TÜRKMENBAŞI’NDAN SONRA

Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238

         

                        Türkmenbaşı bir diktatör müydü? Yıllarca bana en çok sorulan suallerden biri budur. Diktatör tariflerinin çoğuna tıpatıp uyduğunu söyleyip fikrini tasdik ettirmek isteyenler oldu. “Büyük Türk diktatörü” deyip, verdiği sıfatla onu sempatiyle takdim edenler oldu. O artık bu hayattan çekildi. Dolayısıyla bu hükümleri değerlendirmek için daha serbest ve soğukkanlı bir ortam doğdu. Ebediyete intikaliyle, hakkındaki her yorum artık tarihin malzemesi olacak ve verilecek her hüküm daha objektif verilere dayanacaktır.

                        Önce, her zaman söylediğim düşüncelerin özetini burada da ifade edeyim: Türkmenbaşı’nın şu veya bu fikrini, şu veya bu icraatını tasvip etmeyebilirsiniz. Ben de etmeyebilirim. Ancak, 15 yıldır bu coğrafyada profesyonel çalışmalar yürüten bir kişi olarak benim hükmüm reel politiğe uygun olacaktır. Ben her fikrimi, her hükmümü Türklüğün menfaati çerçevesinde ölçer, biçer, öyle söylerim. Çünkü reel politiğin şaşmaz kaidesi budur. Bu temel prensibi en az uygulayarak kendi kendini tahrip şampiyonu olmaya devam etmenin manası yoktur. O halde, Türkmenbaşı, Türkmenistan için, Türklük için, lüzumlu bir liderdi. O olmasa, başına buyruk Türkmen kabileleri bir devlet olmanın hazzını tatmakta zorlanırlardı. Onları bir arada tutan bir isimdi Türkmenbaşı. Dünya için de kendi büyüklüğüne göre epeyce mühim bir oyuncuydu. Beni bu hüküm ilgilendirir ve söyleyeceğim onlarca şeyi bir müddet için ön plana çıkarmayı tercih etmem ve etmedim.

                        Türkmenbaşı Atatürk’ün biyografisinden çok etkilenmişti. Bir ömür, nefes alışlarına kadar örnek alıp yetiştiği Lenin, Stalin çizgisinden kolaylıkla sıyrılmasının fikri sebeplerinin başında bu tercih gelir. Yıkılan, dolayısıyla hiç olmazsa bu noktada başarısızlığı kabul edilmiş komünist gelenekle, inkılâpçı, kurucu bir yol takip edemezdi. Yıkılan sistemin geleneğiyle, yollarını ayırmak için sağlam bir dayanağa ihtiyacı vardı. Sovyet inkılâpçılığının yerine yeni bir inkılâpçılık koyması gerektiğini hemen anlamıştı. Bu da, bir Türk’ün inkılâpçı karakterinin örnek alınışı şeklinde cereyan etti.

                        Türkmenbaşı’nın yaptığı, benzerleri gibi bir toplum mühendisliği idi. Kabileler halinde yaşayan, hayvancılık ve çiftçilikle geçinen, moderniteye uzak büyük Türkmen topluluklarını bir millet haline getirmek istiyordu. Bunun için kabile adlarının üstüne Türkmen kimliğini koydu. “Hepiniz birer Türkmensiniz” dedi. “ Teke, Yomuk vesaire yok, Türkmen var” dedi. Bunu derken beş büyük boyun ülke bayrağında temsil edilmesini de ihmal etmedi.

                        Sonrasında projesinin unsurlarını açıklamaya ve uygulamaya başladı: Türkmen büyüktü, hatta herkesten büyüktü. Selçuklu ve Osmanlı, Türkmen mucizesinin eserleriydi. 21. asır yeniden Türkmen’in altın asrı olacaktı. Tarihî başarılara yeni başarılar eklenecekti. Bunun için Türkmen ruhunun dirilişi gerekti. Ruhname adlı eser bunun için yazıldı ve temel eser kabul edildi. Bu bir tarih kitabıydı, siyaset ve sosyoloji kitabıydı. Hatta fütürist bir manifestoydu. Bu kitabın her Türkmenin “mukaddesleri” arasına girmesi, daha ileri bir mana kazandığını gösterir. Diğer taraftan, günlerin ve ayların adı dünyaya düzen getiren Türkmene göre düzenlenmeliydi. Mesela Altın asırda, 8. ay Agûst’ün değil Alpaslan’ın adıyla söylenmeliydi.

                        “Peki, altın asır nasıl idrak edilecek? Hangi güçle?” denilirse, gayet açık ve hatta kolay diye cevap verilirdi. Türkmen ruhu, büyük enerji kaynaklarını kullanacak, büyük Türkmen geleceğini yaratacaktı. Türkiye’deki ve pek adı edilmese de İran ve Azerbaycan’daki büyük Türkmen varlığı da bu kervana katılacaktı. Yalnız, bu büyük güç emperyal bir gaye gütmeyecekti. Çünkü Türkmenistan tarafsızlık statüsü almış bir ülkeydi. Bu noktada, projenin ileride revize edileceği ve tarihi misyona dönüleceği intibası edinmek de kaçınılmaz görünüyor.

        Türkmenbaşı, böyle bir ideolojik yaklaşımla, ülkesini 14 yıl bağımsız olarak yönetti. Epeyce mesafe aldığı söylenebilir.

        Ülkenin petrol ve gazı henüz dünyaya Türkmenistan tarafından pazarlanıyor. Rusya tek hâkim kanal olarak imtiyazını devam ettiriyor. İran da küçük bir pay almayı başardı. Bunun yanında, ikinci büyük ekonomik kaynak olan pamuk, tamamen milli ekonominin emrine girdi. Sıra sıra iplik fabrikaları, tekstil fabrikaları kuruldu ve dünyaya mamul ihraç etmeye başladı. Fakat asıl mesele, dünyanın kıyasıya savaştığı enerjinin kimin veya kimlerin eliyle, nasıl dağıtılacağında düğümleniyor. Türkmenbaşının vefatı öncesinde de şimdi de can alıcı konu budur.

        Dolayısıyla, Türkmenistan’ın geleceğini, enerji politikaları belirleyecektir. Türkmenbaşının maharetle yürüttüğü millîlik politikaları, aynı kuvvette devam ettirilemeyecektir. Amerika, Rusya, Çin-Hindistan denkleminde, şu anda önde olan Rusya’dır. Türkmenistan’ın gazı ve petrolü Rusya üzerinden dünyaya satılmaktadır. Rusya, coğrafi konumuna rağmen, oluşturduğu enerji koridorunu genişleterek devam ettirmek istemektedir. Hazar’ın altından, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’ye bağlanacak hat henüz proje halindedir. Bu hattın gerçekleşmesi yıllar alacak bir meseledir. Rusya üzerinden akan hatların gücünü zayıflatacak bu proje bölgeyi destabilize edebilecek kadar karışık ve karmaşık gelişmeler doğurabilir. Rusya, konumunu güçlendirmek ve en azından korumak isteyecektir. Dünyanın patronu Amerika’nın buna razı olması mümkün görünmüyor. Şayet, Irak ve körfez problemi çözülmüş olsa, Türkmenistan da büyük patronun dizaynı ile tanışacaktı. Amerika henüz o etapları başaramadı ve Türkmenbaşı, onlar için pek anî vefat etti.

        Türkmenbaşı vefat edince, biraz bekleyebilecek dizayn, aciliyet kesbetti. Türkmenistan’ın başındaki en büyük dert bu aciliyettir, dersem, kehanet göstermiş olmam.

        Genel hatlarıyla, içerde yakın vadede bir karışıklık olacağını sanmıyorum. Fikrimi Sayın Cumhurbaşkanı’nın vefatı günü bazı dostlarla paylaşmıştım. Yeni Cumhurbaşkanı, Türkmenbaşı çizgisini devam ettirecektir. Bazı yumuşamalar olacaktır. Bu yumuşamalar, içerdeki zayıf muhalifleri kuvvetlendirici etki yaratmayacaktır.

        Otorite boşluğu hissedilmediği müddetçe en büyük tehlike denebilecek kabilecilik hortlamaz. Kontrollü bir demokrasi, yani Türkmenbaşı çizgisi devam ettirilecektir. Ancak onun yüksek karizmasının gördüğü adeta dini bir vecde benzeyen kabul, daha beşeri boyutlara çekilecektir. Şöyle de denilebilir; ebedi şefin yerine gelen millî şef, Türkiye örneğinden farklı olarak, ebedi şefe sadık kalacaktır. Hatta onun gölgesi olarak kalmayı şeref sayacaktır.

        Şunu da unutmamak lazım; Türkmenbaşı inkılâpları zaman içinde revize edilebilecektir. Bunların neler olduğu benden talep edilen yazının çerçevesini aşar.

        Türkiye ile Türkmenistan’ın münasebeti daha iyi veya daha kötü olur demek için elimizde veriler hazır değil. Bu konu enerji politikaları çerçevesinde Türkiye ve Türkmenistan’ın global konumuna bağlıdır. Elde bir olan, aynı milletin iki ayrı devleti olmak, ekonomi-politik için hem muazzam bir imkân, hem de muazzam bir ayak bağıdır. Kuralları yerleşmemiş bir devlet ve millet hayatında maalesef ikinci şık öne çıkıyor. Akıllı ve soğukkanlı “kardeşler” mucize kabilinden ortaya çıkarsa her iki şık da bize hizmet edecektir.

         


Türk Yurdu Haziran 2007
Türk Yurdu Haziran 2007
Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele