PROF. DR. OLUŞ ARIK: “TÜRK SANATI” BİLİNCİNE ÇOK GEÇ ULAŞTIK"

Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239

         

        — Türk Sanatının önde gelen hocalarından biri ve bu alana hayatını vakfetmiş bir büyüğümüz olarak, “Türk Sanatı” kavramı sizin için neyi ifade ediyor? Coğrafya ya da tarih açısından bir tasnif yapılabilir mi? Türk sanatı ve menşei hakkında neler söylemek istersiniz?

        — Türklerle ilgili her konuda olduğu gibi, onların sanatı konusunda da karışıklıklar, bilinmeyenler bilinenlerden daha çok. Bunun bir düzene koyulması çok zor bir iş, çünkü gerçekten de Türk kavramı karışık bir kavramdır. Çok çeşitli bakış açıları, değerlendirmeler var. Bu insanların tarih sahnesine çıktığı yer, bugünki Moğolistan gibi görünüyor. Türklerin Orta Asya’nın kuzeydoğu ucuna doğru bir yerlerden çıkıp geldiği genel olarak kabul ediliyor…

        — Bu bir önkabul diyorsunuz?

        — Kabul ve nerede ise bilinçaltı kadar da fazla açıkça ifade edilmeyen bir kabul. Şöyle bir şey var: Bir kere bu insanların dünyaya yayılışları -ne kadar yayıldılarsa- o bir tek kaynaktan çıkan insanlarla ölçülemeyecek kadar çok ve bir ara Hun İmparatorluğu denilen bir uluslararası çevre var, birçok ulusu bir araya getiren büyük bir oluşum, büyük bir birlik var. Bu hayal meyal bilinen bir konu. Herkes Hunları gayet iyi biliyormuş gibi, “yok öyle bir şey” diye reddediyor veya kabul ediyor, yani tarif edilebilirmiş gibi davranıyor. Bunların ne biçim adamlar olduğu da belli değil. Batılılar, Hint-Avrupai ırktan ve o dil grubundan insanların egemen olduğu bir grup kabul edilebiliyor; İskitler, Sakalar, İranlılar gibi çok çeşitli Hindu-Avrupai aileden insanların egemen olduğu bir birleşik tip görmek istiyorlar. Haklılar veya değiller. Bir kısmı Türk demeye getiriyor. Tabii ki Türkler. Bu işlerle uğraşan Türkler de son derece azınlıktadır. Bilgileri görüşleri, değerlendirmeleri doğru ya da yanlış olsun bu konuyla ilgilenen Türkler, Türklerin binde biri falandır. Türkler böyle şeylerle ilgilenmez. İlgilenenleri de, bunları Türk görmek istiyor ve daha buna benzer çeşitlemeler var Hun hakkında. Ben de bu işin uzmanı değilim, kimin Türk olduğu kimin olmadığı konusunda size billurlaşmış bilgi vermekte yetkili değilim. Ama konum icabı ve sizin sorunuz karşısında bu konuları irdelemek, elden geçirmek gerekir.

        Aklımda kalan bir iki şey var. Birincisi, 1950’li yıllarda, Türk Tarih Kurumu’nun çıkardığı Belleten diye uluslararası kabul ve saygı gören bilimsel bir dergi vardı ve arka sayfalarında bilim dünyasından Türk Tarihiyle ilgili olabilecek haberler bulunurdu. Orada bir paragraflık bir habere rastlamıştım. O zamanlardaki coğrafi ismi nasıl söyleniyordu bilemiyorum ama herhalde Kazakistan, Sibirya gibi çevrelerinden M.Ö. 4.-3. yüzyıla ait Hun devrine ait olduğu kesin olan madeni bir kask çıkıyor, kıymetli maden olması da büyük ihtimal, geçmiş zaman tabi unuttum. Böyle bir soru ile karşılaşacağımı bilsem dersimi çalışır gelirdim. Kaskın üstündeki yazı, bildiğimiz Göktürk Yazısı ile aynı ve çözüldüğü zaman da Türkçe olduğu anlaşılıyor. Böyle bir haberdi ve bir daha bundan hiç ses duymadım, belki ben konunun dışında olduğum için.  Türkologlardan da bu konuda hiçbir haber duymadım.

        Sonra ikinci bir şey: Bizim fakültemizde Atatürk’ün kurduğu Çin Dili ve Edebiyatı bölümü var. Biraz kaynaklarla ilgilenenlerin şöyle bir olaydan bahsettiğini işitmiştim: Çin kaynaklarının bazıları Göktürklerden bahsederken onların başlarına bela olduklarını anlatıyorlar. “Göktürkler bunlara çok zarar veriyor, eziyet ediyor”, yani çok olumsuz bir şekilde bahsediyorlar. Onların bazı adetlerini anlatırken, “Aynı ataları Hunlar gibi bunlar da şöyle şöyle yaparlar” diyorlar. Hunların yıkılışından -M.S. 2. asırdır sanıyorum- Göktürklerin parlayışı arasında 4 asır geçmiş durumda, yani o arada Avarlar, Aparlar vs. var. Ama arada ismini ne koyarsanız koyun, kargaşa devri var. Bazı Türkî veya Türk olmayan kavimlerin ön plana çıkışı falan. Dört asır geçiyor bu şekilde ve Göktürkler sahneye çıkıyor ve bu adamlardan bahsederken Çinliler aynı ataları Hunlar gibi diyorlar. Bu öteki kask bulgusu ile birlikte belli bir konuya dikkatimi çekti, uzman da değilim, ona buna sormaya başladım. Sonra vaktim oldu, Orta Asya’ya büyük bir gezi yaptım. Sovyetlerin son zamanıydı, 1989’da bir seneye yakın Orta Asya’da tarama yaptım, gezdim. Bu arada bir takım insanlarla Türk Sanatı ile birinci derecede arkeolojik çerçevede ilgilenen ve sanat tarihi çalışmaları yapan Pugachenkova ile tanıştım ve yine onların yoğunlaştığı Taşkent Üniversitesinde Ahmet Ali Askerof adında bir profesör vardı. Esas itibarı ile Prehistoryacı, Sümeroloji ve tarih öncesi uygarlıklar, erken tarih dilleri v.s. ile uğraşıyor. Aynı zamanda siyasetle de ilgili, bir ara Özbekistan İlimler Akademisinin başkanı idi, aynı zamanda Sovyetler nezdinde Özbekistan’ın milletvekili idi. Bu zatla konuşurken şöyle bir olaydan bahsetti: 1970’lerde, Akhunlar’a ait olması gereken Afganistan veya Özbekistan’da bir yerde bir para bulunuyor ve üstündeki yazıda -geçmiş zaman ve benim de ihtisas konum olmadığı için çok net hatırlayamıyorum- Kebiz Yabgu gibi bir isim okunuyor. Kral ismi, ama Yabgu tam Türkçe bir kral unvanı ve Türkçe okunan bir takım ibareler var. Büyük bir tartışma açılıyor.

        Tarihte böyle konuların yüz yıldan fazla tartışıldığını biliriz. Mesela, Laokoon grubu diye bilinen Helenistik devre ait bir heykel grubu vardır, kayboluyor, sonra bunların izleri ve kopyaları bulunuyor. Olay biliniyor, onu yaratan heykeltıraşın adı biliniyor ama eserin kendi yok. Sonra Roma’da bulunuyor. Biraz önce söylediğim gibi, ben dil meselesinde veya Türk Tarihi konusunda uzman olmadığım için iddialı da olamam. Bu Profesör Ahmet Ali Askerov’dan dinlediklerimden aklımda kalanları söylüyorum. Onlar bu parada Türkçe bazı ibarelerle Kebiz Yabgu unvanını görmüşler, ‘bunlar halis Türkçe olduğunu gösteriyordu’ diyor. Fakat gerek Batılı, gerek Sovyet bilim adamları “İmkân yok bu olamaz, o para M.Ö. 3. yüzyıla ait, o devirde yazılı bir Türkçe olamaz, bu Farsça veya eski Farsçanın şekillerinden biridir.” diyorlar. Biz de diyor Ahmet Ali Askerov “Buyurun siz deşifre edin, Farsça olarak okuyun” dedik ve “12 sene uğraşıldı Farsça olduğunu ispat etmek için, ama hiçbir şekilde Farsça okunamadı” diyor. Bu batılı bilim adamlarından biri sonunda “Ne yazık ki itiraf etmek zorundayım, bu Türkçedir” demiş ve Ahmet Ali Askerof buna çok kızıyordu. “Neden üzülüyorsunuz, sevinsenize bu kadar eski Türkçe bir metin bulmuşsunuz” demiş. Bu kadar acayip bir şekilde ideolojik bir yaklaşım vardı, gerek Batı gerekse Sovyet dünyasında.

        Bununla da birleştirince benim anlayamadığım bir çok konu açıklık kazandı. Bilim objektif değil. Aslında daha evvel belki ideolojilerin güdümünde olmuştur, bilemiyorum ama, 19. yüzyıla kadar bilimin gelişmekte olduğunu biliyoruz ve bu gelişmede gittikçe daha heyecan kazanan saf “bilme aşkı” ile özellikle Batı dünyasında ilerleyen bir bilim var idi. Fakat yeni çağın teknolojisi ve bunun toplum hayatına geçişi, endüstri devrimi, kentleşme vb. bir çok gelişme aşamaları var. Bunlar gerçekleştikten sonra, bu yeni buluşlarla donatılmış, hatta teknik olmayan alanlarda da sosyal ve kültürel alanlarda da yeni buluş ve keşiflerle donatılmış yeni bir emperyalizm türü gelişti. Bu emperyalizm türü, bilimi de kayıtsız şartsız kendi güdümü altına almayı istedi ve aldı, çünkü buna karşı bireysel olarak dayanacak bir güç yok.

        Şu var ki bilim büyük masraf isteyen bir iştir, ister sosyal alanda olsun, ister teknik bilimlerde olsun araştırma denilen olay, kitap sağlamak, kütüphane kurmak, araştırma ortamı kurmak, ülkeler-bölgeler gezmek, halkları veyahut doğayı gözden geçirmek büyük masraf ister. Bu masrafı bilim adamının kendisinin karşılaması mümkün değildir. Şimdiye kadar hali vakti yerinde ailelerin çocuklarının bilimle uğraştığı olmuştur ama büyük prenslerin, kralların oğullarının, büyük fabrikatörlerin oğullarının, büyük tarla sahiplerinin oğullarının uğraştığı pek görülmemiştir. Kendisi o kadar büyük servete sahip olmadan da bir bilim adamının bilimin gerektirdiği masraflarını karşılaması mümkün değildir. Bilim adamı, bu anlamda daima sponsorlara, destekleyicilere muhtaçtır. Bu sponsor devlet olabilir, şahıs olabilir, şirket olabilir; ne olursa olsun para sahibi bir çevre bilimi destekleyecektir ve bu para sahibi çevreler saf bilim aşkına bilimi desteklememişlerdir. Daima bir amaç uğruna, kendilerince belki doğru ve haklı, ama bir başkası için de haksız ve yanlış bir amaç uğruna desteklemişlerdir. Böyle olunca da, destekledikleri insanlardan, bilime çok açık seçik ihanet etmemek şartı ile hiç değilse görünüşte namusu kurtarmak şartı ile kendi istediklerine yarayan ifadeler, buluşlar, değerlendirmeler ortaya koymaları beklenmiştir. O zaman bazı gerçeklerin niçin sessizlik çemberine alındığı daha iyi anlaşılıyor. Bazı değerlendirmelerin aksini ispat edemiyorsunuz, yalanlayamıyorsunuz, doğru görünüyor ancak doğruluğunu da söyleyemiyorsunuz. Kabul etmek işinize gelmiyor, böyle bir olay yokmuş, böyle bir araştırma ve bunun sonuçları ortada yokmuş gibi sessizlik çemberi ile kuşatıyorsunuz ve geçiştiriliyor. Niye böyle yapılıyor? Demek ki bir takım ideolojiler etkili oluyor.

        Bunun dışında, Batı dünyası ilk keşiflere çıktığında -hayırlı veya hayırsız niyetlerle- Doğu’da hiç görülmeyen bir biçimde Doğu’yu keşfetmeye koyuldu. O zamanlar Asya’nın iç bölgelerini, oradaki toplulukları gözden geçirmeye ve oradaki toplulukları anlamaya giriştiklerinde hepsi aynı kelimeyi kullanıyordu; Türkistan. Bunun Rusçası da yabancı dillerdeki karşılığı da böyle idi. Orta Asya diye bir terim yoktu. Çinlilerin içinde kalan ve kâh düşen kâh kurtulan bölüme de Doğu Türkistan deniliyordu. Esas itibarı ile Türkistan veya Doğu Türkistan olmak üzere iki tane Türkistan kavramı vardı, bu iç Asya’yı tanımlıyordu bizim için ve Batılılar Turan diye bir kitap yayınladı; Turan Sanatı, Turan mimarisi vb. bölümleri olan. Eski İranî kavimler, sanatları, kültürleri gibi, Turani bölgeler, kavimler, diller de resmî bir kavram olarak kabul görüyordu. Stalin bunu yasakladı ve gittikçe onun yasakları egemen oldu ve Sovyet dünyasında Turan, Türkistan gibi kavramlar yerine toptan Orta Asya terimi kullanıldı ve mümkün olduğu kadar aşiretlere bölünerek o halklara isimler verildi. Her birine, aynı dili de konuşsalar şive farklarına göre alfabe konuldu, kimisinde “a” sesinin karşılığı “a” harfi ile, kiminde “o” harfi ile karşılanır oldu ve mümkün olduğu kadar, ortak hiçbir özellikleri yokmuş gibi bir görüntü meydana getirilmeye çalışıldı. Ve bu bir süre tuttu, Batılıların da zamanla kabul ettiği bir şey oldu. Onlar da kendi işlerine geldiği için böyle kabul ettiler, kolaylık olsun ya da madem orayı çekip çeviren adamlar öyle diyorsa biz de öyle deriz diye mi, yoksa “bak bu akıllıca bir fikir” diye mi kabul ettiler, bilmiyorum. Nedir bu akıllıca fikir? Burada bütün bu İç Asya’ya yayılmış, aynı kökten olan, aynı dili konuşan, akraba olan topluluklara Türk demeyeceksiniz! Mesela Hun kurganlarında halı bulunuyor. “Durun bakalım, bunlar nereden bilecekler halı yapmayı? Buradaki insanlar Hindu-Avrupai insanlara benziyor. Onun için, mesela Pazırık Halısı daha ziyade İranlılara ait olmalıdır” gibilerden “M.Ö. 7. yüzyıla ait bir halıyı ille de Türklere ait olamaz” diye ispatlama yarışına girdiler. Bunu ispat edebilirseniz, başarılısınız(!)

        Bunun aksini, yani nasıl Hindu-Avrupai ırktan halkaların ürünü olduğunu ispatlamak isteyen varsa Türklere ait olduğunu ispatlamak isteyen de var; ama o zaman gericisiniz, şovenistsiniz, alaya alınırsınız. Böyle tutum ve davranışlarla kuşatıldı birçok bilgiler ve söyleyişler. Bu, toplum mühendisliğiydi ve kısa zamanda meyvelerini de verdi. Dün Atatürk’ün Orta Asya’daki Türklerin anayurdu ve göç yolları haritası, Güneş Dil Teorisi pek gerçeği yansıtmıyordu belki. Ama bugün de Türklere ait hiçbir şey yok demeye varacak ifadelere dönüldü ve Türk kelimesi kullanılmaz oldu. Türkiye’yi kuranların Orta Asya’dan geldiğini söylediğiniz zaman bile dudak bükülür hale geldi. Mümkün olduğu kadar bu Orta Asya’nın zaten Türklerin yurdu olduğu ve Türkiye’nin de ora ile bağları olduğu gerçeği unutturulmak istendi ve unutturuldu. Bugün kaç Türkün umurundadır böyle bir fikir? Sovyetler yıkıldıktan sonra Turgut Özal zamanında Orta Asya’daki Türk dilli topluluklardan Türk gençleri Üniversitelere getirildi. Ama hem çok kötü bir uygulama ile onları adeta pişman edecek şekilde yapıldı bu iş. Hem de “niye geliyorlar, biz kendi çocuklarımızı okutamazken bunlar da nereden çıktı” gibi büyük toplum olmanın gerekleri ile hiç bağdaşmayan, küçük köylü zihniyetlerle karşılandı. Ve bu zihniyetin üstüne çıkabilenler de çok azdı. Demek ki az önce bahsettiğim bölme kampanyası başarılı oldu.

        — Türklerin kendi sanatlarına karşı ilgisiz kalmalarının sebepleri neler olabilir?

        Türkiye’nin insanlarının geçmişi ile alakalı olarak Atatürk zamanından beri meydana gelen bir anlayışı vardı, Türk Tarih Kurumunun da savunduğu tezler vardı; bunlardan söz etmek adeta ayıp haline geldi. Orta Asya ile ilgilenmek tabu oldu, bırakın Turancı olmayı, siyasi olarak ilgilenmeyi, Orta Asya’daki sanatla, dil gelişmeleri ile ilgilenmek bile ayıp haline geldi ve unutuldu. Sanki “O taraftan da gelen bir avuç insan ile buradaki insanların da birleşmesi sonucunda burada bir toplum türedi” gibi bir anlayış meydana geldi. Bu anlayış o kadar başarılı oldu ki benimle röportaj yapan televizyon elemanları, yüksek tahsilli, akıllı uslu, toplumda yeri yurdu olan insanlar bana şu soruyu sorabilmişlerdir -bunlar dünkü çocuklar falan da değil, 50-60 yaşını geçmiş kişiler-: “Hocam, Selçuklular Müslüman mıydı, Şaman mıydı? Selçuklular ne zaman yerleşik düzene geçtiler?” Buna benzer sorular sorabiliyorlardı ve hâlâ da soruyorlar. Anadolu’nun bir büyük uygarlıklar ülkesi olduğu, bunların adeta bir bayrak yarışı gibi birikimlerini birbirine devrederek tarih sahnesinden çekildikleri bilinen bir şey. Çok büyük bir tarih mirası var bu ülkede. Bu miras bu ülkenin insanları tarafından ne şekilde paylaşıldı, şu anda ne şekilde paylaşılabiliyor, bunların ayırt edilmesi çok zor ve benim uzmanlık alanım dışında şeyler.

        Ama şu da var: Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde Hıristiyanlaşan bir Roma İmparatorluğu ile karşılaştılar ve onlara karşı savaş verdiler. Onları yenerek Anadolu’ya girdiler. Bunun resmî kabul noktası olarak 1071 Malazgirt Zaferi kabul edilir. 1071’den 20 küsur sene sonra Haçlılar bu kutsal Roma ülkesini Türklerden kurtarmak için seferler düzenlediler. Ama Anadolu’nun yerli Hıristiyan halkı onların tarafını değil, Selçukluların tarafını tuttu. Hıristiyan Haçlılarla işbirliği yapıp Selçukluları arkadan vuran hemen hiç kimseye rastlanmadı. Selçuklular bu belayı vuruşarak defetti ve Haçlılar çıktı gitti Anadolu’dan. Ondan sonra yine halk bir arada yaşadı. Selçuklu tarihinde katliam yok, soykırım yok, zorunlu göç yok, bir halkı bir yerden bir yere sürmek yok, ama Haçlı tarihçileri “Türkçe konuşulan ülke” dedi bu ülkeye. Selçukluların kendileri kullanmıyordu Türkiye adını ama, Haçlılar kullandı. O zamandan beri bu memleketin adı Türkiye. Demek ki bir Türk varlığı geldi ve o büyük muhteşem uygarlıkların mirasçısı olan insanlarla kaynaşarak Türkçe konuşulur ülke haline getirdi burayı. Onun için, Türklerin burada yaşayanlarla denk olması lâzım. Onlardan ileri idi geri idi, bırakalım bunları, ama en azından onlarla denk olması mümkün ki onlara kendini kabullendirebilsin. Bunun aksi mümkün değildir.

        Bakınız, çok daha sonraki bir zamanda Moğollar Türklerinkinden çok daha büyük ve şiddetli bir yayılma gerçekleştirmişlerdir. Cengiz Han ve çocukları, bir Türk-Moğol İmparatorluğu kurmuştur. Bir insan ömrüne sığacak bir sürede, o zaman bilinen dünyanın büyük bir kısmına egemen oldular. Çin’e de girdiler ve Cengiz hâlâ bugün Çin’in ilk İmparatorlarından biri sayılır. Tâ Avusturya’ya, Viyana’ya kadar egemen oldular ve yine bir insan ömrü içinde tarihten silinip gittiler. Müslüman olan Moğolların hepsi Türkleşti. Bizim bugün konuştuğumuz Türkçeye benzesin benzemesin, Türk diyalektlerinden birini konuşur oldular. Yalnız anlayışları falan değil, dilleri de değişti. Müslüman olmayan 2,5 milyon Moğol, bakın hâlâ oturuyor Moğolistan’da, başka da yok. Bu büyük bir göstergedir. Türkler, Çin gibi bir devin, Hint gibi bir deryanın, İran gibi muhteşem bir uygarlığın içinden geçip Roma ülkesine -hem de, Asurluların, Urartuluların, Hititlerin mirasçısı olan bir yere- gelip kendi dillerini 20. yüzyıla kadar korumuşlar. Bu basit bir iş değil. Bir kalemde canım şöyle-böyle olmuş denecek bir olay değil. Kafa kesmeden, kimseyi yurdundan etmeden başarılmış bir olaydır. Bunu ancak büyük bir uygarlık, büyük bir kültür yapabilir.

        Benim buraya kadar söylediğim şeylere, -bir takım ayrıntılar bir tarafa- esasta “hayır yanlıştır” diyebilecek bir kişi çıkacağını sanmıyorum. Peki, böyle bir varlık gösteren topluluğun uygarlık ve kültür kökeni-kaynağı nedir dediğiniz zaman, iş karışık. Yani, Göktürk’lerle çağdaş veya biraz daha erken, güney Rusya’da Poloveçler dediğimiz insanlar da var, bunlar da Türk. Ben isimlerine bakarak, onları Polonyalı Slav kavimlerinden sanırdım. Hatta büyük Rus bestekârların Poloveç Dansları diye onların müziğinden geliştirdiği senfonik müzikler var batı düzeneği içinde. Hayır, Poloveçler Türk toplulukları, onların da aynı Göktürkler, Hunlar gibi balbal taşları var. Peki kim bunlar? Tâ Moğolistan’dan mı gelmişler oraya? Bu belli değil, ama oranın Ruslardan evvelki halkı, Kuzey Rusya’nın, Hazar’ın Kuzeyinin, Sibirya’nın halkları. Bugün bunlar Rusya’nın elinde; ama bunların hepsi Kıpçaklar, Poloveçler, Peçenekler falan Moğolistan’dan mı çıkıp geldi, ne zaman geldi, nasıl oldu bu işler; bunları tam bilmiyoruz. Bu göç yollarını, göç hareketleri denen şeyleri bilmiyoruz. Kavimler birbirlerini itekleyerek batıya doğru kaydılar, Germenler bile o taraftan geldi deniliyor. Bunun aksini söyleyen de var, fakat her halükarda bugün Germenlerin nereden geldikleri kesin belli değildir. Buna karşılık Hun buluntuları ile yavaş yavaş anlaşılıyor ki yazılı Türkçe, Göktürklerden önce de vardı. Türkçe daha önce de yazılı ve hatta edebiyatı olan bir dildi. O dilin sahibi olanlar Göktürkleri de kurdular ve Göktürklerin zamanından kalan o Türkçe anıtlar, kitabeler yazıldığında, henüz Almanca diye, Fransızca diye, İngilizce diye bir dil yoktu. Ne vardı? Bir takım diller konuşuyordu bu Germanik kavimler. Vikingler bile aslında bu Germanik kavimlerin akrabasıdır ama bunlar nece konuşuyorlardı, nasıl konuşuyorlardı, bunu bilmiyoruz. Bunların dillerinin bugünküne benzer, bugünkülerin atası sayılabilecek bir şekilde ortaya çıkması, tâ Selçuklular zamanındadır. Ama Selçukluların Türkçesi en az 700-800 yıllık bir geçmişe sahiptir.

        Bunlar çok önemli tespitlerdir. Bunlar, bize başlangıcını tam bilemesek de bu insanların çok basit bir aşiretten ibaret, Moğolistan’da bir tek noktadan türeyecek bir aşiretten ibaret olmadıklarını gösterir. Çok çeşitli yerlerdeydiler, göçebe oldukları gibi, muhtemelen yerleşik olanları da vardı. Göktürk zamanına, hatta daha evveline kadar inen bir takım şehir kalıntıları var, üstünde daha sonra İslami şehirlerin geliştiği şehir kalıntıları var. Bu insanlar Çinlilerle ve İranlılarla sıkı ilişki içindeydiler. Toplumlar arası ilişkiler her zaman sevgi veya nefret üzerine kurulmaz. Seviştiler de dövüştüler de ama her halükarda sıkı ilişki içindeydiler. Çin kültürünün, sanatının, şehirciliğinin de İran sanatının da etkisi altında kaldılar. Kim bilir, belki onlara da etkiler yaydılar. Bunlardan bahsetmek tabudur, ama onların Türkler üzerindeki etkisini aramak sevaptır.

        Böyle bir ortamda Türklerin ne idüğünü bilmek zorlaştığı gibi, Türk sanatının da ne idüğünü belirlemek de zorlaşmaktadır tabii ki. Bugün biz neye Türk sanatı diyeceğiz? Hun kurganlarında bulunan göçebe eşyalarına uygulanmış, ama çok ince işlenmiş bir sanat var; ona mı diyeceğiz? Göktürkler zamanına ait seramikler falan var; Çin’den mi taklit ettiler, hepsi Çin mi acaba, Çin’de bunun benzeri olmayabilir, onlara mı diyebileceğiz? Uygur fresklerine mi, Uygur mimarisine mi, Selçukluların çiniciliğine mi, Karahanlıların mimarisine mi diyeceğiz? Hangisi Türklerin? Hepsi Türklerin. Bir sanatın bir toplumun sanatı olarak tanımlanabilmesi için, o toplumun ilk defa onu icat etmesi gerekmiyor, uygarlığı da o toplumun icat etmesi gerekmiyor; o uygarlığa, o tekniğe, o ilme ve o sanata sahip olmak gerekiyor ki o adamlar ona sahiptiler.

        Bütün Avrupa için Gotik Devri var sanatta, mimarlıkta; ama Alman Gotiği, Fransız Gotiği, İtalyan Gotiği ayrılıyor birbirinden. Tabii ki Türk sanatı da var. Bütün doğu dünyasında seramik sanatı var, mimarlık sanatı var, şehircilik var. Bunların içinde yer alan, ama Türklere ait olanlar da var. Bu tabulardan korkup, köşesine büzülüp veyahut gözünü kapayıp bunları bilmezden gelmeseydik, daha erken hareket edebilseydik, mesela Ordubalık’ta Uygurların kurduğu şehri sıfırdan, bizler de yapabilirdik ve yahut daha erken de öğrenebilirdik. Ordubalık kentinin ne kadar düzgün bir kent olduğunu, ortasındaki iç kale ile birlikte Çinlilerinkine de, İranlılarınkine de benzediği, ama harabesinin bile bugün Anadolu’da gördüklerimizden daha düzgün olduğunu görebilir, öğrenebilirdik. Burana’da Toyuk denilen yerde Akbeşim, Sarı gibi bir yığın harabeye dönmüş muazzam Türk şehirleri var. Bunların kazısını yapan Sovyet bilginlerin raporları kim bilir nerde? Yayına geçenleri çok az. Biz oradaki arkeolojik araştırmaların, bilimsel incelemelerin sonuçlarını tam bilemiyoruz. Bu yalnız o dili okuyamadığımızdan değil, raporların dünya dillerine kâfi derecede çevrilmediğinden, o dilin kendi içinde de bu konuların kâfi derecede yayınlanmamışlığından da kaynaklanmaktadır. O yüzden Türk sanatının varlığının, zannettiğimizden çok daha eski olduğunu biliyoruz. En azından Türklerin de ortak olduğu, paylaştığı, yaşadığı bir uygarlık ve sanat ortamı olduğunu biliyoruz ama, bunu henüz çok net tanımlayamıyoruz.

        — İkinci olarak ta Türk medeniyetini diğer kavim ve medeniyetlerden ayıran temel özelliklerinden biraz bahsetmenizi rica edeceğim. Türk milletinin farklı coğrafyalarda yaşaması, kültür ve sanatını nasıl etkilemiştir?

        —Sondan da başlayabiliriz buna. Coğrafya çok büyük ve keskin bir etkendir. Bakınız, kolay anlaşılsın diye şöyle bir benzetme yapacağım: İngilizler bir dünya imparatorluğu kurdu daha genç, daha modern bir devirde ve daha modern donanım ve anlayışlarla dünyaya egemen olmaya çalıştı ve yepyeni kıtalar keşfetti, onların hepsine damgasını vurdu. Çok muazzam bir iş yaptı ve bir dünya imparatorluğu kurdu. 20. yüzyıla, “Topraklarında güneş batmayan imparatorluk” olarak girdi. Bunları birilerine zorla kabul ettirdiklerini, her yere yaydıklarını biliyoruz. Türklerden daha köklü bir uygarlık olan Hint dünyasında insanlar bugün birbirleri ile kendi dillerinde anlaşamıyorlar, İngilizce anlaşıyorlar ve Hint parlamentosunda İngilizce konuşuluyor. Tabii o İngilizce, İngiltere İngilizcesinden farklı ve Hintlilere özgü bir İngilizce. İngilizlerin Avustralya’da, Yeni Zelanda’da kurdukları devletlerde de böyledir, farklı bir İngilizce kullanılmaktadır. Daha küçük bir örnek olan Almanya’da 7-8 tane diyalekt var. Hepsi Almanca bunların, ama Bavyeralıların, Saksonların, Sirezyalıların, Ren bölgesinin dillerinin hepsi Almanca ama öteki taraftan anlaşılmıyor, iki ayrı milletin dili kadar farklı, ama bunlar ortak bir Almanca kabul etmişler. Tarih içinde böyle bir şey olduğu zaman neler olmaz göz önüne getirebiliriz.

        İşte bugün Özbek, Türkmen, Kırgız ve Kazakların Türkçeleri birbirlerinden bu kadar farklı, ama onlara Türk dedirtilmedi, Türkçe dedirtilmedi, ayrı millet olmaya zorlandılar. Hâlbuki ötekiler de, Almanya’dakiler de kendilerini ayrı milletler gibi hissederken tek millet olmaya zorlandılar. Onlar tek millet oldu, Türkistan’dakiler çok millet oldu. Böyle cilveleri de var, yani bilimsel olmak biraz yüzeyde kalan ve gittikçe içi boşaltılan bir kavramdır. Bilimsellik, bilim, ideolojilerin güdümünde, ideolojilerin vasıtası ile özellikle gücü, parası, askeri daha fazla olan çevrelerin güdümünde farklı farklı işleyebiliyor. O yüzden coğrafya müthiş bir etken tabii. Coğrafya kadar, o farklı coğrafyalarda işleyen politikalar ve toplumsal gelişmeler de o farklılıkları körükleyen bir etmen.

        Bakınız, Orta Asya’da tarihin her dönemi için denemezse bile İran’da manzara biraz farklı olabilir. Fakat Türklerin egemen olduğu zamanlardan itibaren, demek ki 8. yüzyıldan sonra, Orta Asya’daki mimarlıkta düzgün blok taş ve bunun yontulmasına dayanan bir estetik pek görülmüyor. Ya moloz örgü üzerine sıva kaplama ve o sıvaya uygulanan süsleme tabakaları oluyor yahut da doğrudan doğruya kerpiç ve tuğla ile meydana getirilen bir yapı ve bunun görsel biçimlenişleri, etkileri söz konusu oluyor. Anadolu’da ve Kafkasya’da her ikisi de var. Anadolu’da zaten Hitit’lerden beri kerpiç var. Roma ve Bizans devrinden beri tuğla var ama, taş da var. Muhteşem bir taş estetiği var. Bu yönü ile ayrılıyor mesela Orta Asya’dakilerden. Ama bizim, Orta Asya’dan iklim ve bulunabilen ham maddeler bakımından da birbirinden farklı olan bölgelerde yaşayan bu Türk asıllı kavim toplulukları aralarında geçmişte ve bugün sanat bakımından ne kadar fark vardı, onu söyleyebilmemiz zor. İki-üç sebepten zor. Bunlardan kalan varlıklar genellikle imparatorluklara ait. Karahan İmparatorluğu; Karahanlılar sadece bugünkü Kırgızistan’da değil ki bütün Orta Asya’ya ait. Onların Semerkant’ta da mirası var, Semerkant Buhara arasındaki yollarda da Çin tarafında da Sibirya tarafında da mirası var. Aynı şekilde Selçukluların bütün bu toprakların hepsinde mirası var. Bunlar birbirine benziyor, yani İslami devirlerdeki mirasını daha çok tanıyoruz. Öncesini daha az biliyoruz, yani Budist, Maniehist, Şamanist oldukları zamana ait binalar, şehirler var, onlar daha harap. Üstüne İslami devir gelmiş, hepsi birbirine benziyor. Yani Orta Asya’nın çeşitli bölgelerinde iyi kötü iklimin az veya çok fark ettiği yerlerinde ortaya çıkan eserler bugüne kalabildiği kadarı ile birbirine benziyor. Kesin farklarla ayrılan çok az şey var, o da Anadolu ve Irak Selçukluları Atabeyler zamanı, Eyyübiler zamanı; Suriye’de yine Eyyübiler, Memluklar zamanı eserleri. Yani bugünkü Arap ülkelerindeki Türk eserleri, Anadolu’dan da, Orta Asya’dan da farklılıklar ve benzerlikler gösteriyor. Orta Asya bu Anadolu ve Arap ülkelerindeki mirasa göre daha homojen, ama onu öyle homojenleştiren etken nedir acaba?

        Büyük Selçuklu İmparatorluğu bir büyük anlayış ve yönetim altında birleştiriyor Orta Asya’yı. Meşhur Rus tarihçi Bosfort’a bakarsanız, Melik Şah zamanında Çin içinde kalan Turfan gibi yerlerden Yemen’e kadarki topraklar Selçuklu egemenliğindeydi diyor. Anadolu, Karadeniz çevresi, Hazar çevresi, Irak, Suriye, Yemene kadar İran ve tabiî ki Çin’e kadar Selçuklu egemenliği altındaydı diyor. Böyle bir birlik içinde sanat gayet tabii ki homojen olacaktır, birbirine benzeyecektir. Arkasından onlar yıkıldıktan sonra meydana gelen, yine çok büyük toprakları olan, ama küçük devletler, devletçikler; ister Harzemşahlar, ister Kirmanşahlar olsun çok büyük fark göstermiyor. Selçuklu zamanındaki anlayış kendi içinde gelişip devam ediyor. Anadolu’da da, Anadolu’ya da uyarlanmış bir Selçuklu estetiği -Selçuklular olsun olmasın- devam ediyor.

        Ondan sonra bütün bunların üstünde yeni bir dünya görüşü ve yeni bir estetik yaratmaya kalkışan iki büyük hareket var: Timur ve Osmanlı hareketi. Timur bütün Orta Asya’ya Türkistan ismini koyuyor. Onu hep Moğol olarak görme eğilimi vardır. Moğolların torunu, Moğol İmparatorluğunu canlandıran adam, ama bu tarihi bir vakıadır, olgudur. Timur bütün Orta Asya’ya Türkistan demiştir. Bütün bu Orta Asya dünyadaki bu uluslararası çevredeki dînî, felsefî bağı kurmaya çalışan ve adeta harç görevi görmeye çalışan Hoca Ahmet Yesevi türbesine de “Hazreti Türkistan” demiştir. Yani ilk Turancı aslında Timur’dur. Ona siz isterseniz Slav deyin, Moğol deyin, Çinli deyin ama Timur bir Turan Birliği tasarlamıştır. Türkistan estetiğini, mimarideki eski Karahanlı tarzını dev ölçeklere dönüştürerek ve Selçuklular zamanında başlayan çiniciliği muhteşem, zengin ve bütün yüzeyleri kaplar hale getirerek bir Timur stili meydana getirmiştir. Bu, bütün Orta Asya dünyasının çehresini oluşturmuştur. O yüzden bugün Orta Asya’da eğer cımbızla bulup, seçip ortaya çıkaramıyorsanız, bütün kalan tarihi eserler birbirine benzerler, çünkü Timur devri tornasından geçer. Arada böyle Ayşe Bibi gibi, Sultan Sencer gibi, Rıbat-ı Melik gibi çeşitli Selçuklu devrine ait, Karahanlı devrine ait Gaznelilere ait bir şeyler veyahut daha evveline ait Akbeşim, Sarı, Toyuk gibi yerler ortaya çıktıkça da bu sefer daha evvelki bir imparatorluğun sağladığı bir birlik içinde görülürler. Yahut da Selçuklu, Karahanlı, Timur zamanında meydana gelmiş bir birlik içinde görünürler. Timur’un sağladığı birlik, disiplin öylesine güçlüdür ki, ondan sonra neredeyse her şehir bir hanlık ismiyle ortaya çıkacak kadar Buhara Hanlığı, Hive Hanlığı gibi bin parçaya bölündüğü halde, hepsi Timur stilini kendi halinde devam ederek çökmüştür. Anadolu’da ise, aynı işi daha başka yönde, daha bir Akdeniz çevresi etkileri ile beslenmiş olarak Osmanlı üslubu yapmıştır ve onların yayıldığı Avrupa kıtasında bu anlayışın egemen olması için uğraşılmıştır, öyle bir disiplin gelişmiştir. Buna rağmen Anadolu ve Avrupa toprakları dışındaki bazı bölgelerde Osmanlı estetiği, Selçuklu estetiği ile nerede ise başa baş gitmiştir. Selçuklu estetiği hâlâ yaşar oralarda.

        — Hocam, bir de sanat tarihçilerinin “İslam Sanatı” dedikleri bir kavram var. “İslam Sanatı” kavramı nasıl ortaya çıkmıştır ve bu doğru bir kavram mıdır? Bu kavramın ortaya çıkışının Türk sanatına bakışa ve Türk sanatı çalışmalarına nasıl bir tesiri olmuştur? Bu konuda bilgi verir misiniz?

    — Şimdi, önce Türk Sanatını şöyle bir düşünelim: Bunu yapmadan sorunuzun cevabına geçmek kolay değil. Türk sanatı, Türkler tarafından bilinçli olarak isimlendirilmiş değildir. Türkler bunu uygulamışlardır, yaratmışlardır. Ancak Türkler içinde “bu Türk Sanatıdır” diyen yok, bunu söyleyen Avrupalılardır. Türk toplumunun kendi sanatının bilincine varabilmesi ancak 20. yüzyılda olmuştur; bu birinci tespit, bunu kenara koyalım.

        İkinci tespit, Türk Sanatı diye isimlendirdiğimiz, Türk toplumlarının kendine özgü, bir takım Osmanlı diyarı ve başka diyarların hafiften farkları da olsa genel disiplinler içinde birlik gösteren kendine özgü sanatları, yani gelenekselleşmiş olan Türk sanatları 19. yüzyılda kendini tüketmiştir. Yenilik yoktur, yaratış, yeni arayış, yeni modalar yoktur. Artık maniyerizm (özenticilik) vardır, bocalamalar vardır, batı etkisiyle kaynaşmalar vardır. Batı taklitleri vardır ama Türk Sanatı kendini bitirmiştir. Zaten Türk devletleri de ister minicik şehir hanlıkları halinde olsun, ister koca İmparatorluklar olsun, onlar da kendi içlerini boşaltmışlar, püf desen gidecek hale gelmişlerdir. Batı da püf demiştir ve bunlar yıkılmıştır. Bunların içinden bazıları derlenip toparlanmaya çalışmışlardır. Bunun için en çok uğraşanlar Uygurlarla Anadolu’daki Türklerdir. Anadolu’dakiler başarılı olmuştur. Azerbaycan’dakiler de başarılı olmuştur ama, onların nüfusu yetmemiştir. Anadolu’da ilk cumhuriyeti kuran, modern sanat girişimleri ile, modern anlayışlı ilk büyük hamleyi yapan Azerbaycan Cumhuriyetidir. Birkaç yıllık ömrü olmuştur, ondan sonra Ruslar bunu çiğneyip geçmiştir. Uygurlar Çin gibi bir devin kucağında kalmıştır, ne kadar çırpınsalar fayda etmemiştir. Ancak Anadolu’dakiler başarılı olmuştur ve bunu da Batı affetmemiştir. Anadolu’daki bu başarıyı, modern Türkiye’nin başarısını affetmeyen başka çevreler de vardır. Bu güçler, şimdiki Türkiye varlığına açık veya gizli hücumlarda bulunmaktadırlar. Her halükarda Türklerin kendi bilincine varması 20. yüzyılın epeyce ilerlemiş zamanına rast gelmiştir. Hâlâ da bütün toplumun kendi bilincine vardığı söylenemez. Bunu öğrenmek için çeşitli dış ve iç çevreler, güçler müthiş bir şekilde uğraşmaktadırlar. Böyle olunca, yani ilk defa Türk Sanatı ismini koyan da batılılar, sonra onu ortadan kaldırmak isteyen, onu deviren de batılılar olunca, İslam Sanatı kavramının Türk Sanatı’na etkileri ne olmuştur sorusu devede kulak kalıyor. Olsa ne olur, olmasa ne olur?

        Sonra, İslam Sanatı kavramını da ortaya koyan Batılılardır. Bunun başlangıcı masumdur, en azından bugünküne kıyasla daha masumdur. Batılılar, Winckelman denen bir zatın, 18. yüzyıldaki romantizmi ile bütün Batı medeniyetinin temeli saydıkları Yunan, Roma medeniyetini incelemeye almışlardır ve bunun üzerine kurulu bir Batı dünyası uygarlığı, bir Batı mitosu yaratmaya çalışmışlardır ve yaratmışlardır. Bu işi canla başla yaparken, kendi bölgelerinin, kendi toplumlarının sanatını da didik didik elden geçirmişlerdir, envanterlemişlerdir, her şeyi ile ortaya koymuşlardır, derlemişlerdir. Bundan sonra yeni üretebilecek şeyler azalmış veya kalmamış görünmektedir. Bilim de sanat gibi yenilik ister, bir kere var olanı tam olarak bilmek ister, ama bir yandan da bilimde meşhur olmak için daha önce söylenmemiş, yapılmamış bir eser meydana getirmek gibi, sanatçıdan bekleneni bilim adamı da yapmaya çalışmıştır. Hatta doktora derecesi kazanmanın, doçentlik derecesi kazanmanın bir şartı daha evvel başkalarının söylemediği bir şeyi ortaya koymaktır. Böyle olunca Batı dünyasında gitgide Yunan ve Roma kaynaklı özgün araştırma konusu bulmak zorlaşmıştır. Bir kere bu başlı başına bir gerekçedir.

        Bunun dışında çevreye bakınca, ilk kapı komşusu Müslümanlar var. Kendilerinin dışındaki sanattır bu. Kimin sanatıdır? Müslümanların sanatı, bu toptan yabancı bir sanattır. İnceledikçe, gördükçe ayrımlar fark edilecektir ve edilmeye başlanmıştır. Aynı zamana, yani 19. yüzyılın ikinci yarısına yine emperyalizmin doğuşuna denk gelmiştir. Modern endüstri, modern emperyalizme denk gelmiştir ve onlar o topraklarda petrolün ve başka bir takım madenlerin, yeraltı servetlerinin fakına varmışlardır. Bunlardan faydalanmak için o taraflara yönelmişlerdir.

        O zamanlar İslam dünyası henüz bugünkü kadar boynunu Batıya teslim etmiş değildi. Batı da bugünkü kadar kuvvetli değildi. Onun için önce manevi yönden, kültürel yönden, bilimsel araştırma uğruna arkeoloji ile girdiler. Arkeologlar samimi insanlardır, ama paralarını verenler bu işi kullanmak isteyen adamlardı. Ve bunlar bilimsel bir ayrım yaptılar ve birden farkına vardılar ki, Müslümanların içinde, ayrıcalık gösteren bir Türk dünyası var. “Türk Sanatı”nı telaffuz etmeye başladılar. Ancak 1927’de Henri Glück, Stryzigovski’nin talebeleri ve bizde de Celal Esat Arseven bunun ilk farkına varanlardır, yani bu kadar yeni. Bu bir şeyi etkilemedi. Batılılar uzun zaman İslam Sanatının bir şubesi olarak gördüler Türk sanatını, çünkü Batılılar keşfetmekteydiler, keşfettikçe zaten ismini koyuyorlardı.

        Biz, onlar böyle derse böyle, şöyle derse şöyle dediğimiz için, bizim için de pek bir fark olmadı. Yani biz bu işlerle uğraşmayı onlardan öğrendik. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Türk sanatı var mıydı, yok muydu, sanat nedir, Türklerin sanatla ilişkisi nedir?” demedi. Bunlar bizim Batılılardan öğrendikten sonra bugün sorduğumuz sorular. Onun için, sizin sorduğunuz sorunun çok önemli etkisi yoktur benim kafamda, belki vardır ama ben farkında değilim.

—Teşekkür ederiz hocam.

        *Söyleşi: Mehmet EKİZ – Alptekin YAVAŞ

         


Türk Yurdu Temmuz 2007
Türk Yurdu Temmuz 2007
Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele