HİKÂYEMİZİ UNUTTUK MU?

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

 

Kimliğin ortak hikâyelerle oluştuğunu söylüyor Fatma K. Barbarosoğlu. Malatya’da kurban gibi boğazlarından kesilerek katledilen Hıristiyanlar ile onları Hıristiyan olduğu için katleden canilerin hikâyeleri, aynı dünyada yaşamayacak kadar mı birbirinden farklıydı? Yoksa biz böyle değildik de, ortak hikâyemizi unuttuktan sonra mı böyle olduk? Barbarosoğlu’ndan mülhem, ortak hikâye kurmak ve hikâyesini unutmak üzerindendir söyleyeceklerim.

Dört büyük Sünnî mezhepten Hanefiliğin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin (öl. 867); asıl adıyla Numan bin Sabit’in şu hikâyesini birçoğumuz bilir: Yaratıcı bir gücün varlığını inkâr eden, bütün evrenin kendi kendine varolduğunu söyleyen dehrî (ateist) bir filozof, fikrini yaymak için geldiği Kufe şehrinde, insanlarla tezlerini tartışır. Onun tartışma sanatındaki mahareti karşısında aciz kalan ahali, ateistten kendilerinin yerine Numan Bin Sabit’le tartışmasını isterler. O sıralarda ilim tahsili yapan Numan’ın yaşı bir hayli gençtir. Adam teklifi kabul eder ve tartışma günü Kufe halkıyla birlikte, meydanda, daha bıyığı terlememiş bu delikanlıyı bekler. Lakin Numan hayli gecikmiştir. Gecikme nedeni şudur: Buraya gelmek için köprüden geçecektir ama köprüyü sel alıp götürmüş, o da nehri geçemediği için çaresiz karşı kıyıda beklemiştir. Numan’ın rivayetine göre o esnada birden bire ağaçlar kendi kendilerine kesilmeye ve sonra biçilip yontulmaya; birbirine eklenerek ağaçlardan bir köprü meydana gelmeye başlamış, böylelikle, bu köprüyü geçerek randevuya yetişebilmiştir Numan. Ateist: “Bu saçma” der. “Hiç kendi kendine bir şey meydana gelir mi?” Numan cevap verir: “Asıl saçma olan senin iddiaların. Bir ağaç kendi kendine köprü bile olamazken; şu koskoca âlem, yaratıcısı olmadan kendi kendine nasıl meydana gelebilsin?

Bu hikâyede, satır aralarında anlatılan başka bir hikâye daha vardır; Ateistin dahi fikrinin meydanda tartışıldığı… İnançlarının samimiyetinden asla şüphe edemeyeceğimiz ve bu inançları İslam’ın ilk günlerindeki gibi hâlâ sıcak olarak hisseden Müslüman ahali, İslam topraklarında ateizm propagandası yapan bir dehrî için “Konuşturmalım şu zındığı, asalım, kellesini vuralım” demiyor, ama itibar etmedikleri, yanlış buldukları bir fikri daha yüksek bir fikir ortaya koymak suretiyle hükümsüz kılıyor.

Bizler bu hikâyelerle büyümüştük. Kimlik veren, kişiliğimizi bu kimlikle oluşturan hikâyelerle. Unutuldu/unutturuldular. Onların yerine yozlaşmış mafyatik hikâyeler dizisi model oluşturmaya başladı artık. Ondan sonra ortaya çıktı bu kötü adetler.  

Başka bir dinin propagandasını yapıyor diye boğaz kesenler, hangi din adına yapıyorlar bu eylemlerini? Hangi Tanrı buyruğu ya da Peygamber sözüdür başka bir din mensubunun veya dinsizin katline cevaz veren? Misyonerliğe tepkinin “kısas”ı, misyonerin ölümü müdür? Haksız eylemleriyle, haklıyken haksız duruma düşenler, misyonerliğe nasıl bir hizmet yaptıklarını ve güç sağladıklarını bilmiyorlar mı? Çarmıhta çektikleri acıyla inançlarına çivilenenler, ölümden hiç yılar mı? Bilmiyorlar mı?

Bir inancı haklı kılan, haksızlığa uğramasıdır. Haksız ölen her can hakkını alır ve aldıktan sonra da yaşamaya devam eder. Haksızlık, onu yapandan gücünü alır elbet ve gücü haksızlığa uğrayana verir. İnancın tarihine bakın bir. Yahudi erkek çocuklarını öldüren Firavun’un akıbeti ve o çocukların masumiyetinden doğan Musa’nın gücünü düşünün: İsa’yı çarmıha gerenlerin onu dirilterek, iki elin parmakları kadar olan sayılarını milyar yapmalarını… Peygamber ve ashabına Mekke zulmünü yaşatan cahillerin ve onların babalarının (Ebu Cehillerin) sonunu ve bilgisizliğin (cahiliyye) sonunu… Habil’den Kerbela’ya; İmam Hüseyin’den günümüze, bütün zulümlerin, zalime yaramadığı gerçeğini…    

Katillerin kendi cehaletlerinden başka gerçek düşmanları var mıdır? Eğer o katiller, cehaletten başka karanlık bir kaynaktan beslenmiyorsa! Cahiller bilici değildir. Bilselerdi katil olmazlardı.

Haklı bir tepkiye diyorum, haklı bir eylem gerekir. O halde ne yapmalı? Numan bin Sabit’in yaptığını. Haksızlığa hakla, sahte fikre gerçek fikirle karşı koyarak, eksik bir fikri, evrenselci bir fikirle kuşatarak…

Sadece misyonerlik için değil, milli refleksi harekete geçiren her tahrik için yapmalıyız bunu. Fikre fikir dışı bir eylemle saldırı, tehdit, ölçüyü aşan protesto, edep sınırını zorlayan dil, eleştiri, karşıtımızı zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Üstelik kendi ellerimizle düşmanımıza sempati kendimize antipati sağlar.

O halde Numan bin Sabit’in yaptığıdır doğru olan. Miras aldığımız; güçlü de olsa haksızın karşısında ve haklının yanında yer alan, nizam-ı âlemi böylece kuran atalarımızın bıraktığı tarihi yeniden okuyalım.   

Bir şey ancak kendi cinsinden bir şeyle sınırlandırılır. Bunun için bir fikrin sınırlandırılması ancak başka bir fikir iledir. Eşit fikirler tartışır, tartışma yeni  bir fikri doğurur ve zenginleşme sağlar. Eğer bizdeki gibi kör dövüşü değilse! Ancak yüksek bir fikir diğerini sınırlar.

Bir fikri boğazlayarak kesemezsiniz. Daha güçlü bir şekilde yeniden doğar.  Bir fikri şiddet kullanarak boğamazsınız. Daha güçlü bir nefesle dışarı çıkar. Silahların susturabildiği hiçbir fikir yoktur!

Her cinayet haksızdır!

Mahpus damına düşmüş katillerden dinleseniz cinayetleri… İncir çekirdeğini bile doldurmayacak şeyler yüzünden nasıl katil olduklarını kim bilir hangi makul gerekçelerle anlatırlardı:

“Tahrik altındaydım. İnsanlıktan çıkarttı beni, kendimi kaybetmiştim ‘Yeter artık ulan!’ dedim.  Çektim bıçağı… Vurdum boğazına. Pişman değilim, hak ettiğini aldı ”

Onu hakladın kardeşim. Kendindeki hakkı ona verdin. Sen de onun haksızlığını kendi hakkınla değiştirerek, haklıyken haksız oldun. Çünkü dediğin gibi kendini kaybettin. Dediğin gibi insanlıktan çıktın. Bu yüzden adın katil oldu. Bir insanı öldürdüğün için onda kendi insanlığını öldürdün. Sen insan değilsin artık. Ama ölen adam masum oldu. Masum oldu çünkü onu haklayarak onu sen masum kıldın. 

Ne kadar zaman geçti Hırant Dink cinayetinin üzerinden, kaç ay? Katil, kime ateş etti, kime hizmet etti? Kim verdi Türklüğe zarar? Cinayetin üzerinden kim yaylım ateşine tuttu milliyetçiliği? İstikbaline pusu kurmuş karanlığın kolları değil miydi, tetikçiler salıveren sokaklara?

Milliyetçiler böyle çirkin bir işin içinde olamaz, olmamalı! Onlar, değerlerinden soyutlanmış ulusalcılığın içi boş değerleri yerine bu milletin değerlerinin, onun ürettiği medeniyetin değerlerinin bu medeniyetin yarattığı ahlakın, bu ahlakın dayandığı insanın değerlerinin milliyetçisidir; milliyetçisi olmalı. Bu değerlerin ona sağladığı bir vakarla, sahip olduğu hassas ölçülerle, duygusal taşkınlıklarla varmayan tepkiler ortaya koyar; ortaya koymalı. Bu manada gerçek milliyetçi haksızlık yapmaktan korkar; korkmalı. Çünkü hak, onun değerlerinin merkezidir. O, her şeye hakkını vermek, Hakkı ölçü yapmak, haktan ayrılmamak durumundadır. Hakkı içinde diri tutan ise gönüldür. Onun gönlü açıktır. Böyle olmalı.

Beyaz bereli çocuk Türkiye için faydalı işler yapmaya gitmişti kendi aklınca. Onun aklını ifsat edenlerin faydasından başka kim faydalandı habis eyleminden? İncil yayıncılarının boğazlarını keserek öldürenlerden biri not bırakmış: “Türkiye için faydalı bir iş yapmaya gidiyorum”. Ne fayda? Kime?

Faydalı işten önce insanca bir iş yapmayı öğretelim bu çocuklara. Ey bu çocuklara vatanı sevmeyi, millete ve dine hizmeti etmeyi böyle öğretenler! Türkiye’nin sorunlarının çözümünün öldürmekten değil sevmekten başlayacağını fısıldayalım kulaklara. “Yunus’un Mevlana’nın torunları, duyun!” diyelim.

“Ne yani, göz yumuculardan mı olalım: Millî manevi değerlerimize saldırılıyo, Türklüğe hakaret ediliyo, Misyonerlik faaliyetleri almış başını yürümüş, vatan elde gidiyo. Yok, öyle fikir özgürlüğü mikir/özgürlüğü” diyenlere duyuralım sesimizi.

Numan bin Sabit’in hikâyesiyle… Bizde böyle hikâyeler çoktur. Ortak hikâyelerimizi yeniden canlandıralım; medeniyetimizi, herkesimden herkesin hafızasındakilerle… Mevlanaları, Yunusları, Yesevileri, Hacı Bektaşları, gönül erlerini, model insanları, tarihe sıkışmış şematik kalıplardan kurtarıp onları özgürleştirelim ve onlar yoluyla yeniden özgürleşelim.

Haydi, ortak hikâyemizi Mevlana’nın çağrısındaki evrensellikle yeniden inşa edelim. Bizim de bir evrenselleşme projemiz olsun. İtmeyen, çağıran. Bu sesi Mevla’nın  dilinden kendi sesimize aktaralım: Gel  diyen. Mecusi’yi, putperesti, tevbesini yüz bin kere bozmuş olanı, umutsuzluk kapısına değil, müsamaha hoşgörü kapısına çağıran… Bizi az kılmak isteyen, hiç kılmak isteyenlere bu sesle karşılık verelim, silahla değil.

Çünkü silahın susturabildiği hiçbir fikir yoktur!

Ceddimiz Fatih’in, ceddimiz Kanuni’nin mirasçısı olmak, bu günlerin moda deyimiyle SÖZde olmaz, ÖZde olur.

Onları model yapalım kendimize: Moğol komutanı Camoka’yı değil.


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele