TARİH VE TARİHÇİLİK ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

         

XX. yüzyılın son on yılı ve XXI. yüzyılın ilk yılları, kökleri daha önceye gitmekle birlikte iletişim ve bilişim alanlarında giderek hız kazanan ve insanlar, toplumlar, ülkeler ve devletlerarası ilişkilerde çok yönlü etkiler icra eden gelişmelere tanıklık etmektedir. Radyo, gazete ve TV çağının genelde tek yönlü; dinleyici, okuyucu ve izleyicinin pasif-alıcı konumda bulunduğu bir bilgilenme devrinden, niteliği ve özerkliği tartışmalı olsa da bireylerin aktif katılımcılar olarak yer aldığı internet kullanıcılarının bilişim-iletişim çağına geçmiş bulunuyoruz. İnsanların bilgi bombardımanına tâbi tutuldukları, en mahrem alanların bile ortalığa dökülebildiği, sanal ortamlarda servetlerin kazanılıp kaybedildiği bu çağın insanları için tarihin ne anlamı vardır? Bence bu soruyu başka sorularla birlikte düşünerek daha sağlıklı bir cevap arayışına girebiliriz. Acaba bu internet, uluslararası ve üstü ekonomik, kültürel, sosyal ilişkiler çağında toplumsal entitelerin, siyasî yapıların alacağı yeni şekiller ne olacaktır? Millî devletlerin sonuna mı gelindi? Çağımız medeniyetler savaşına mı, medeniyetler veya kültürler-içi bölünme ve çatışmalara mı sahne olacak? Dinlerin canlanması ve etkilerini arttırması süreci devam edecek mi, yoksa insanlar ve toplumlar arası ilişkiler, küreselleşmenin de etkisiyle dinler arası yumuşama ve diyaloga mı yol açacak? Bu ve benzeri sorulara cevap arayan insanlara tarihin ne gibi yardımı olabilir?

Tarih, klasik bir ifade ile, her şeyden önce insanlığın hafızası mesabesindedir. Bugün, tarihin bir muhassalasıdır ve geleceğin de tohumlarını barındırır. Bu res gestae (geçmişte yaşananlar) anlamındaki tarihtir. Mamafih bizi asıl ilgilendiren, tarihçilerin geçmişin izlerine dayanarak belirli bir metodoloji çerçevesinde yeniden inşa ettikleri ve bu yüzden de kısmen haklı olarak “kurgu” olarak nitelenen bilgi-tarihtir. Zira birincinin aynen vuku bulduğu şekilde zaptının ve yeniden inşasının mümkün olmadığı izahtan varestedir.

Tarihten pratik yarar beklemenin doğru olup olmadığı tartışılmış, kimi tarihçiler, entelektüeller ve tarih felsefecileri tarihin entelektüel/zihnî bir faaliyet olarak insanı zenginleştirmesinin esas olduğunu, dolayısıyla ondan aşikâr biçimde dolaysız pratik/amelî yararlar beklemenin yanlış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna mukabil tarihçilerin çoğunluğu tarihin belirli faydalarının üzerinde durmuşlar ve özellikle tarihî perspektifin insanlar ve toplumlar için taşıdığı hayatî önemi vurgulamışlardır.(Tosh 1997: 3–30) Tarihî perspektif bize, olaylara geniş ve değişik açılardan bakabilmeyi sağlarken, tarihte olanların çeşitliliğinden hareketle geleceğin de değişik ihtimallere açık olduğunu da hatırlatır.

Bu genel ifadeleri daha ayrıntılı olarak değerlendirmek lâzımdır. Tarih, meşhur İngiliz tarihçi E.H. Carr’ın deyişiyle “Tarihçi ile olguları, geçmiş ile gelecek arasında sürekli ve kesintisiz bir diyalog” mudur? Eğer öyleyse, tarihçiyi tanımadan onun yazdığı tarihi anlayamayız. Daha doğru bir deyişle, tarihçiyi ve çağını birlikte değerlendirmeden onun yazdığını sağlıklı bir şekilde yerine oturtamayız. Tarihçinin çağı, onun sosyal, kültürel çevresini de içine alan bir kavram. Bu çerçevede, XIX. Yüzyılın bilimsel-akademik tarihçiliğinin temel ilkelerinden biri olmakla birlikte, esasen çok eskilere uzanan, İbn Haldun’da da açık seçik ifade edilen bir başka düstûru, yani tarihî hadiselerin bağlamına göre, vukû bulduğu zamanın anlayışına göre değerlendirilmesi ilkesini hatırlamalıyız. Tarihî olayları günümüzün değer yargılarına göre değil de zamanın şartları çerçevesinde ele almamızı öngören bu ilke, tarihin geçmiş ile bugün ve gelecek arasındaki etkileşim çerçevesinde dinamik bir karakter arz ettiği düşüncesi ile çelişmez mi?

Evet, böyle bir çelişki söz konusudur ama kabul etmeliyiz ki gerçeklik de her bakımdan çelişkilerden arınmış değildir... Kanaatimce burada bir gerilim söz konusudur ve iyi tarihçi bu gerilimi bir dengede tutabilir. Zamanının, çevresinin ve kültürünün değer hükümlerinden tamamen arınmış bir insan-dolayısıyla bir tarihçi- olamayacağına göre, Carr’a hak vermeliyiz. Fakat öte yandan insanlığa ve hakikate karşı sorumluluğunun idrakindeki bir bilim adamı-ve tarihçi- aynı zamanda değerlendirdiği nesneleri olabildiğince ön yargısız bir şekilde irdelemeyi de hedeflemelidir.

Tarih şuuru ve perspektifi de bu gerilimden beslenir ve esas itibariyle tarihin belirli bir grup tarafından belirli bir açıdan okunmasıyla oluşur. Bu noktada, tarih şuurunu, millet fertlerinin kendi tarihleri hakkındaki düşünceleri olarak tanımlayan rahmetli Erol Güngör’ün şu satırlarını hatırlatmamız yerinde olur:  “Sağlam bir tarih şuuru verebilmek, objektif tarih olaylarıyla sübjektif tarih anlayışını mümkün olduğu kadar birbirine yaklaştırmaya çalışmakla başarılabilecek bir iştir.”(Güngör 1980: 63-68.)

Tarihin insanlar, gruplar ve toplumlar için en önemli fonksiyonlarından birisi, dünyayı anlamlandırma çabalarına ve geleceği inşa etme projelerine temel alınmasıdır. Bütün fikirler, ideolojiler dünya görüşleri, onları inşa edenler geliştirenler tarafından tarihî temellere dayandırılır. Günümüzde kısmen Annales ekolünün kısmen de post-modern tarih yazımının etkisiyle, daha önce tarih yazımının -özellikle de akademik tarihçiliğin- kenarında hattâ dışında kalan marjinal gruplar, diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, tarihte de artık temel konular arasına girmişlerdir. Sapkınlık gayrı meşruluk atfedilen davranışlar ve bunları sergileyen kişi ve gruplar, tarihçiler tarafından araştırıldığı gibi, kendi konumlarını temellendirme ve meşrulaştırmada tarihe giderek daha fazla başvurmaktadırlar.

                *             *             *             *             *            

Tarihin kullanımı hakkındaki bu genel ifadelerden sonra, bir nebze de tarihi ve tarihî olguları anlamaya ve yorumlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken bazı hususlara eğilmekte yarar var. Büyük İslam mütefekkiri İbn Haldun, 6 asır evvel, tarihçinin dikkat etmesi gereken şu hususları vurguluyor: a) tarihle uğraşanların siyasetin kaideleri ve varlıkların tabiatlarını bilmeleri gerekir, b)çağların değişmesi ve günlerin geçmesi ile milletlerin ve kavimlerin hallerinin de değişeceği hususunun dikkatten kaçması tarihte vaki olan gizli hatalardandır. Ona göre;

“Bâtın ve içyüzü itibariyle tarih; düşünmek, araştırmak ve olan şeylerin (vekayiin) sebeplerini bulup ortaya koymaktır. Tarih birçok kaynaklar, çeşit çeşit bilgilere, sahibini hakka ulaştıran, hata ve sürçmelerden çekip çeviren güzel bir düşünceye ve kararlılığa muhtaçtır. Çünkü haberler hususunda mücerred nakle itimat edilir ve ananelerin esasları, siyasi kaideler, ümranın tabiatı ve insan topluluklarındaki haller hakem kılınmaz, bu hususta gaip şahide kıyas edilmezse, bu konularda hataya düşmekten, ayağın kaymasından ve doğruluk caddesinden sapılmasından ekseriya emin olunamaz.”(İbn Haldun 1981: 209)

 

XIX. yüzyılda modern tarihçiliğin kurucusu sayılan Ranke’den beri tarihçilerin söyledikleri fazla farklı değildir. Geçmişten bize kalan malzeme o günün koşulları içinde anlaşılmalıdır. Tarihçiler, siyaseti ve toplumu tanımalı, zamanın şartlarına göre olayları değerlendirmeli, kaynakların tanıklığı tenkide tâbi tutulmalıdır. Yani İbn Haldun’un dediği gibi sadece nakledilen bilgiyi esas almamalı, dönemin gelenekleri, siyasî- içtimaî yapısı ve kültürü dikkate alınarak bu bilgiler yorumlanmalıdır.

Peki, tarihçinin kaynakları olan belgelere/kanıtlara nasıl bakmalıdır? Belgeler gerçekliği bütünleyen ve yeniden işleyen metinlerdir ama gerçeklik hakkında olgular ifşa eden saf kaynaklar değillerdir. Belgeler her zaman birisinin bakış açısına göre, belirli bir amaç ve muhatap düşünülerek yazılır. Tarihçiler, eğer dikkat etmezlerse, bu belgelerin yanlılıklarını aynen aktarırlar. Bu da sonuçta metinlerin ve belgelerin indirgemeci bir tarzda kullanılmasına yol açar. Bu noktada post-modernist kuramın bir başarısı olarak, “Metin okumanın muhalif, çatışmacı ve sezgisele karşıt stratejilerinin, yapı bozuculuğun uyarılarıyla geliştirildiğini” iddia eden post-modernistler vardır.(Evans 1999: 87) Ancak post-modernizmden çok önce de tarihçiler belgelerin yanlış yapabilen insanlar tarafından yazıldığını, belgeyi anlamak için yazanı iyi tanımak gerektiğini biliyorlardı. Modern tarih biliminin en temel ilkesi olan tenkit, büyük ölçüde iç tenkittir, yani yazılanların çeşitli açılardan eleştiri süzgecine tâbi kılınmasıdır. Tarihçi, belgeler dahil geçmişten kalan her türlü izi dürüstlükle ele almalı, tanıkları sanık gibi muameleye tâbi tutmamalı; yani tenkitte aşırılığa gitmemelidir. Halkin’in dediği gibi, “Tarihçinin ahlâkı,(…) şüpheciliğini dengelemek, vatanının, ırkının imanının düşmanlarını bile anlamasına yardımcı olmak zorundadır.” (Halkin 1989: 29).

Tarihçinin kendi dönemindeki kuram ve fikirler, belgesel malzemeyi, onu meydana getirenlerin amaçlarına aykırı şekilde okumamızı mümkün kılıyorsa, o zaman aynı belgenin farklı tarihçiler tarafından değişik amaçlar için kullanılabilmesini de meşru görmeliyiz.  Bir kaynak belgede sağlanan kanıt ile onun işaret ettiği olgu arasında her zaman birebir uyum olmadığını biliyoruz. (Evans 1999: 84–85) O yüzden bir belgenin tek bir biçimde okunabileceği iddiası yanlıştır. Belge fetişizminden şikâyet edenler genellikle bu tutumu tarihçi-akademisyenlerin genel geçer tutumu zannetmişlerdir. Hâlbuki tarihçiler belgelerin doğru değerlendirilebilmesi için çeşitli açılardan yaklaşılması gerektiğini bilirler veya bilmelidirler.

Belge fetişizmine değinmişken bir hususa temas etmeden geçemeyeceğim: Fetişizm edebiyatıyla arşivlere veya yazma kütüphanelerine uğramadan, belgelere eli ve gözü değmeden tarih hakkında ahkâm kesenlerin en çetrefil meselelerde kamuoyu önüne çıkabildiği bir ülkede yaşamaktayız. Tabiatıyla profesyonel tarihçilerin dışında, araştırmalara ve yayınlanmış kaynaklara dayalı olarak tarih hakkında yorumlar yapmak, eserler yazmak meşrudur, hatta gereklidir. Esasen meslekten tarihçilerin akademik kaygılarla yazdıkları eserleri -istisnalar hariç- bırakınız sıradan halkı, entelektüel sayılabilecek insanlara bile hitap etmez. Bu yüzden de tarih alanında bilginin popülerleştirilmesi işi ciddî ve mühim bir iştir. Bununla birlikte, bu işe soyunanların tarih metodolojisinin temel ilkelerini iyi özümsemeleri ve ona göre davranmaları beklenir.

Tarih yazımında bir dönemden arta kalan belgeleri değerlendirirken, onların temsil kabiliyetine de dikkat etmeliyiz. Geçmişin bıraktığı izler, döneme, yere göre değişiklikleri gösterir. Genelde geçmişten günümüze doğru belge/izlerin sayı ve kapsamında artma var; ama aynı dönemde farklı coğrafyalar, siyasi yapılar, topluluklar hakkındaki belgelerde büyük orantısızlıklar gözlenebilir. Bazen de belirli bir dönemden kalan belgeler, onarlı karşılaştırabileceğimiz daha öncesine ait belgelerin yokluğunda yanıltıcı sonuçlara varmamıza yol açabilir. Bunun doğurabileceği yanlış anlamalara dikkat edilmelidir. Mesela, Osmanlı devrinde taşraya gönderilen divan kararlarının yer aldığı Mühimme Defterleri XVI. yüzyıl ortalarında başlar. Bu defterlerdeki asayişsizlik, suçlar, ahlâksızlık vb. konularındaki bilgiler, o devirde ahlâksızlığın veya eşkıyalığın arttığının delili olarak değerlendirilemez; zira öncesini bilmiyoruz. Daha çarpıcı bir örnek verirsek, polis kayıtlarından hareketle yazılacak bir sosyal tarihin daha ziyade suçlar ve kural-dışılıklar ağırlıklı olması kaçınılmazdır.

Belgelerdeki boşluklar hayal gücü ile doldurulur, ayrıntılar üzerinde spekülasyon yaparız. Bununla birlikte hayal gücümüzün-ve empatinin- sınırlarını da bilmeliyiz. Carr’a göre, hiçbir belge bize o belgeyi yazanın düşüncesinden daha fazlasını söyleyemez. Evet, biz bir kaynağı okuduğumuzda onu yazanın düşüncesini kafamızda canlandırırız ama bu onun düşündüğünün tamamı olmayabilir. Bazen bir belgede belirtilmeyenler belirtilenler kadar ilginç olabilir. Onun için iyi bir tarihçinin en önemli vasıflarından birisi, satır aralarını okuyabilmektir. Aynı zamanda biz kendi düşüncelerimizi de belgelere taşırız. Kısacası tarihçinin ne yazdığı ile belgenin ne söylediği iki ayrı şeydir tam olarak aynı şey değildir.

Bütün bunları dikkate aldığımızda acaba tarihi kaynaklardan tarihi olguları nasıl elde ederiz? Tarihçiler özgün araştırmaların birincil kaynaklara dayanması gereğini vurgularlar. Birincil ve ikincil kaynak terimlerine dayalı bir ayırım 19. yy. Alman bilim adamlarınca ortaya atılmıştır. (Evans 1999: 99) Modern tarih araştırmaları yöntemi esas itibariyle birincil/özgün tanıklıklar ile ikincil/türetilmiş tanıklıklar arasındaki ayırıma dayanır. Özgün tanıklıklar, görgü tanıklığına dayalı açıklamalar belgeler ve tanıklık ettiği olaylara çağdaş olan diğer maddî kalıntılardır. Türetilmiş tanıklıklar ise tarihçilerin/vakanüvislerin tanık olmadıkları ama duydukları veya özgün tanıklıklardan doğrudan dolaylı olarak çıkardıkları olayları aktarmaları ve/veya tartışmalarıdır.

Özetle, geçmiş anlamındaki tarihi yeniden inşa etmek için kullandığımız bilgi-tarihin şu sınırlılıklarını ve özelliklerini hatırda tutmalıyız:

1-Tarihin aynen vuku bulduğu şekilde yazılması imkânsızdır; biz ancak verileri dürüst ve tenkidî bir şekilde değerlendirerek geçmişi anlamaya çalışabiliriz.

2-Tarihçi, zamanının, toplumunun, çevresinin ve kişiliğinin etkilerinden tamamen sıyrılamayacağına göre tarih bilgisinde mutlak anlamda nesnellik tarafsızlık söz konusu olamaz. Dolayısıyla, kesinlik arz eden bilgiler dışında, olayların sebep-sonuç ilişkileri hakkındaki yorumların çeşitlilik göstermesi olağandır. Esasen, her ne kadar tarihçilik bize geçmişi dönemin şartları içerisinde değerlendirmenin gerektiğini söylese de gerçekte insanlar tarihi, bulundukları noktadan (geriye-dönük olarak) değerlendirmekten kaçınamazlar.

3-Tarihçinin kullandığı veriler (belgeler ve diğer malzeme) de bir tenkit süzgecinden geçirilmeden kullanılamaz. Olayları olduğu gibi belgeleri de bağlamına göre değerlendirmeliyiz.

Konunun uzmanı olmayan bir tarihçi olmakla birlikte hâlen tarihimizle ilgili olarak çok tartışılan bir mesele olan Ermeni meselesi ile ilgili bir örnekle tarihte vuku bulan hadiselerin bilgi-tarihe dönüştürülmesi sürecinin hangi tuzaklarla dolu olduğunu göstermeye çalışalım. Bilindiği gibi, Ermenilerin tehcir (bulundukları yerlerden göç ettirilip yine Osmanlı topraklarında devlet açısından daha güvenli yerlerde iskânı) sırasında soykırıma uğradıklarına dair tezlerin en önemli dayanaklarından biri o zamanki Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Talât Paşa’ya atfedilen telgraflardır. Bu telgrafların sahteliği daha sonra ortaya konulmuştur ama artık Ermeni “soykırımı”nın Talât Paşa ve İttihat Terakki hükümetinin kasıtlı bir eylemi olduğu düşüncesi kafalarda yer etmiştir. Bu telgrafların yer aldığı Naim Bey adlı bir Osmanlı memurunun hatıraları ve burada verilen belge suretleri uzun yıllar Ermeni tezini desteklemek için kullanıldı. Hatıraları 1920’de yayınlayan Aram Andonyan, Naim Beyi dürüst ve vicdan azabı çeken bir Osmanlı memuru olarak tanıtır; hâlbuki aynı Aram Andonyan’ın 1937’de yazdığı bir mektupta, bu kişinin aslında alkolik ve kumarbaz olduğu, belgeler yayınlanırken bunun belirtilmediği, zira o zaman bunun maksada muvafık olmadığı anlatılır. Burada mesele açıktır: Kişinin alkolik ve kumarbaz olduğu o zaman söylenmiş olsa, bu kişinin belge imal edebileceği veya onları tahrif edebileceği ihtimali akla gelirdi.(Levy 2006: 102–106)  Bu ise Ermenilerin tezleri için sağlam bir dayanak olarak gördükleri belgelerin sorgulanması demekti. İşte burada tipik bir şekilde bir belgenin veya belge grubunun niteliğinin bütün özelliklerinin kasıtlı olarak açıklanmaması durumu vardır. Tarihçinin bunlara dayalı olarak sağlıklı bilgi üretmesi için, belgeyi temin eden kişinin karakterinin bütün yönleriyle bilinmesi gerekirdi.

Bu bakımdan tarihçiler kanıtları değerlendirirken, bunların kim tarafından, hangi maksada matuf olarak yazıldıklarına/yapıldıklarına/düzenlendiklerine muhakkak bakarlar. Bu bir kişinin hatıratı olabileceği gibi devletin resmî bir belgesi de olabilir. Resmî belgeler genelde daha güvenilir görünse de onların da nasıl bir prosedür sonucu ve kimler tarafından hazırlandığı sorularının cevapları çok önemlidir. Tarihçilerin yapması gereken her türden tanıklığı ve izi karşılaştırmalı bir şekilde, çapraz sorgulamalara tâbi tutarak gerçeğe yaklaşmaya çalışmak olmalıdır.

*             *             *             *             *

Tarihte belgeler dâhil kanıtların ve tanıklıkların yeri hakkında bu kadarıyla iktifa edelim. Peki, tarihin temel dinamikleri geçmiş anlamındaki tarihin temel nitelikleri üzerinde nasıl bir yaklaşımda bulunabiliriz? Bu bağlamda, tarihte devamlılık ve değişme üzerinde bir nebze durmanın yerinde olduğu düşüncesindeyim. Tarih, ancak onun “bugün ile geçmiş” arasında kesintisiz bir diyalog (Carr 1993,37) olduğu anlayışıyla ele alınırsa doğru değerlendirilmiş olur. Burada tarihin niteliği, bir sosyal bilim olup olmadığı gibi tartışmalara girmeden şunu belirtmekte fayda var: Tarihçinin yeniden inşa ettiği gerçeklik anlamında tarih, yani tarihçilerin tarihi her zaman kendi zamanları, anlayışları ve düşünceleri ile yakından ilgilidir ve o yüzden de tarih değişik yorumlara açık bir alandır. O halde burada bizim ileri süreceğimiz fikirler de bu şekilde değerlendirilmelidir.

Bir bütün olarak tarihin geçmişte ve günümüzde çeşitli yorumları olagelmiştir.  Devrevî/döngüsel tarih anlayışı; pozitivist-ilerlemeci tarih anlayışı ve onun çeşitli varyantları (Marksist-Leninist tarih anlayışı vb.), post-modern tarih anlayışı vb. Kanaatimce tarihi ve tarihle ilgili tema, kurum, anlayış vb.yi değerlendirirken meselelere devamlılık ve değişme perspektifinden bakılması son derecede yararlı ve elverişlidir. Evet, tarihte değişme vardır; bize son derecede durağan gibi görünen modern-öncesi toplumların ve devletlerin tarihleri derinliğine incelendiğinde bu anlaşılabilir. Öte yandan tarihte-ve belki kültürde ve toplumda demek daha doğrudur-devamlılık da çok önemli bir unsurdur. Ama hiç değişmeden devam eden bir şeyin zamanla fosilleşeceği de muhakkaktır. Dolayısıyla, kültürlerin, kimliklerin hayatiyetini sağlayan unsurlardan birisi devamlılık ise öbürü de bunların kendilerini yenilemeleri, yeni şartlara intibakları yani değişmeleridir.

Tarihte, değişme-devamlılık perspektifi açısından karşımıza çıkan hususlardan birisi de şudur: Tarihteki hadise ve olgularla görünüşteki benzerliklerden yola çıkarak “tekerrür”ler üzerinden tarihi yorumlamak, özellikle siyasî-ideolojik yaklaşımları ağır basanlar tarafından çoğunlukla tercih edilir. Pozitivist eğilimli ve objektiflik peşinde koşan akademik tarihçiler açısından ise tekil ve özgül olanla ilgilenmek daha caziptir. Bu iki uç arasında çeşitli eğilimler kendini gösterir.

Hiç şüphesiz tekerrür düşüncesi ile tarihin devrevî yorumu arasında da bir ilişki vardır. Tarihimizde İbn Haldun’un formüle ettiği, Batı düşüncesinde de çeşitli düşünürlerin paylaştığı bu anlayış, toplumların ve medeniyetin döngüsel bir değişime tâbi olduğu varsayımına dayanır. İbn Haldun’un yorumunda hadarî-bedevî umran çelişkisi ve bu çerçevede asabiyet’in oynadığı rol, merkezî bir önemi haizdir. Tarihin dinamiği bu çerçevede açıklanır. Asabiyetin (kan bağına dayalı kabile dayanışmasının) harekete getirdiği ve güç verdiği bedevî unsurlar, çözülen bir hadarî devleti/siyasî yapıyı ortadan kaldırır; daha sonra onların kurduğu siyasî teşekkül zaman içerisinde hadarî umran tarafından bir anlamda asimile edilir, gelişme ve olgunluk devrilerinden sonra bu siyasî yapının da hadariyetin bozucu etkileriyle çözülür ilh. Bu tarih anlayışının belirli dönemleri ve coğrafyaları açıklamakta isabetli olmakla birlikte bütün tarihe teşmil edilemeyeceği genellikle kabul edilir. Bununla birlikte tarihin döngüsel bir karakter taşıdığı fikri, baş döndürücü teknik ve bilimsel değişmelere rağmen insanların algılamalarında hâlâ önemli bir yer tutmaktadır.

XIX. yüzyılda sosyalist düşüncenin gelişmesiyle bu defa tarih üretim araçlarının kontrolünün merkezî bir yer tuttuğu sınıf çatışması dinamiği ile açıklanmak istenmiştir. Üretim araçları, üretim tarzı, artı ürüne el konulması vb. kavramlar çerçevesinde Marksist düşünce tarihi, ekonomik alt-yapının başat belirleyiciliği ile açıklamaya çalışmıştır. Milliyetçi düşüncede ise tarihin milletler mücadelesi olduğu anlayışı egemendir. Hâlbuki tarihin böyle indirgemeci bir bakışla açıklanması mümkün değildir. Ne ekonomizm-materyalizm ne de idealizm tarihin bütününü açıklamak için kullanabileceğimiz maymuncuklardır. Tarihin bir bütün olarak “ilerlemeci” bir bakışla yorumlanması için aynı zamanda “ahlakî” olarak da doğru, iyi, haklı kavramları üzerinde bir ittifak olmalıdır. Mesela günümüzde sıradan insanlar geçmişin en zengin ve kudretli insanlarından daha iyi sağlık hizmeti alabilmekte ve daha konforlu seyahat edebilmektedir. Bu şüphesiz bir ilerleme göstergesidir. Fakat öte yandan teknolojik gelişmeler modern ve post-modern savaşlarda, sanayi-öncesi dönemle kıyaslanamayacak vahşetlere ve kitlesel ölümlere yol açmıştır. Peki, bu ilerleme midir? Bu tür örnekleri ve soruları uzatmak mümkündür..

*                 *             *             *             *

Hiç şüphesiz bütün ideolojiler ve dünya görüşleri tarihle temellendirilir ve her biri tarihte meşruiyet kaynaklarını arar. Tarih de onlara, elverişli ve kullanışlı malzeme sunmada cömerttir. Gerçekten de, bilimsel tarihçiliğin kurallarına sıkıca uyulmadığı ve  belirli bir olay  olgu hakkındaki  malzemeyi kullanmada seçici davranıldığı zaman birbirinden çok farklı yorumlar ileri sürmek mümkündür. Mesela, kendi döneminin şartları içerisinde ve başka toplumlarla mukayeseli olarak ele alınmadığında Osmanlıların Tanzimat’a kadar gayrimüslimlere ayırımcılık uyguladığı söylenebilir. Bununla birlikte, dönemin şartları çerçevesinde ele alındığında Osmanlı uygulamasının farklı inançtan insanlar için devrine göre ileri ve hoşgörülü bir mahiyet arz ettiği açıkça ortaya çıkar. Bir başka örnek vermek gerekirse, ampirik araştırmalar, zannedilenin aksine modernleşme öncesi Osmanlı-Türk toplumunda kadınların medenî ve ekonomik açıdan önemli korunma mekanizmalarına sahip olduklarını, kadı mahkemelerinde haklarını arayabildiklerini, vakıflarda yöneticilik yapabildiklerini vb. ortaya koymuştur. Hâlbuki bazıları, aksi örneklerden yola çıkarak o dönemde kadınların neredeyse hiçbir haklarının bulunmadığı gibi mesnetsiz iddialarda bulunabilmektedir. Kısacası tarihi bir meydan savaşı gibi kullanmak ve ondan maksada muvafık malzeme devşirmek her zaman mümkündür. Önemli olan ve insanlığa ve mensubu bulunduğumuz millete gerçekten faydalı olan, gerçekçi bir bakış açısıyla tarihten yararlanmak, Erol Güngör merhumun yukarıda zikrettiğimiz cümlesinde olduğu gibi, objektif tarihle sübjektif tarih yorumunu mümkün mertebe birbirine yaklaştırmaktır.

*                 *             *             *             *

Sonuç olarak, baştaki tartışmamıza tekrar dönersek, evvela, bireyler ve toplumlar bütün olarak insanlık için geçmişin derinliklerine uzanan tarih perspektifinin, bugünü anlama ve geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmadaki genel işlevini vurgulamalıyız. İnsanlara, farklı toplum ve kültürlere dair derinleşen bilgiler, kendimizi daha iyi tanımamıza da yarar. Milletimizin kimliğini ve değerlerini tanımak, onların gelişme seyrini tahlil etmek ve geleceğe sağlam ve emin bakabilmek tarihi iyi araştırmak ve analiz etmekle mümkündür. Hülasa, tarih- millet, grup başka birimler ve bireyler için- kimliğin ve şahsiyetin oluşmasında başlıca etkendir. O bakımdan, sağlıklı bir tarih şuuruna sahip olmak için tarihi mümkün olduğu ölçüde gerçeklere sadık bir biçimde tahlil edip yorumlamak gerekir. Geleceği, gerçekleri saptırarak görmezden gelerek değil, onlarla sahici anlamda yüzleşerek daha sağlam ve tutarlı bir biçimde inşa edebiliriz.  XXI. yüzyılda Türk milletinin ve ülkemizin karşı karşıya olduğu çok mühim meseleler var. Mamafih, kimlik meselesi, Avrupa Birliği süreci, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ve bu üçüyle de ilintili olan bütünlük problemi ancak tarihin doğru okunması ve ondan doğru derslerin çıkarılmasıyla üstesinden gelinebilecek zorlukları barındırmaktadır. Bu dersleri sadece Türklerin ve Türk devletini yönetenlerin değil, bütün bu meselelerdeki diğer taraflarında aynı şekilde doğru değerlendirmesi icap eder.

 

Kaynakça

E.H. Carr, Tarih Nedir, çev. Misket G.Gürtürk, İstanbul 1993, 4. bs.

Richard Evans, Tarihin Savunusu, çev. Uygur Kocabaşoğlu, Ankara 1999.

Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ankara 1980.

İbn Haldun, Mukaddime I, yay. S. Uludağ, İstanbul 1981.

L. Halkin, Tarih Tenkidinin Unsurları, çev. Bahaeddin Yediyıldız, Ankara 1989.

Guenter Levy, “Ermeni Soykırımı Davasının Yeniden Değerlendirilmesi”, Ermeni Soykırımı İddiaları, Derleyen M. Çalık, Ankara 2006.

John Tosh, Tarihin Peşinde, çev. Özden Arıkan, İstanbul 1997.


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele