının AKP’ye oy olarak tahvil edileceği yolundaki görüşün güç kazandığı, diğer taraftan da CHP için en önemli propaganda malzemesi AKP’nin şeriatçıları ve laiklik karşıtlarını temsil ettiği, CHP’nin ise laikliği ve Atatürkçülüğü simgelediği biçimindeki söylemlerin yarattığı gerilimden her iki tarafın siyasi çıkar sağladığı düşünülebilir. Oysa DYP+ANAP formülü kendisini liberal, muhafazakâr ve hatta siyasi bir merkez kavramı önemini kaybetmiş olsa da merkez sağda gören seçmen için gerginlikten kurtulmanın önemli bir nedeni olabilirdi. Çünkü merkez sağ olarak tanımlanan seçmen, merkez sağ nitelikler ile CHP propagandasının arasında sıkışıp kalmış durumdadır. Bu sıkışıklıktan kurtaracak ve seçmene tercihi esnasında nefes aldıracak formül önemli ölçüde MHP olacaktır diye düşünülebilir. Ne var ki MHP’nin temsil ettiği Türk Milliyetçiliği fikrinin, MHP’nin de sıcak baktığı ve kendisini yakın hissettiği ulusalcılık tarafından içi boşaltılmakta, ulusalcılık, doğru olmayan bir biçimde milliyetçiliğe göre şemsiye bir kavram olarak sunulmakta, böylece de milliyetçiliği manevi ve geleneksel olanla ilişkisi kesilmiş bir hale getirmektedir. Oysa gelenek, geçmiş ile konuşma özgürlüğümüzü sağlar. Görüldüğü kadarıyla ulusalcılık söylemlerinde böyle bir gelenekçi ve maneviyatçı taraf bulunmamaktadır. Bu nedenlerle MHP’nin değişimi ve dönüşümünün sağ seçmene ne kadar cazip geleceğini kestirmek de zordur. Mumcu, seçmenin gerginliğin ve sıkıntısının farkında gibi görünmektedir. Bu nedenledir ki “Türkiye için önümüzde duran büyük bir fırsat ne yazık ki kaçırılmıştır” demekte ve hem kendisinin hem de Ağar’ın Türkiye’ye özür borcu olduğunu söylemektedir. Mumcu, bu ifadesinde elbette ki samimidir ve her alanda olduğu gibi siyasette de samimiyet önemlidir. Ama ayrıca önemli olan, sonuçların doğurduğu sorumluluk paylaşmalarından önce, sonuçlara giden eylemlerin ilkesi durumundaki sorumluluklar konusundaki samimiyet daha da önemlidir. Gerek Mumcu gerek Ağar, sorumluluk idealini sonuca değil, başlangıca koyarak hareket edebilselerdi, belki de bugün bir özür borcu içinde olmayabilirlerdi.

 

Mevcut koşullar altında ANAP seçime girmiş olsaydı, güvenini kaybetmiş ve demokrasi konusunda ikircikli davranmış bir lider ve partisinin başarılı olması ebetteki beklenemezdi. ANAP, seçimden sonra lider ve kadrolarını yenilemek hususundaki tartışmalara ve belki de bugünkü ANAP’ın sıkıntılarının nedeni ve birleşmenin önündeki büyük bir engel olarak görülen eski ANAP aktörlerinin devreye girmesine imkân tanıyacak oluşumlara gebe gibi görünmektedir.

 


Türk Yurdu Ağustos 2007
Türk Yurdu Ağustos 2007
Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele