BÜYÜYEN ÇİÇEK İLAY

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249


 

 

Çiçek… İncedir, narindir, güzeldir çiçek. Çiçek veya İlay… İnceliğine,  narinliğine bakıp önce mankurtlaştırmak, başaramayınca koparmak, ezmek ister kanlı eller, kirli çizmeler onu. Ama çiçek, vatanının bereketli toprağından ve billûr pınarından beslenmiştir. Çelik gibidir. Onu dalından koparıp ezemezler; direnir. Sonra… Sonra bakar ki çiçek, yeni çiçekler verebilmek için vatan toprağının gıdaya ihtiyacı var. Kendisi filizlenmiş,  tomurcuk olmuş ve açmıştır. Etrafına verebileceği güzellikleri vermiş,  görevini tamamlamıştır artık. Artık vatanının bağrına dönme, yeni tohumlara gıda olma zamanı gelmiştir. Kendine; milletine uzanan kanlı elleri kırar;  vatanının bağrına döner… Fakat… Fakat o kanlı el düşman mıdır;  sevdiği midir? Sevdiği… Sevdası… Vatandan başka sevgili, ülküden başka sevda var mıdır? Evet, Çiçekler Büyür[1], bir sevda romanıdır; kutsal bir sevdanın romanı… Bu roman, kızıl rejim pençesindeki Bulgaristan Türklerinin hürriyet sevdasını anlatır.

Eser, çizdiği ideal tiplerle dikkati çeker. Bunlar arasında dede, Arif ve İlay’ın yanında kötünün, kötülüğün temsilcisi Mehmet Ali karakterini sayabiliriz. Dil ve anlatımındaki mükemmeliyeti, Türkiye dışındaki bir Türk vatanını tanıtması, o vatanda yaşanan cehennem azabını bütün çıplaklığıyla dile getirmesi bakımından her Türk gencinin okuması gereken çok özel bir kitap. Ancak bu yazıda sadece eserin ana kahramanı İlay tanıtılmaya çalışılacaktır.

Romana “Çiçekler Büyür” adının verilme sebebi,  daha ilk sayfalardan anlaşılmaktadır. İlay ile Mehmet Ali, çocukluk yıllarında bir gün, herkes çiçek toplarken kendilerinin toplamama sebebi üzerinde tartışırlar. M. Ali, çiçeklerin İlay’a benzediğini söyler:   

“- Çiçekler sana benziyor, dedim. Hiç aklıma gelmemiştir, kendimi bir çiçeğe benzetmek ha, garip! Elimde olmadan baktım onlara. İncecik beyaz saplarını, eflatuna kaçan pembemsi beyaz yapraklarını gördüm. Tüy gibi kelebek gibiydiler. Bir an bocaladım galiba, hiçbir şey diyemedim. Mehmet Ali, ‘Hoo ho hoo!’ diye pek kaba güldü:

— Çünkü dedi. Senin gibi küçücük onlar, hem de çelimsiz hem de beyaz! Ben ezerim onları, hepsini ezebilirim. Bak, bak…” (s. 11)

“Öbür kızanlar da, sanki hiç işleri yokmuş gibi, birer ikişer başımıza toplandılar, Mehmet Ali’nin sözlerini duymuş olacaklar, el çırpıp bağırmaya başladılar:

-      İl-ay, İlay Akçabardak İ-laay! Akçabardak İlay! İl-ay, İl-ay…” (s. 12)

Romanın adı, yazarın M. Ali gibilere karşı İlay’a; Türk gençliğine duyduğu güvenin ifadesidir. Romanın sonuna kadar İlay bir akçabardak, Mehmet Ali ise pis botlarıyla onun üzerine basıp yükselmeye çalışan bir haindir. Küçüklüğünden itibaren akçabardak İlay’ın en iyi arkadaşı, sırdaşı ve öğretmeni, dedesidir. İlay onunla sadece konuşmayı, dertleşmeyi değil uyumayı da çok sever:

“Bulaşıkları yıkadıktan sonra, dedemin şiltesini serdim. O, yatsı namazını kılmış dua ediyordu:

— Seninle yatayım mı? Diye sordum.

— Yat be uşaam, dedi.

Dedem, yorganı kafasının üstüne çeker, beni de büsbütün örtüp havasız bırakırdı. Yine de severdim onunla yatmayı. Sıkıca sarılır, başımı kılları aklaşmış, hafifçe kambur göğsüne dayardım.” (s.  24)

İlay’ meraklı, zeki, akıllı; dedesi ise şuurlu ve tecrübeli, İlay’ı en iyi şekilde yetiştirmeye çalışan bir bilgedir. İlay bu pınardan kana kana içmeye çalışır. Bir gün kendisiyle dertleşmeye gelen İlay’a dedesi, ölmek istemediğini söyler ve sebebini şöyle açıklar:

“Çünkü yapacak çok iş var, çook… Sana her bir şeyi anlatmak, her bir şeyi ince ince…

— Neler yapacağımı da söyleyeceksin.

— Yoo, sanmam. Kendin karar vereceksin buna, her şeyi öğrendikten sonra…  Mahmut Necmettin derdi ki; insan kendi tarihini, kültürünü iyi bilmeli; çünkü bütün hayatında onun yolunu çizecek bunlardır. Yahut da bilmezsen, bir başka taraflara sürüklenir gidersin. Sürüklenirsin, temel olmayınca. İşte diyorum ki uşaam, ben sana elimden geldiğince temeli vereyim; kendin doğru, en doğru olanı seçersin. Anladın mı?” (s. 25)

Elbette anlıyordu İlay. Öyle iyi anlıyordu ki rejimin silahlarıyla rejimi vurabiliyordu. Rejime hizmet ediyor gibi görünüp ülküsüne hizmet edebilecek kadar bilgisi, kıvrak zekâsı ve ifade kabiliyeti vardı. İlay, bu niteliklerinin farkında olduğunu ve bundan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalıştığını söyler:

“- Bulgarcam pekiyi değildi fakat sınıfın en çalışkan öğrencisiydim, bir yerde öğretmenin gururu idim. Müfettiş geldiği zaman, kadın hep benimle gösteriş yapardı. "Tam bir komsomol olacak!" Bu cümleyi çok işittim. Sanki kastedilen ben değilmişim gibi gülümser, başımı önüme eğerdim. Komsomol İlay Eminofa! Müfettişin karşısında, şiirler okurdum. Sorduğu her suale, yanlışsız cevap verir, Marksizm propagandasında herkesi geri bırakırdım. Temsillerde çok başarılıydım; Osmanlı atının nalları altında ezilen Bulgar kadınını kimse benim gibi canlandıramaz, 1917 İhtilalini kimse benim gibi detaylı anlatamazdı. Hoş o teferruatları bir yerden okumuş değildim, uydururdum.  Müfettiş ve hocalar aksini iddia et¬meye cesaret edemezlerdi. Bu uydurmalar ve yakıştırmalar, geniş hayal gücünden olmasa gerek, toplumda hor görülen ikinci hatta üçüncü sınıf insanları anlatabilmenin kolaylığındandı. Duygularımı zorlamama lüzum yoktu, isim ve sıfat değiştirerek hâlimizi dile getirmem, yeterliydi. Duygu ve düşüncelerim, herhâlde yaşımı aşıyordu.” (s. 36.ve 37)

Başka bir bölümde İlay, bir piyes yazmak bahanesiyle davasına hizmet edebilmek için yöneticilerden bilgi almaya çalışır. Bir parti yetkilisine,  gizli teşkilatların nasıl ortaya çıkarıldığını sorar. Amacı, bu yolları Türklerin istiklali için kurulan teşkilata bildirip tedbirli olunmasını sağlamaktır:

“- Haklısın yoldaş, bu konuda hiç kuşkumuz yok, ancak benim öğrenmek istediğim, gizli kuruluşları meydana çıkarmak için uygulanan yöntemdir. Çünkü piyesimde bu kuruluşlar teker teker meydana çıkacak, hak ettikleri cezaya çarptırılacaktır.” (s. 125) Görevli istenen bilginin verilemeyeceğini söyleyince hemen uygun cevabı verir:

“- Haklısınız Gavazof yoldaş, düşünemedim. Fakat ben hayal edip sosyalist yöntemin hainleri yakalamaktaki başarısını gözler önüne sereceğim mutlaka.  (s. 126)

Kendisine son derece güvenen, milletine hizmet için her fırsatı en iyi şekilde değerlendiren İlay, kendisinden parti görevlileri için hazırlaması istenen bir konuşma metnine şu cümleleri yerleştirir:

“Taşıdığınız isimler, işte sizi bu aldatıcı hayale kaptırmakta ve siz farkında olmadan ihanete sürüklenmektesiniz. Yoldaşlar, isimleriniz Türkiye ile aranızda son bağdır. İşte partimiz bu son bağı da kopartarak sizleri kurtarmayı düşünmektedir.” (s.348.) Bununla kendi mesajını rejim yetkililerine söyletmeyi planlarken şöyle düşünmektedir:

“Türkiye’yi ne kadar kötülersem kötüleyeyim bütün dikkatler bu ‘son’a çekilecektir; ‘koparmak’ fiiline takılacaktır. Köylüler isimlerine sıkı sıkı yapışacaklar.” (s.348)  Hangi şartlarda olursa olsun çalışmaktan, üretmekten vatanına, toprağına hizmet etmekten mutluluk duyan ideal bir Türk kızıdır İlay.

“Anamın ellerine biraz acı, biraz tiksintiyle bakıyorum a, onlara benzemeye başlayan benimkilerden gurur duyuyorum. İşte şu yara, hani keskin kayayı sürerken oldu; kayanın altından çıkan toprak parçası, şimdi nefes alıyor;  yarın ekin bitecek üzerinde, benim eserim! Çirkin gelir mi bana o yara?  Mümkün değil! Eserime giden yolda, bir çile nihayeti. Nasırlarımı teker teker gözden geçiriyorum, benim olan toprağın silinmeyecek izleri bunlar!”(s.199)

İlay tanıtılırken onun hayal gücü; ayakları yere basan, ona yaşama ve savaşma azmi veren hayalleri asla unutulmamalı. Bir sohbet sırasında annesinin;

“- Parti varken bizim olan bir şey olur mu? Biz neyiz ki bir şeycağzımız olsun!” demesi üzerine İlay kendi dünyasına dönüp düşünür:

“Pek basit ve son derece gerçekçi bir cümle. Ne var ki ifade ettiği manayı benimseyerek yaşamak ters düşüyor bana. Kabul ettiğim an, partinin çizdiği kadere teslim olacakmışım gibi bir his. Sanki o zaman boynu büküklerden yahut otlardan bir farkım kalmayacak! Diyorum ki, "Değiştirebilmem için, önce değişik olanı hayal edip, onu yaşamam lazım. Hatırlıyorum, bir kez Mehmet Ali ile bu konuyu tartışmıştık. Beni,  gerçeklerden kaçmakla suçluyordu; ayaklarım yere basmıyormuş!

-Bir sürü icadı düşünsene, demiştim ona, adamlar önce onları hayal etmeselerdi sonradan yapmaya muvaffak olabilirler miydi?” (s. 199) Boyun bükenlere değer vermez, acır İlay. Dedesini anne ve babasından daha çok sevmesinin sebebi de onların şartlara teslim olduklarını düşünmesidir. İlay’ın başka bir özelliği de soru sorması, çok sorup inatla cevap aramasıdır. Sorularının cevabını ise ya dedesi verebilirdi ya da teşkilat lideri Arif.

“- Dedem de öyle derdi, Arif de. Senin soruların tükenmez mi İlay, böyle söylerlerdi.” (s.457)

İlay, teşkilatın lideri Arif’in öldürülmesinden sonra yakalanıp hem bedenen hem de ruhen akla hayale gelmeyecek işkenceler görmesine rağmen şuurundan hiçbir şey kaybetmez. Duygu ve düşüncelerini kontrol edemediği anlar olur ama çabuk toparlanır. Bulgar devletinin planı gereği hapisten çıkarılıp yine mahkum olarak yol ameleliği yapmasına karar verildiğinde bunu kendisine bildiren görevliyle arasında geçen şu konuşma, çektiği bütün işkencelere rağmen ülküsüne ne kadar bağlı kaldığını ve iradesini nasıl korumaya çalıştığını gösterir:

 “ - Seni o… Elimle gebertmek vardı ya seni! Kes sesini.

— Niçin gebertmediniz?

— Çünkü... Çünkü bütün arkadaşlarının geberdiklerini göresin diye. Köyüne bakacak vaktin olsaydı, kimsenin kalmadığını görecektin! Dilim dilim doğradım tümünü, o dilimleri de yaktım, duyuyor musun beni?

— Evet duyuyorum!

— Hiç üzülmüyor musun arkadaşlarının hâline? Arif'i gördüğün zaman bayılmıştın.

— Ben, Arif'i görmedim. Onu hiç görmedim. Görmedim. Hiç söyler miyim Arif'i ve hepsini gördüğümü, ziyaretime geldiklerini,  beraber gezip dolaştığımızı! Saklamam lazım bunları. Kafama bir şeyler oluyor yine. A evet, beyin hücrelerim milyon kere milyon parçalanıyor. Her parça bir ayrı renkte ışık saçıp çevreme doluşuyor, üflüyorum onları,  kaçışıyorlar.”(s. 370.ve371)

İlay için söylenmesi gerekenleri sınırlandırmak çok zor aslında. Onun büyük sevdası, ülküsü… Ama İlay bir haine, Mehmet Ali’ye de sevdalı… Bütün zekâsına, bilgisine, gördüğü işkencelere rağmen Mehmet Ali’ye inanmak;  sevgiye inanmak ister. İster ama Mehmet Ali onun sevgisine lâyık değildir;  insan değildir Mehmet Ali. Onun için tek değer vardır; makam. Kişilik,  millet, inanç, vatan… Hepsi önemsiz şeylerdir. Önemli olan tek şey makam,  yani güçtür. Ve hain Mehmet Ali o gücü elde etmek için İlay’ı kullanacaktır,  hem de Türkiye’ye zarar vermek için… Bunu anlayan İlay, Mehmet Ali’yi; büyük sevdasını öldürür. Çünkü onun asıl sevdası ülküsüdür. Sonra? Sonrası acı… Acı ama umut dolu:

“Baktım, kanlı köpükler içinde yatan altı başlı canavar değil Mehmet Ali'dir;  sevdiğim... Bir tanem! Kulağıma çarpan ses: "Seni seviyorum Mehmet Ali." diyordu, benim sesimdi.

***

"Neden?" diye sormadım. Hâlâ elimde tuttuğum tabancada bir mermi kalmasına dikkat etmişim. "Niçin?"  diye sormuyorum. Sorularım tükendi Arif. Bildiğim ise, tek şey: Bedenler, beyinler ve sevdalar, bu toprağa gübre olabilir... Ve her yıl çiçekler yeniden büyür!” (s. 462)

Büyüyor da…

Çiçekler Büyür.

 

          

 

 


         

 

[1] IŞINSU, Emine: Çiçekler Büyür, Elips Kitap, Ankara, 2006. Alıntılardaki sayfa numaraları bu baskıya aittir.


Türk Yurdu Mayıs 2008
Türk Yurdu Mayıs 2008
Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele