ÜSKÜP’TE BİR NİHAT AMCA

Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239

 

        5 Haziran 2007 Üsküp’e bir öğlen vakti iniyoruz. Bizi Enes İbrahim ve Arkan karşılıyor. Sonra su gibi akıp gidip zaman, göz açıp kapama süresine indirgiyor dört günü. 8 Haziran 2007 günü bir ikindi vakti ayrılıyoruz Üsküp’ten Yahya Kemal’i rahmetle anarak.

         

        O dört günde Üsküp’te Yeni Balkan Sesi Gazetesini, Makedonya Türk Birliğini, Türk Demokratik Partisinin 2 Milletvekili Genel Başkan Kenan Hasip ve Hadi beyleri, TİKA Koordinatörü Ali Maskan’ı, Makedonya Büyükelçiliğimizi, Makedonya Türk İş adamları Derneğini ziyaret ediyoruz.

         

        Sonra Ohri’ye giderken Kalkandelen’de Harabati Baba Bektaşi tekkesinde bir çay içimi nefesleniyoruz. Burada verilen bir bilgi can yakıyor; Arnavutluk’ta dört dini cemaat varmış: Katolik, Ortodoks, Müslüman ve Bektaşi cemaatleri. Bunları bize anlatan dervişe, Müslüman’la Bektaşi arasında fark olmadığını anlatmanın imkânsızlığını hissedince canım yanıyor. Ama kalkmak zorundayız.

         

        Ohri’de Kurultay yeri olarak beğendiğimiz Metropol ve Belovar Otelleri ve Ohri Gölü, sanki cennetten bir güzellik. Otelin menajeri Stefan Mişvili, bir Türk dostu. “Aramızda başka ülkelerin toprakları olsa da biz sınır komşusu gibi birbirimize yakınız, dostuz” diyor. Ama her Makedon böyle düşünmüyor. Üsküp’te elçiliğin çıkışında Mustafa Paşa Camiinden aşağıyı seyrederken gördüğümüz minareler, bize Kahramanmaraş kalesinden veya Bursa’da Yeşil’den aşağıya bakıyormuşuz hissi veriyor. Bunun üzerine arkadaşlar Vardar nehrinin öbür tarafındaki dağların üstünde yükselen dev Haç maketini gösteriyorlar. Bunu aşırı sağcı Makedon partisinin teklifiyle, “Üsküp’e inen uçaklardan hep minareler görünüyor; oysa buranın bir Hıristiyan şehri olduğunu göstermeliyiz” gerekçesiyle yapmışlar. Vardar üzerindeki tarihi Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün üzerindeki mihrabı tahrip etmişler ve köprünün adını değiştirmek, Fatih’ten önce yaşamış olan bir Makedon’un adını vermek istiyorlarmış.

         

        Köprünün üzerinde Mihrap ne arıyordu? Kerim Ünal’la sorduk, bilen birisini bulup tatminkâr bir cevap alamayınca, kendi kendimize mantık yürüttük: “Herhalde bir nöbetçi-gözetleme yeriydi, adına da mihrap dediler.” Oysa Ankara’ya dönünce sevgili Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol’dan öğrendim ki gerçekten köprüden geçen yolcuların namaz kılabilmeleri için ve kıbleyi göstermek üzere düzenlenmiş mihrap anlamında mihrapmış ve Balkanlarda daha başka yerlerdeki köprülerde de varmış.

         

        Çabucak geçen dört günün içinde tanıştığımız bir Nihat amca var ki “Kalbimde acı ateş dağlar - Taş bassam bağrıma taş ağlar” diyor ya manide, işte öyle bir acı saldı yüreğimize Nihat amca. Elçilikten çıkınca hemen yakındaki Mustafa Camiine gittik. Cami ibadete kapalıydı, TİKA tarafından yenileme projesi başlamıştı. Boşnak bir görevli ve Nihat amca vardı. “Kapalı, giremezsiniz” dedi daha genç olan Boşnak görevli. Ama Nihat amca niyetimizi anlamıştı, “Girsinler! Mustafa Paşa ve evlâdına, ayaline bir fatiha okuyacaklar” dedi. Biz de girdik. Caminin avlusunda arka taraftaydı mezarlar, oraya yöneldik. Kerim yolumuzun üstündeki bir erik ağacından çağla koparınca Nihat amca dedi ki “Ondan yemeyin ekşidir, ben vereyim size tatlısını. 30 sene önce Bursa’dan getirmiştim.” Biz fatihalarımız okuduktan sonra, Nihat amcayla sohbet etmeye ve verdiği tatlı Bursa eriklerinden yemeye başladık. Kerim ona da ikram edince, “Şimdi yemem ben, ne zaman Türkiye’yi, Bursa’yı özlesem o zaman yerim, şimdi özlemimi sizinle gideriyorum” dedi.

         

        Bu amca başkaydı galiba. Kerim sordu “Amca sen burada mütevelli misin?” Amca, “yok” dedi, “Öylesine gönüllü bakıyorum bu bahçeye.”

  • O zaman biz TİKA’ dan istirham edelim, sana maaş bağlasınlar
  • Yok, lâzım değildir. TİKA’cılar bana teklif etti ama ben istemedim.
  • Nihat amca, bak. Biz Türkiye’den geldik. Bu profesör, ben genel Müdür’üm. Bizim epeyce sözümüz geçer. Sana yardımcı olalım.
  • Yok, lâzım değildir bir şey
  • Bizden istediğin bir şey olsun. Amca, senin hiçbir sıkıntın yok mu?
  • Kalbimden rahatsızım.
  • Hah. Tamam. Biz sana Türkiye’den ilâç gönderelim.
  • Yok, istemez. Benim çocuklarım bana ilaç getiriyorlar. Prof. Dr. Ahmet Şerif, benim damadım olur.

        Kerim tıkanmıştı. Kim bilir hangi mahzun ifadeler yüklüydü ki gözlerinde Nihat amca insafa geldi “Lâzımdır siz bana bir iyilik yapmak?” diye sordu.

        Kerim sevinçle ve ümitle, “evet” dedi, “Lâzımdır biz sana iyilik yapmak.”

  • Abe, lâzımdır siz buradaki Türkceğizlere iyi bakasınız. Türk Dünyasına iyi sahip olasınız. Lâzım değildir bana başka iyilik!

        Vay be Kerim! Taş yürekli Kerim, katı Kerim! Kerim ağlıyordu galiba, aşağıya eski Üsküp’te minarelere bakıyorum diye sırtını dönmüştü hepimize. O gün Kerim akşama kadar Mecnun gibi dolaştı. Hani diyor ya Yahya Kemal “Nice günler bakarak dalgalara, dediler Leyla uğradı nazara.” Kerim de gözleri dalgın, yüzü solgun öylece dolaşıp durdu ortalıkta bütün gün.


Türk Yurdu Temmuz 2007
Türk Yurdu Temmuz 2007
Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele