EMİNE IŞINSU’NUN ROMANLARINDA KÜLTÜR

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

 

Kültür toplum için sosyal bir mirastır, yaşama şeklidir, değerler ve idealler sistemidir, toplumun geçmişten günümüze kadar geçirdiği süreçtir (Kantarcıoğlu, 1990, 3–4) Kısacası kültür, toplumun maddî ve manevî ürünlerinin tümüdür.

Kültür, toplumdan topluma, milletten millete değişen davranış ve yaşayış biçimlerinin ve dünya görüşlerinin ortaya koyduğu maddî ve manevî ürünler olduğuna göre, bu ürünleri oluşturan unsurlar da çok yönlü ve çeşitlidir. Meselâ bir toplumun yazılı olmayan hukuk kavramları demek olan örf ve âdetleri ile bunları yazılı bir esasa bağlayan hukuk sistemi kültürün vazgeçilmez unsurlarıdır. Nitekim Türk örf ve âdetlerindeki sosyal yardımlaşma biçimleri ve konukseverlik anlayışı ile sözlü geleneğe bağlı olan halk bilgisi (folklor), iyiyi kötüyü birbirinden ayıran vicdanî değerlendirmelerde yol gösterici olan ahlâk anlayışı kendine özgü özellikler taşır. (Korkmaz, 1995, 668)

Milletleri millet yapan özelliklerin başında kültürü / kültürel değerleri gelir. Kültürel değerlerini kaybetmiş bir toplum kendine has özelliklerini de kaybetmiş demektir. Elbetteki uzun tarihî geçmiş içerisinde kültürde birtakım değişmeler kaçınılmazdır. Kültürde meydana gelen değişmeler iki yönlü meydana gelmektedir. Bunlardan biri serbest; diğeri zorunlu kültür değişimi olarak düşünülebilir. Serbest kültür değişimi, toplumların birbirleriyle olan ilişkilerinde kendiliklerinden yaptıkları kültür alışverişleridir. Zorunlu ve güdümlü kültür değişiminde ise, aynı kültüre sahip sosyal gruplardan biri, kendi kültürünü veya onun belli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini etkilemeye çalışmasıdır. (Alakuş, 2004, 28) Tehlikeli olanı zorunlu kültür değişmesidir. Bu tehlikeye maruz kalmamak için kültürel değerlerin ve kültür unsurlarının toplumun her kademesinde hissettirilmesi gerekir.

Veliler, eğitimciler, dini kurumlar ve gençlik organizasyonları daima gençlerde ahlâk, değer ve karakter geliştirmeye çalışırlar. Birçok ülkede öğretmenlerin önemli görevlerinden birisi temel değer ve ahlâk standartlarını gelecek nesillere aktarmaktır (Kirschenbaum, 1995; Ryan ve Bohlin, 1999’;  akt: Akbaş, 2006: 289). Kültür değerlerinin eğitimi ve öğretimi edebî eserler yoluyla da yapılabilir. Bu sebeple çocuklarımızın ve gençlerimizin okuyacağı edebî eserlerde kültür unsurlarının yer alması gerekmektedir.

Edebî eserlerin değeri öncelikle tarih bilinci vermesi, içinde bulunduğu toplumun sorunlarına cevap araması ve insanî, evrensel değerleri işlemesi açısından ölçülür. Sembollerle ve imajlarla örülü bir edebî eser, verdiği estetik zevk yanında dönemin tarihî olaylarını, toplumsal sorunlarını, kültürünü açık veya örtük olarak yansıtır. Bir eserin derinliğini kültür oluşturur.

Edebî eser kültürü naklederken, okuyucuya bir topluma mensup olma duygusunu verir. Bu duygu, kültürün devamlılığını sağlar. Geçmişte yaşanmış olayları işleyen tarihi güncelleştirir. En millî sanat olan edebiyat, bu şekilde kültürel unsurları sürekli güncelleyerek bireyi, toplumsal sorunlara karşı duyarlı hâle getirir. Bu sayede kültür sürekli zenginleşir ve canlılığını sürdürür. (Yakıcı ve diğerleri 2004: s. 24–28)

Emine Işınsu gerek güncel sorunlara cevap araması, gerekse tarih bilinci vermesi ve insanî evrensel değerleri işlemesi açısından güçlü bir yazardır. Genellikle bu üç ana öğeyi birleştirir.

Emine Işınsu, romanlarında gerçekçi bir anlayışa sahiptir. Toplumsal sorunları, tarihî olayları ve idealleri kadın dikkati ve titizliğiyle işler. Kahramanları genelde günlük hayatın içinden seçtiği güçlü kadınlardır.

Akıllı, şuurlu, kendinden emin ayakları yere basan, günlük olayların ve zamanın çok ötesinde idealleri olan, namuslu, inançlı aydın Türk kadın tipi. O bazen cepheye sırtında bebeğiyle mermi taşıyan bir köylü kadını, bazen de şehir hayatında yetişmiş modern biri. Ama hepsinin ortak özelliği, içinde bulunduğu toplumu yücelten meziyetleri ve ülküyü taşımasıdır. Onun kadınları Türk-İslâm ülküsünü benimsemiş gazi tipini sembolize eder.

Günlük olaylara bakışları ve iç çatışmaları yanında ideallerin ülkülerini işler. Onlara gerek içi dünyalarında gerekse sadeliklerine rağmen ışıyan insanî evrensel değerleriyle birlikte destanlara has mesajlar verdirir. Yani Türk ülküsünü, Turan fikrini güncelleştirir; somutlaştırır; dil, din, vatan ve tarih kavramlarını bu ülkünün parçaları yapar.

Işınsu Bukağı, Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri, Sancı vb. gibi başkahramanı erkek olan romanlarında bile kadınlara çok yer verir. Erkek kahramanlarını onların gözüyle iç dünyalarını bize naklettirir. Gerek dinî gerekse millî konuları dikkatiyle sorgular. Bu felsefî sorgular ve iç tahliller arasında mekânlarla ilgili çok fazla ayrıntı olmaması okuyucuyu rahatsız etmez.  Sanki onları içten okumaya başlar. Kullandığı deyimler, atasözleri, gelenek, görenekler, töreler, mitler, inanç, dünya görüşü, bakış açısı, vb. ile kendisini Türk kültürünün içinde buluverir.

Kahramanların iç çatışmalarını, toplumdaki mücadelelerini, tarihin derinliklerinden getirdiği ülküsünü bir arada verir. Onun kahramanlarının paylaştığı çok şey vardır:

“Korku, iman, zafer, kan, yenilgi, çığlık, sevinç, endişe, … Duyguların tümü ve duygu ötesi… Kahramanlar! İman!” (Ç.B, 14)

Ama “umut hep bir yerlerde yaşamaya devam eder” (Ç. B. 110). Eserlerinde onun ipuçlarını verir.

Karamsar bir tablo içinde canlılığını sürdüren çiçek, esarete rağmen Turan ülküsünü yaşatan gözlerdeki pırıltı, kara rağmen başını dik tutan kardelen çiçeği.

Önsezileri kuvvetlidir. Olayları tarihsel bakış çerçevesinden değerlendirir ve görür. Kerkük katliamları başlamadan üç yıl önce Tutsak romanını yazar. O yıllardan bugüne yaşanan olaylar sanki onun kaleminde film şeridi gibi geçer. Batı Trakya ve Bulgaristan Türklerine katliamdan yine birkaç yıl önce Çiçekler Büyür romanını yazar. Aydın duyarlılığıyla yaşanabilecek – sonuçta yaşanan- felaketlere karşı toplumsal refleksi uyandırmaya çalışır. Uyuyan devi uyandırmak zordur. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti soykırım olaylarına seyirci kalır, hazırlıksız yakalanır.

Işınsu, Türkiye’deki yarı aydın kafasını sorgular. Onları “Batıdan taşıma su ile dönen beyinlerin ürünleri” olarak görür. Bu sudan nasibini alamayan, almayı da şiddetle reddeden ve bu nedenle ayakta kalmamızı sağlayan aklıselim Türk milleti için şükreder. Beli bükülmeyecek bir toplum için aydınların da geleneklerimize, kültürümüze sahip çıkması gerektiğini savunur. (T. 136)

“Memleketinden düşmanıymış gibi bahseden, nefret eden, köyünden utanan, kendi tiksintisini, nefretini okuyanlara da sıçratmak için yazan aydınları” Atlı Karınca’da alaya alır. Ona göre gerçek aydın, memleketinin dertlerini, pisliğini, sefaletini anlatmalı ama tıpkı kendi evladının derdi gibi, düşmanının değil!”(T. 154)

TÜRK ÜLKÜSÜ- TURAN- LİDER

En çok üzerinde durduğu konulardan biri Turan’dır. Onu lider ve özgürlük kavramlarıyla birleştirir. Ona göre hürriyete ulaşabilmek için düşüncelerin sınırlarını aşıp sonsuzu kavrayabilmek gerekmektedir. Gönüllerin Turan’a açık olabilmesi için de Anadolu dışındaki vatanlarımızı kavramak gerekir (Tutsak, 222). Coğrafyalaştırdığımız, kulaklarımızı tıkadığımız, gözlerimizi yumduğumuz, elimizi eteğimizi çektiğimiz vatanlarımızı bize hatırlatıp, içimizdeki uyanmaz devi uyandırmaya çalışır.

Oymakçılığı, Anadoluculuğu aşan bir Türk ülküsü benimsetmeye çalışır. Aydın duyarlılığı ile özgüven aşılar, coşturur. Günlük olaylarla birlikte yaşadığı devrin sosyal olaylarını, ideolojilerini, ihtilallerini inançlarını yorumlar.

Hürriyetin tanımını yapar, Türk ülküsüyle birleştirir:

“Beyin sınırların ötesindeki hakikate erebildiği, varlık da onun içine sığdırılabildiğince kişinin hür olacağını” belirtir. (T, 226) Hür olduğunu bilen kişinin ülküsü de büyüktür. Ülküleri gökteki yıldızlara benzetir. “Onlara ulaşılmaz ama onlarla rota tayin edilir.”(Ç.B:, 176)

Ülkü- lider bağını eserlerinde işler. Türk kültüründe liderin yeri çok önemlidir. Bunu okuyucuya hissettirir. “Büyük ülküler, büyük liderlerle gerçekleştirilir. Ki o liderler aranmaz. Kimseye lidersin diye unvan verilmez. O kendi gücüyle alır reisliği” (Ç:B, 92) Öyle bir lider ki milleti Türk’ün ülküsüne iman ettirecek bir kuvvettir. (T., 82)

Damarlarımızda var olan fakat kültürel yabancılaşmaya maruz bırakılan cevherimiz ortaya çıkarmamıza ruhumuzu temizlememize yardım eder.

O, sadece karşı olduğu ideolojileri değil, kendi dünya görüşünü de sorgular. Turancılığı, ülkücülüğü sadece lafla yapanlara, kendi menfaatleri için kullananlara, çürütenlere, kirletenlere en acımaz eleştirileri yapar. Tutsak romanında bunun en güzel örneklerini görebiliriz.

Yetişmiş, şuurlu, hür insan idealidir. “Böyle bir beynin bütün ömründe yaptığı tek bir hareketin ya da müdahalenin tarihi değiştirebileceğini söyler.” (ÇB, 224)

“Beyin olmak, lider olmak, sonsuzu kavramak, yani yüreğini Turanla doldurmak demektir. Bu tür insanları sonsuzluğun bir parçası olarak kabul eder (ÇB, 226)

Ona göre anne demek Turan demektir. Kadının sabrı, iradesi, ellerinin gücü Turan’ı çağrıştırır. (Ç.B, 121–122)

Turan ellerini birbirine sonsuza dek sürecek kutlu sembollerle bağlar. Anadolu’yu Kerkük’e bağlayan Dicle gibi “Kerkük Anadolu’ya sevdalıdır. O, Yardan haber ulaştırır Kerkük’e… Yârden haber ulaştıran su, al bayrağın hür dalgalanışını hissettirir. O öpülesi su,  sanki ata yadigârı kanı aktarır.” (T, 153) Onun sesi yârin sesidir, türküsüdür. Şimdi ise o, inlemektedir. Dağılan imparatorluğu kaybolan ümidi ifade etmektedir.

“Yar inlemez. Yar inlememeli. Yar güçlü olmalı. Yar güzel.” Turan artık hoyratta bulur kendini.” Kerkük kadar gerçek, ülkünün kalıbı olur hoyratlar

Güle can ver

Bülbül ol, güle can ver

Yar senden can dilerse

Sen güle güle can ver (T. 154)

Işınsu, sanatta da Turancıdır. İçinde yaşanılan zamanın sınırladığı güzel anlayışını reddeder. O da kabuğunu kırmalı, alışılmışın ötesini arzulamalıdır.” (T. 99)

Bu nedenle genç sanatkârların kendilerine bir ideal tip seçmelerini tavsiye eder. Onlara, “kendi yüreklerinin sesini dinlemelerini, milletimizin karakteriyle asırlardan beri yoğrulmuş, incelmiş, kendine has bir hava kazanmış olan sanatı bellemelerini ve binalarını onun üzerine kuramaya çalışmalarını “ tavsiye eder. Kendi öz değerlerimizi esas alarak yine sınırları aşmalarını tavsiye eder. (T, 123)

Tarihteki olaylara ve şahıslara bugünün şartları içinde, bugünün gözleri ile değil, saygı ve sevgi ile gönül süzgecinden geçirerek değer vermek gerektiğini işler. Gönül süzgecinden geçmiş renkleri ve çizgileri esas alır. (T, 124) Türk kültüründeki yeri hasebiyle mavi ve yeşili hürriyet ve mutluluk timsali olarak görür. (Ç.B. 88)

Tarih boyunca kurulan devletlerin hepsinde aynı karakter, aynı töre, aynı kültür, aynı ülkü vardır: Türk cihan hâkimiyeti ülküsü (T, 125) “ Ülkü için akıl, gönül ile birlikte çalışmalıdır. Meselelere tek tek değil, bütüne hâkim olabilmek gerekmektedir. (T. 62)

İnsan olarak varlığımızın şuuruna varmanın milletimizin şuuruna ermeye yardımcı olacağını belirtir. Sorumluluk bir insan ömrüyle sınırlı değildir, tarih içindedir. (Ç.B. 287)

Işınsu, Turan’ın felsefesini yapar. Okuyucuyu çeşitli kavramlar üzerinde düşünmeye yönlendirir. Mesela “zamanın” nasıl kavranması gerektiğini yorumlar. Varlığı zamanın içinde değerlendirebilmek gerektiğini söyler:

“Türk milleti ezelden ebede akıp giden bir varlıktır, var oluştur. Allah’ın iradesidir. İnsan gücü onu değiştiremez. Herkes onu kendi yaşadığı zaman parçasının ötesinde kendi bakış çerçevesinin dışında değerlendirmelidir.” (Ç.B, 128)

TÜRK RUHU

Işınsu, Türk ruhunu hiç tükenmeyen bir denize benzetir. Türk ruhunun, “kâinatın cümle su damlacıkları” ile sembolleştirdiği “Türk töresi” tarafından beslendiğini belirtir. Tutsak romanında yâr ile lider ile yine hoyratta buluşturur:

Sana dağlar

Kar yağdı sana dağlar

Tutaydı yar elimden

Çıksaydım sana dağlar (T, 230)

“Köprüler, yollar, camiler, nehirler, taş, toprak…” Türk kültürünün bir parçası olan her şey ama her şey kişinin ruhuna da siner. Türk kültürü ile yaşayan bu ruh onu eserlerinde ilmek ilmek işlenmiş, sembolleştirmiştir. Türk’ün ruhunun sindiği her şey canlıdır. Bu canlılığı onun eserlerinde açık bir şekilde görürüz.

“Kilim motiflerinin anlamları… Beyaz dantelli patiska perde, yastık örtüleri. El dokuması seccade. Tespih, beyaz tülbent.

Evin, odanın içinde, sarıp sarmalayan ataların ruhu… Bize ait. Dedelerin tesbih şakırtısı, annelerin tencere-sahan şakırtısı, bu dekorun müziği. Beyaz tülbent belirsiz lavanta çiçeği kokulu, kireç kokulu. Temizlik ruhların aynasında ışımakta.” (ÇB, 98-99)

“İçinde yaşanan evin bile üzerimizde hakkı vardır. Terk edilecek bile olsa temizlemek borçtur. Ecdadımızın ruhları, ak tülbentleri dolaşır odada, sızılara merhem olur. Oturulmasa da ziyaret edilmeli. Cansız değildir o. Üzerimizde hakkı vardır, hatırı kalır.” (ÇB, 265–266) İnce Türk kültürü… Eşyayı bile incitmeyen, boş da olsa selâmlamadan eve girmeyen Türk ruhu. Işınsu, Türk milletinin ruhunda var olan insanî-evrensel değerlerindeki inceliği bu kadar güzel yansıtabilmiştir. Hedefi olmayan ruhun geleceğinin olmayacağını da okuyucuya hissettirmiştir.

TÜRK VATANI- TOPRAK

Işınsu, vatanı bütün değer kavramlarının timsali olarak görür. Vatanı, millet, ana, iyilik, sabır, güç, bereket, emek, hak, …” kavramlarıyla bir arada işler.

Ona göre, “Türk vatanı, toprak Türk ruhunun kökleridir. Ona vücutlar gübre edebilir. Zaman zaman kımıldayan hareket eden bir dip dalgasıdır.” (ÇB, 48) Canlı bir şeydir vatan. Ülkü var oldukça, inanç varoldukça esaretin kalıcı olmadığını belirtir. “Vatan, sevgililerin, yiğitlerin, şehitlerin, azizlerin gömüldüğü yerdir. Terk edilmemesi, coğrafyalaşmaması gerekir.” (ÇB, 76)

Çiçekler Büyür romanında vatan kavramını özgürlük ve Turan ülküsünü kardelen çiçeğiyle sembolleştirmiştir. Narin görünen bu çiçekler “ayaklar altında kalacaklarını bilseler bile karı delip başlarını uzatırlar. Kendi soyunu ve dilini devam ettirirler. “ (ÇB, 26) “Bedenler, beyinler ve sevdalar bu toprağa gübre olabilir. Ve her yıl çiçekler yeniden büyür.” (ÇB, 448)

ÖLÜM

Ölümü “baharda dağlardan akıp gelen ince dereler gibi, ince bir türkü söyleyerek, yavaş yavaş öze doğru yürümek” diye tanımlar. (ÇB, 215) Kara çiçekli kırmızı kilim, üzerinde tespihiyle katlı duran seccade ölümü sembolize eder. (ÇB, 216 Ölüm son değildir. Gerçek hayat için başlangıçtır. Bunu şöyle sembolleştirir: “… Su toprağa kavuşur, toprak altın gibi parlar, çiçekler büyür. Atalar yerini bulur. (ÇB, 218)

MİTOLOJİK MOTİFLER, EFSANELER, PEYGAMBER KISSALARI

Kültürümüzde var olan mitlerden, inançlardan faydalanır. Çiçekler Büyür romanında ana yüreği ağacının titremesi efsanesine yer verir. (ÇB, 401)

Yine Çiçekler Büyür romanında “Umacı” ile karşılaşırız (ÇB, 146) Umacı eski inançlarımızdan getirdiğimiz “Umay”ın bugün yaşayan şeklidir. Değişen, gelişen kültürümüze rağmen öze uzanan bir köprü olur Umacı. Eskiden çocukların koruyucu ruhu iken, bugün çekindikleri biri olarak yaşamaya devam etmektedir. (P. Ergun, TKAK, Ank. 2004, s197, vd.)

Bukağı romanında gördüğümüz “yedi kat gökyüzü yerin yedi kat derinlikleri” kültürel genetik kodlarımıza, -destanlarımıza göre- yaradılışın başında kaydedildiğine inandığımız sembollerdir.(B, 288)

“Nemrut’un ateşini gülistana çeviren İbrahim Peygamberin aşkı ile kendisini özdeşleştirir. (Küçük Dünya, 17–18)

Işınsu’nun anne kahramanları çocuklarına Bremen Mızıkacıları, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler ya da Pinokyo’yu anlatmayı Oğuz Kağan destanını masallaştırarak anlatır. (T, 224) Bu, körpecik beyinlerin özsu ile beslenmesi gibi faydalıdır. Kültürün devamlılığı için ümit ışığıdır.

TÜRKÇE SEVGİSİ

Onun en büyük sevdası Türkçedir. Türkçe “Turan’ın sesidir, musikisidir.” Kültürün dile gelişidir. Işınsu, “anne-babadan öğrenilen Türkçeye sevdalıdır. “Propaganda amaçlı uyduruk Türkçe ile yazılmış kitaplardan öğrenilen Türkçeye değil.

Uydurma Türkçeyi “başı tavus, badeni inek, ayakları keçi bir dil” diye tanımlar. (ÇB, 114–314)

Onun eserlerinde “Türk’ün ruhunun sindiği her şey ve her yer Türkçe konuşur.” Bazen nehirler dile gelir. Bazen köprüler, camiler hatta çiçekler, otlar bile türkü çığırır dururlar. Ballıbaba (çiçek), akçabardak (çiçek), kardelen, al al laleler, sümbüller fesleğenler, akşamsefaları, karanfil, gül, yara otu, ana yüreği ağacı adları gibi hep Türkçe konuşurlar.

Işınsu’nun ülküsü gibi üslûbu da durudur. Türk ruhunu yansıtır. Yunusvarî, duru, yalın ama coşkun bir anlatımı vardır. Anlam yüklüdür, ideal yüklüdür.

“Bunaldım, yandım. Buz gibi sularla yıkandım. Ne yanmaya doydum ne suya kandım.” (ÇB, 243)

SEMBOLLER-İMAJLAR

Eserlerinde kullandığı ve Türk ruhunun sindiği yeni sembol ve imajlar estetik zevki müjdeler gibidir. Kırlangıç kanadıyla havaya çizilmiş bir masal olan sevda” (ÇB, 71)

Dedesinin kahramanlık, yiğitlik hatıralarını dinledikçe kendi yaşamış gibi hisseden Çiçekler Büyür romanının başkahramanı İlay “umut soluğu gibi bir şey” olur. (ÇB, 14)

“Yüzü okşayan tütün kokulu sıcak soluk” (ÇB,13)

“Yabanın meydanında yabanın atına binmek istemek”(ÇB, 97)

“Kalemin önüne idam sehpası kurmak” (ÇB, 15)

“Dağlardan kopup gelen deli bir sel misali hatıralar” (ÇB, 17)

“Türlü renkli bir his yumağı gibi olmak” (ÇB, 19)

“Zaman yumağını elinde tutan bir büyücü karı” (ÇB, 324)

“Akan suda salına salına giden iki saman çöpü kadar rahat olmak” (ÇB, 204)

“Elle tutulurcasına yoğun sessizlik” (ÇB, 150)

“Yağmur içmiş bahar toprağı gibi kokmak” (ÇB, 248)

“Gönül süzgecinden geçmiş renkler ve çizgiler” (ÇB, 24)

“Ormanın bağrında, rüzgârın yosun ve taze yaprak kokan soluğunda, kurdun, kuşun, böceklerin dilinden yanan bir türkü” (ÇB, 60)

“Gönlü şiire durmak” (Bukağı, 160)

“Yıldızlarla süslenmiş sema gibi insanlar” (Bukağı, 113)

“İri beyaz kanatlar gibi beyaz başörtüsü” (ÇB, 32)

(Saz yerine mandolinle çalındığı için) “Özünü yitiren türküler” (ÇB, 144)

“Öz bedenlerini ve öz beyinlerini duyabilmekten aciz, ağzı yalanlı, bahtı karalı Türkler” (Bulgar yanlısı ) (ÇB, 191–192)

HALK SÖYLEYİŞLERİ, GELENEKLER, YÖRE AĞIZLARI, ATASÖZLERİ, DEYİMLER, ÇOCUK OYUNLARI

Eserlerinde halk söyleyişlerine, yöre ağızlarına, atasözü, deyimlere, çocuk oyunlarına yani Türk kültürünü yansıtan pek çok örneğe yer verir:

“Su gibi aziz olmak”, ateşi küllemek” (ÇB, 114)

“Ayakları suya ermek” (ÇB, 264 Bir şeyin olacağına artık inanmak)

“Gıdım gıdım” (ÇB, 324)

“Eksik doğmuş çocuklar” (ÇB, 87 Esaret altında doğan çocuklar için kullanır.)

“Şükür namazı” (ÇB, 17)

“Ekmek vesikası” (ÇB, 17)

“Yeni doğan bebeğin kulağına ezanla birlikte üç defa adını üflemek” (ÇB, 23)

“Yoğurt çalmak” (ÇB, 360)

“Kazanları kumla ovmak” (ÇB, 366)

“İt dişi, domuz derisi birbirini yemek” (ÇB, 225)

“Düğünde kalburla su taşımak” (ÇB, 213)

“Ahmet, Hasan, Hatçe gibi Türk’ün ruhu sinmiş isimler” (ÇB, 128)

“Savaş hatıraları” (ÇB, 12)

Çocukların dört yaş dört ay, dört günlük iken okuma-yazmaya başlaması geleneği (Bukağı, 15)

“Ay Dede, Ay Dede. Oğlun, kızın nerede?”(Küçük Dünya, 8; Eski bir mitin çocuk oyununa dönüşmüş şeklidir.)

“Yağmur duasına çıkmak” (KD, 9)

“Yüzü, suyu hürmetine” (KD, 11)

“Tanrı misafiri olmak” (KD, 147)

“Ateşi dindirmek” (B, 280)

Eserlerinde ayrıca hayatın her safhasında Türk kültürünü yansıtmaktadır. Bebeğin zıbını (KD, 19 vd.), düğün gelenekleri (KD, 72 vd., gelin hamamı (KD, 158 vd.) gelinlik modeline, ölüm âdetlerine kadar her şey Türk’e hastır.

DİN

Işınsu’nun romanlarında karakteristik motiflerden biri de dindir. Kahramanların geleneksel kültür ile dinin gerçek kaideleri arasındaki çelişkileri iç çatışmaları çoğu romanına konu olmuştur. Ayetler, hadisler, tasavvuf, tarikatlar sorgulanır.

Son yıllarda Yunus Emre, Niyazi-i Mısri, Hacı Bayram-ı Veli’nin şahsında en az bin yıllık kültür birikimimiz, Türk’ün İslâm anlayışı, tasavvuf anlayışı, tasavvuf kültürü “Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri, Bukağı, Küçük Dünya, vb. eserlerine konu olur.

Maneviyatımızın tahrip edilmeye çalışıldığı, şekle indirgendiği, hakaret edildiği, alet edildiği, yozlaştırıldığı şu günlerde Türk – İslâm kültürünü tanımak isteyen okuyucuya bir yoldur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Emine Işınsu destanlarımızın değişmeyen karakteri Turan ülküsünü milletimizin ümitlerini, felâketlerini romanlaştırır. Kendi insanını tanıyarak, okuyarak, yaşayarak ve en önemlisi gönülden severek anlatır. Milletine değerlerine yabancılaşmamayı öğütleyen gönül elçisidir. Türk milletinin hislerine tercüman, kültürüne ses bayrağı olur.

Kendilerine sağlıklı, kalemli uzun bir ömür diliyorum. Sözlerimi bizim de duygularımıza tercüman olan, rahmetli anneleri Halide Nusret Zorlutuna’nın Işınsu için 1941 yılında yazdığı şiirin bir dörtlüğüyle bitirmek istiyorum:

“Sesin bir rüzgârdır tatlı ve serin,

Gönlümdeki mabet senin eserin.

Ruhuma gülerken güzel gözlerin,

Göklerdeki sırra eresim gelir.” (Halide Nusret Zorlutuna, Ellerim Bomboş –Şiirler- KB yay., Ank. 2001, s. 49)

_________________________________________________________________

NOT: Örnekler Çiçekler Büyür, Tutsak, Bukağı, Küçük Dünya’dan alınmıştır

KAYNAKLAR:

IŞINSU, Emine, Bukağı, Ötüken Yay., İst. 2004.

IŞINSU, Emine, Tutsak, Elips Yay. Ank. 2004.

IŞINSU, Emine, Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri, Ötüken Yay., İst. 2002.

IŞINSU, Emine, Sancı, Ötüken Yay., İst. 2002.

IŞINSU, Emine, Atlı Karınca, Ötüken Yay., İst. 1997.

IŞINSU, Emine, Çiçekler Büyür, Ötüken Yay., İst. 2001.

IŞINSU, Emine, Küçük Dünya, Ötüken Yay., İst. 1999.

KANTARCIOĞLU, Selçuk, Türkiye Cumhuriyeti Hükümet Programlarında Kültür, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri, Ankara, 1990, s.3–4.

KORKMAZ, Zeynep, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c.1, TDK, Ankara, 1995, s. 668.

AKBAŞ, Oktay. (2006). Yeni İlköğretim Programlarında Öğretimi”, Ulusal Sınıf Öğretmenliği Kongresi, Bildiri Kitabı, Kök Yay., Ankara.

ALAKUŞ, Ali Osman, “Kültür Kavramı Tanımlamalarına İlişkin Bir Analiz”, Milli Eğitim Dergisi, S. 164, 2004.

 


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele