DÜŞÜNÜRLER NE DİYOR? DÜŞÜNMEZLER NE ANLIYOR?

Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

 

                Son zamanlarda Türkiye’nin toplumsal dokusunu ayrıştırmak için çok yönlü ve çok boyutlu gayretler alabildiğine hız kazanmış görünüyor. Küreselleşme süreci gerekçe yapılarak Türkiye özelinde büyük ayrıştırma operasyonları düzenlenmektedir. Hedef alınan olguların başında toplumu bir arada tutan kavram ve kurumlar gelmektedir. Bu saldırılardan milliyetçilik, milli devlet, vatan, egemenlik, aidiyet, bağlılık, bütünlük, vatan ve birlik kavramları da yeterince nasibini almaktadır. Çağın yükselen değerleri olan demokrasi, insan hakları, bireysellik ve özgürlük kavramaları bu amaç için karşıt argümanlar olarak büyük bir maharetle kullanılmaktadır.

                1000 ülkelik bir dünyadan söz edilmektedir. Böyle bir dünyanın “milli devletin ötesine geçmeyi belirten bir mecaz” olarak kullanılmaktadır. Küreselleşmenin milli devletin sonunu getirdiği, küresel bir dünyanın parçaları küçük olan bir dünya olduğu, demokrasi ve Pazar ekonomisinin milli yapıları ayrıştırmayı zorunlu kıldığı tezleri çeşitli kılıflar içinde ileri sürülmeye başlamıştır. “Türkiye sekiz eyalete bölünmelidir”, “Federasyon tartışılmalıdır” ya da “Biz Kimiz” başlığı altında “etnik yapıya” yönelik yapılan sözde araştırmalar da bu süreçten beslenmektedir.

                Ne Söylediğini Bilmemek!

                Türkiye medyasında son zamanlarda servis edilen ayırıcı, ötekileştirici ve yabancılaştırıcı bu ve benzeri görüşler üstünkörü mantıkların, basit yaklaşımların ya da temelsiz düşüncelerin ürünüdür. Tarihi bellek bu tür ön yargıların, temelsiz değerlendirme ve görüşlerin travmatik sonuçlarıyla da ağzına kadar doludur. Ayrıştırmanın Irak versiyonunun ürettiği kanlı sonuçlar henüz yaşanırken benzer senaryoyu Türkiye için talep etmek anlamına gelen “eyalet”, “federasyon”, “etnikçilik”, “mezhepçilik” gibi görüşlerin ne derece felaket yaratacak potansiyeli tartışmak bile gereksizdir.

                Ağızdan çıkanın kulağın duymaması, ortaya atılan ayaküstü, üstün körü görüşlerin mantıki sonuçlarının hesaba katılmamasının yarattığı yıkımı Jean Dark’ın yargılanma sahnesinde Bernard Sahaw ünlü eserinde şöyle anlatır: Başpapaz Jan Dark’ın şeytan ve kötülükle ifsat edilmiş olduğuna inandığından onu en ağır suçlarla suçlayıp, odun yığınları üzerinde cayır cayır yakılmasını gerektiğini söyler. Sonuçta Başpapaz bizzat kendi yargısının ürünü olan yakılma sahnesiyle karşı karşıya gelir. Başpapaz durumu gözleriyle gördüğünde şunları söyler: “Ben kötü bir şey kastetmemiştim. Ben bu işin (yakılma) nasıl olacağını düşünmemiştim… Ben aslında ne yapmakta olduğumu bilmiyormuşum… Eğer bilmiş olsaydım, onu gardiyanların elinden alıp kaçırırdım. Mesele gözlerinizin önüne açıkça seriliverince; yaptığınız işlerin sonuçlarını bizzat gözelerinizle görünce; manzara karşısında gözleriniz dört açılıp, burun delikleriniz tıkanıp, kalbiniz paramparça olunca; işte o zaman, tam o zaman Yüce Allah’ım bana bir daha böyle manzara gösterme” (Yalçın; 1976, 20).

Milli devleti, milliyetçiliği, üniter yapıyı her türlü kötülüğün kaynağı olarak gösterip yargılayanların Jan Dark’ı yargılayan başpapazın içine düştüğü duruma düşmeyeceklerini kim garanti edebilir? Sürekli olarak “eyalet”, “federasyon”, “etnisite”, “mezhep”, bölücülük, ayrılık ve “farklılık” vurgusu yapanlar bunun mantıki sonucunun nereye kadar uzanacağının hesabını neden yapmazlar? Bu soruları tarihin ruhunu okuyamamakla ya da basiret, feraset, düşünce ve bilgi yoksunluğuyla açıklamak mümkün müdür?

Söylenin sözün ne anlama geldiğini çok da bilmeyenler için “Ben ne diyorum, sazım ne diyor?” anlamına gelen bir Türk sözü vardır. Bu ülkenin yetkilileri dahi şehidinden olduğu gibi vatanından dahi bahsederken yeterli özen göstermemektedir. Ortaya atılan görüşlerin ne anlama geldiği ya da muhtelif sonuçlarının ne olabileceği çok da hesap edilmemektedir. Ne söylediğini bilmemek, ortaya atılan kavramların içeriğinden habersizlik bugünün Türkiye’sinin en önemli sorunları arasındadır.

Biz ilk önce küresel gelişmelerle ilgili “Düşünürler ne diyor? Türkiye’deki düşünemezler ne anlıyor?” sorusunu cevaplamaya çalışalım.

Düşünürler Ne Diyor?

Küreselleşmenin ünlü ideologu Fukuyama “Küresel gelişme farklı kültürlerin yok olması anlamına gelmemekle birlikte, küresel piyasa Batı medeniyeti ekseninde tek bir küresel medeniyeti işaret etmektedir. Bu süreç ulusal kurum ve sürtüşmelerin giderek önem kaybedeceği bir süreçtir” diye yazmıştı. Aynı Fukuyama’nın “Egemenliğin günbatımı”na geldiğini öne sürenlere ulus-devlet egemenliğinin yerini neyin alacağını açıklamak gibi mecburiyetlerinin olduğunu da söylüyor. Fukuyama, “Ülkeler sadece kendi sınırları dahilinde değil, aynı zamanda diğer tehlikeli ve düzensiz devletler için de, devlet kurumları inşa etme becerisine sahip olmalıdır” diyerek egemenlik olgusunun basite indirgenecek bir gerçeklik olmadığına dikkati çekiyor. Millet kavramının aşılması düşüncelerine yönelik bir başka düşünürde şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dünyayı, bugün içinde bulunduğu koşullarla ele alırsak, ulusların ortadan kalkmaları yıkım olur”. Ernest Renan: “Ulusların varlığı, özgürlüğün güvencesidir; çünkü dünyaya tek bir yasa, tek bir efendi egemen olursa, özgürlükten eser kalmaz”.

Çok uluslu kuruluşların ya da ulus üstü siyasi ve ekonomik yapılanmaların artması nedeniyle ulus devletin ikinci dereceye indirgendiği, çözüldüğü hatta ortadan kalktığın iddia edenler de çıkmıştır. Ancak gelişmelerin hangi yöne doğru evirileceği hususunda kuşku duyanlar da vardır. Dönüşümcü ya da kuşkucu olarak nitelendirilen düşünürlerden bazılarının görüşlerine bu noktada atıfta bulunmak yararlı olacaktır:

Hobsbawm ise, “İnsanlık ulus devletlerin rollerini uluslar üstü yapılara terk edeceği ulus ve milliyetçiliğin rolünün ise giderek minimalleşeceği bir sürece girmiştir” iddiasında bulunmaktadır. BM, NATO, DB ya da İMF gibi kuruluşların durumu ortadayken insanların ulus üstü kuruluşlara güven duymasını beklenmemelidir. Bugün “ulus devletlerin rollerini uluslar üstü yapılara terk” ABD’ye (en güçlü olana) terk anlamına gelmektedir.

“Küresel ölçekte bütünleşmiş serbest piyasanın faydalı olabilmesi için yeniden yapılanmayla “sosyal güvenlikçi” ulus-devletlerin varlığı ve tesisi gereklidir. Eğitim, finans ve siyaset sahalarında demokratikleşmiş devletlere daha çok ihtiyaç olacaktır. Kısacası ulus-devlet fonksiyonları değişmekle birlikte varlığını sürdürecek yeni işlevler kazanmaktadır”(Fdiedman&Lexus; 2002). “Ulus-devlet uluslar arası sahnenin en önemli oyuncusu olmaya devam etmekle birlikte, bir yeniden şekillenme sürecini de yaşamaktadır. Küreselleşmeyle milli egemenlik ve milli kimliğin yeniden düşünülmek zorunda bırakan, bu unsurları köklü bir şekilde yeniden şekillendiren şartlar oluşmuştur”(Giddens; 2002, 45). “Ulus-devlet ötesi bir bütünleşme çok zor görünmektedir. Net olarak görülen ise küreselleşme sürecinin ulus-devleti dönüştürücü baskılarıdır” (Habermas: 2002, 124).

                Hırst&Thompson ise ulus devletin geleceği için şunları yazarlar: “Ulus-devletin başlıca siyasi aktör olarak varlığını devam ettireceği söylenebilir. Küreselleşmeyle birlikte ulus-üstü ve ulus-altı yönetişim mekanizmalarının sorumluklularının tanımlanmasında ve meşruiyet kazanmalarındaki alternatifsizliği ulus-devletin önemini artırmaktadır. Uluslar arası düzeyde yönetişim uygulamalarında önemli role sahip olmaları da muhtemeldir. Uluslar arası düzeyde yönetişim uygulamalarında önemli role sahip olmaları da muhtemeldir. Hiçbir kuruluşun ulus-devlet ölçüsünde uluslararası bir meşruiyetin de sahip olamayacağı göz ardı edilmemelidir”.

                Hemen her alanda gelişen ulus aşırı trendler ulus-devletin artık olayların merkezinde olmadığını göstermektedir. Ulus-devletin otoritesinin azalmasını, egemenliğin biçim değiştirerek birçok alanda daha da etkinleşmesini görmezlikten gelmek yanlıştır. Devlet algısında ve fonksiyonlarında yalnızca bir dönüşüm yaşamaktadır. Bu gelişmeleri ulusun ve ulus-devletin sonu olarak görmek ve algılamak yanlıştır. “Devletin ve ulusun yerine konabilecek ikame unsurları henüz ortaya çıkmadığı gibi milli güvenlik düşüncesi ve milli çıkar mücadelesi her zaman var olacaktır”(Kennedy, 1993).

                Değişen şartlarda milliyetçiliğin yok olacağını ve ulusun aşılacağını düşünmek yanlıştır. Çünkü küresel kültürün bireylere kolektif inanç, itibar ve umut sağlaması mümkün değildir. Asıl bunun için ulus-devlet başlıca siyasi aktör olmaya devam edecektir (Smith;2002, 182). Smith’in çok daha iddialı sözleri de vardır: Milliyetçiliklerin bütün olumsuz değerlendirmelere rağmen millet ve milliyetçiliğin modern dünya düzenine tek gerçekçi sosyo-kültürel çerçevesi olduğunu bu anlamda millet ve milliyetçiliğin rakipsiz bulunduğunu söyler. Ayrıca Milli Kimliğin yaygın olarak çekici ve etkin olmaya devam ettiğini, insanların onun kültürel tatmin, köksalmışlık, güvenlik ve kardeşlik ihtiyaçlarını karşıladığını hissettiğini söylemektedir.

Milletler var olduğu sürece ulus devletler de onların yaşam kaynağı olan milliyetçilikleri de var olacaktır. Kuşkusuz bu kaba bir milliyetçilik değil insan haklarını, demokrasiyi, çoğulculuğu ve hukuku önceleyen bir milliyetçilik olacaktır. Bu gerçeklerin ışığında Türkiye’deki eyalet ve federasyon söylemlerinin gerçekten ne anlam geldiğini irdelemeye geçebiliriz!

Düşünmezler Ne Anlıyor?

Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın “Federasyonu Türkiye tartışmalıdır” sözleri zamanında büyük yankı yaratmıştı. Yine Türkiye’nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in son zamanlarda medyaya yansıyan görüşleri de bu bağlamda büyük tartışmalara neden oldu. Evrenin söyledikleri üç cümleyle özetlenebilir. Bunlar; “Türkiye’nin Kerkük’e girmemesi gerektiği”, “Türkiye’nin ileride eyalet sistemine geçebileceği”, DTP’nin de “Meclis’e girmesi gerektiği” hususlarıdır.

Aslında yapılan bu eleştiriler doğrudan doğruya ulus devlete yöneliktir. Konunun anlaşılabilmesi için ilk önce federasyon ve federal ya da eyalet yönetiminin siyaset literatüründeki anlamına kısaca değinmekte yarar vardır.

Federal Yönetim Nedir?

 “Federal” sözcüğü anlaşma, sözleşme anlamdaki Latince “foedus”dan gelir.  Federalizm, çeşitli grupların işbirliği yapmak üzere birlik oluşturmasını anlatır. Siyaset biliminde federalizm sınırlı bir anlamda, belirli bir siyasal örgütlenme biçimidir. Federal devlet iki farklı yönetim düzeyinden oluşur. Birincisi yönetim düzeyi ulusal ölçekte kurulmuş devlettir. Burada “genel yönetim”, “ulusal yönetim” veya “merkezi yönetim” olarak adlandırılan “federal yönetim” söz konusudur. İkinci yönetim düzeyi, ulusaltı ölçekte örgütlenmiştir. Bu alanda faaliyet gösteren yönetimler de, “eyalet yönetimleri”, “bölgesel yönetimler” gibi adlarla anılan federe yönetimlerdir. Federalizmin, “yönetimlerin bağımsızlığı” esasına dayanan tanımı ABD Yüksek Mahkemesi tarafından yapılmıştır. “Aynı coğrafi sınırlar içinde var olmaları ve yetkilerini kullanmalarına rağmen, federal yönetim ve federe yönetimler ayrı ve özerk egemenliklerdir. Kendi yetki alanları içinde, ayrı ayrı  ve birbirlerinden bağımsız olarak hareket ederler”(Uygun; 1996, 30).

Federalizm, anayasal kurallar veya siyasal kurumların değil toplumun bir özelliğidir. Federal nitelikler göstermeyen bir toplumdan federal bir yönetim kurulamaz. Federalizmin özü de sanıldığı gibi toplumun dış yapısına bakarak görülemez. O, dış yapının altında, toplumun kendisi saklıdır. Federal devlet, toplumun federal özelliklerinin ifade edilmesi ve korunması bakımından bir araçtır. Kısacası, federalizm toplumun federal yapısını, diğer bir deyişle, federal toplumun bir sonucudur (Livingston ,Uygun; 1996, 50).

Federal toplum, kendi içinde çeşitli nedenlerle farklılaşmış gruplar içeren toplumdur. Livingston’a göre, her ülkenin sosyal yapısında birbirinden az-çok farklılaşmış gruplar bulunur. Bu farklılaşmaların nedenleri çeşitlidir: Ülke içinde bölgeler arası farklılaşması, bireyler arasında dil, in, ırk, milliyet farklılığının bulunması, bölgelerin büyüklükleri, tarihleri, sosyal ve siyasal kurumları bakımından farklılaşması gibi. Sosyal yapısı belirli ölçüde farklılaşmış ülkeler federal toplumlardır. Federal toplumlar federal yapılı siyasal sistemlerin kurulmasına yol açabilirler.

Kendisini her farklı görenin devlet talep etme hakkı diye bir hak yoktur. Özerklik, eyalet ve federal yönetim talep etmek de sanıldığı kadar basit değildir. Farklılık denildiğinde esaslı farklılıklardan söz edilmiş olur. Dil, din, ırk, milliyet, etnisite bakımından bir gurubun farklılaşmış olması da eyalet ya da federal bir talep için yeterli değildir. Her anlamda faklılaşan gruplar belirli coğrafi bölgelerde kümelenmiş olarak bulunabileceği gibi ülkenin her tarafına dağılmış olarak da yaşıyor olabilirler. Eğer farklılıklar belirli coğrafi bölgelerde kümelenmiş ise (territorialism-yersellik), toplumun federal yapılı olduğundan söz edilebilir. Diğer seçenek söz konusu olduğunda federal toplumdan söz etmek mümkün değildir. Her iki durumda da söz konusu gruplara farklılıklarını ifade edecek ve koruyacak bazı olanaklar tanınmış olabilir. Fakat yalnızca bu gruplar belirli coğrafi bölgelerde kümelenmiş ise federalizm ortaya çıkacaktır. Diğer durumda fonksiyonalizm, plüralizm veya korporatizm’den söz edilebilir.

Evren’in Sözlerinin Yankısı!

                Uygulamalar göstermiştir ki Federal devletlerdeki ayrılıkçı ve merkeziyetçi hareketler, bu kimliklerden birini tek siyasal kimlik olarak görüp, diğerini ret etme gibi bir süreçle ülkeleri baş başa bırakmaktadır. Yapıyı değiştirmekle ya da sistemi değiştirmekle sanıldığı gibi ayrılıkçı ya da bölücü arzular ortadan kaldırılamaz. 

                Evren’in Türkiye’nin Kerkük’e girmemesi gerektiğini”, “Türkiye’nin ileride eyalet sistemine geçebileceğini”, DTP’nin de “Meclis’e girmesi gerektiğini” söylemesi ilginçtir. Bu durum her şeyden önce Kerkük’ü ilhak için olmadık manevra çeviren, Kuzey Irak’ta fiili devletini resmi devlet haline çevirmeye çalışan Barzani/Talabani ikilisini cesaretlendirir niteliktedir.

Evren’in konuşmasının zamanı, yeri, biçimi, üslubu ve içeriği tümüyle yanlıştır. İfade ettiği görüşlerin hepsi birbirinden tehlikeli, ülke gerçekleriyle ilgisiz ve  hatalıdır. Görüşlerin yanlışlığı onu destekleyenlerin kimliklerinden anlamak da mümkündür. Ne kadar “etnikçi”, “mezhepçi”, “azınlıkçı” ve “bölücü” varsa onlardan Evren’e büyük destek gelmiştir.

Evren’in görüşlerini destekleyenlerden yalnızca iki yorum bile onun söylediklerinin ne anlama geldiğini ortaya koymaya yeterlidir. Bunlardan ilki terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan, Kenan Evren ve görüşleri için "O askeri bir dehadır, yani onların beyin takımındandır. O bile tehlikeyi görmüş ki, bu kadar dönüş yapabiliyor. 'Kart - kurt' söyleminden 'eyalet'e geldi" dedi. Evren’e bir başka destek de Ertuğrul Özkök’ten geldi. O federasyonun “Siyasetin rekabete açılmasını” sağlayacağını yazdı. Özkök, “Türkiye’de birbiriyle yarışan sekiz başbakan” olduğunu düşünülmesini istiyor. Bunun sağlayacağı dinamizm ve rekabetten bahsediyor! Özkök, Türkiye’nin bir Başbakanı bile taşıyamadığını bilerek bunu söylüyor. Özkök, “Siyasi rekabetten” söz ediyor. Olacak olansa tam anlamıyla bir etnik ve mezhepler arası rekabettir! Nihayet bu söylemler ancak Türkiye’yi birilerinin arzu ettiği gibi Yugoslavya ile Irak karışımı etnik/mezhep cehennemine dönüşmesine hizmet edebilir.

Milliyetçilik Karşıtlığı Temelinde Psikolojik Operasyonlar!

Son zamanlarda Milliyet Gazetesi “milliyetçiliğin yükselmesi”ne dikkat çekerek tedbir üstüne tedbir alınmasını öneren yazılarıyla dikkat çekmişti. Daha sonra ABD’ci Genomculara atfen “Türkiye’de Türk genlilerinin az olduğu”nu iddia eden yazılar yayınladı. Ardından ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Fried’in, “Milliyetçilik gurursuzluktur” biçimindeki sözlerine yer verdi. Salman Rushdie’nin “milliyetçilik ötekine bakmayı bilmeyenleri cezp ediyor” gibi oportünist sözlerini manşete çekti. Son haberlerinden birisinde de bu gazete milliyetçilikle ilgili ABD’li yetkililerden birisinin “Türkiye’deki kavgacı milliyetçilikten endişeliyiz” sözlerine yer vermiştir. Kuşkusuz bu ve benzer milliyetçilik aleyhtarı yayın politikası doğrudan ABD’den beslenmektedir.  

25 Aralık 1919 Tarihli Mr. Ryan Raporunda belirtildiği gibi Türk milliyetçilerine yönelik olarak İngilizler de bugün ABD’lilerinkine benzer görüşler ileri sürmüşlerdir. “Türk Milliyetçileri, şimdi iki yol kullanıyorlar: Milliyetçi ol çünkü İslam’ı kurtaracak tek yol budur. İslam’a sadık ol çünkü senin milli varlığını kurtaracak tek yol budur. Bazı kuvvetler ezilebilirse de milliyetçilik ezilemez. Bu fikir İslam dünyasındaki İngiliz hâkimiyetini mahvedebilir. Biz gerçek ideali din gibi davranacak çıkarcı bir grubu idareci olarak getirmeye çalışacağız.../.. Bizim şimdiki amacımız bölmek, arkadaş gibi davranıp, kazanmak ve sonra hükmetmek olmalıdır”.

Dün İngilizlerin olduğunu gibi bugün de ABD’li yetkililerin Türk milliyetçiliğine yönelik eleştirileri aynı amaca yöneliktir. Onlar Türk milliyetçiliğinin tarihte oynadığı rolün inkâr edilmesini sağlayıp, milleti tüm siyasal enerji ve anlamlarından sıyırarak kültürel ve etnografik malzeme haline sokmaya çalışmaktadırlar. Ancak böyle ABD’nin küresel hâkimiyet için yaptığı işgal ve tahribata Türk halkı nezdinde meşruiyet kazandırılabileceğini düşünmektedirler.

                Türk milliyetçiliğinin azı dişlerinin sökülmesi, bu mümkün olmazsa törpülenmesi Amerikan çıkarlarına karşıt duruşları önemli ölçüde zayıflatacaktır. ABD’nin etkin ve yetkili zevatı bu nedenle Türkiye’de yükselen milliyetçiliği hem hedef hem de sorun yaparlar. ABD çıkarı karşıtı olan günahkâr ezilmelidir. Bu söylemleri de Milliyet ve benzeri yayın organlarının belirli periyotlarla sık sık manşetlere taşıması nedensiz değildir.

                Etnik Operasyonlar!

Bu bağlamda malum gazete Konda’ya bir araştırma yaptırmış, 48 bin kişiyle yüz yüze görüşülerek yapıldığı söylenen bu ankette “etnik olarak Türk, Kürt, Laz, Arap”  ve diğer nüfus oranlarını çıkartmıştır! Her türden tartışmaya açık bu manipülatif anketlerle ülkenin etnik, mezhep, cinsiyet ve azınlık haritasının çıkarılması herhalde Türkiye’deki barışa, istikrara ve kardeşliğe hizmet etmek amacına yönelik değildir. Milliyetçiliği ırkçılıkla özdeşleştirerek, ne kadar kötü olduğunu her fırsatta gündeme getiren bir gazetenin etnisite, mezhep, ırk ve farklılığı kutsaması çok manidardır.

                Milliyet Gazetesi bununla da yetinmeyerek ülkenin sözde etnik haritasını yayınladı. Gazetenin “Biz Kimiz” başlığı altında pazarladığı rakamlar çok ilginçti. Gazetenin “etnik” operasyon için kullandığı kavramlar bile Amerikan kaynaklıdır. Bu gazete bir süre önce büyük puntolarla “Biz Kimiz” sorusuna cevap aradığını ilan etti. İlginçtir “Biz Kimiz” sorusunu ilk soran bu gazete ya da onun adına bu söylemi öne çıkaran zat değildi. “Biz Kimiz” Samuel P. Huntington’un Türkçeye de çevrilen kitabının adı olup “Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayışı” için ortaya koyduğu bir çalışmadır. Biz’e kim olduğumuzu dikte ettirme hakkını kendinde görenlerin (!) bu çalışmadan esinlenmiş oldukları anlaşılmaktadır. Amaç yönünden iki yaklaşımın birbirine taban tabana zıt olduğunu ifade etmek mümkündür. Huntington “Biz Kimiz” diye sorarken farklı grupların ortak paydayı, benimsenen idealleri ve beraberlikleri ön plana çekerek “Ulusal Kimlik” araştırmasına daha doğrusu inşasına kalkışmıştı. Milliyetin yaptığı ise bunun tam tersidir. Birlik ve bütünlük içinde görünün Türk toplumunun gerçekte çok farklı köken ve yapılardan ibaret olduğunu ortaya koyuyordu. Bu yönü itibarıyla ayrıştırıcı, farklılaştırıcı ve bir arada bin yıldır yaşayan insanları birbirine yabancılaştırıcı bir özellik taşımaktaydı.

Ünlü sosyal bilimci Lesli Lipson “Eğer insanlar ırklarının, dinsel inançlarının, dil miraslarının ve onun kültürünün şiddetli bilincinde iseler ve bunların herhangi birisinin ya da hepsinin varlığının farklı bir gurubun tehdidi altında olduğuna inandırılmış iseler: Bu iki grubun aynı toplum içerisinde yaşaması oldukça güçtür”, der. “Biz Kimiz” başlığıyla Milliyet’te çarşaf çarşaf yayınlanan bu sözde araştırmanın amacı Lipson’un bu değerlendirmesiyle yakından alakalıdır. Bu araştırmanın bir arada yaşayan insanların sözde farklılıklarının farkına vardırmak gibi bir amacı olduğu açıktır. Milliyet’in servis ettiği bu sözde araştırmayla toplum damar damar, lif lif ayrıştırılmış bir biçimde ortaya konulmaktadır. Bu araştırmayla Türk milleti bir çeşit etnik, mezhepsel, cinsiyet, sosyal ve bölgesel bölücülük operasyonuna tabi tutulmuştur. İnsanların etnik, dil ve diğer farklılıkları abartılarla ortaya konularak, onlarda “aynı toplum içinde bir arada yaşamak” için hiçbir sebep yok duygusu yaratılmaya çalışılıyor.

Ekonomik Operasyonlar!

Milliyet, milliyet özürlü “Biz Kimiz” analiziyle Türkiye’deki Kürt nüfusunu abartılı bir biçimde vermenin ardından Kuzey Irak’taki fiili devletin Türkiye’ye sağladığı yararları dile getiren yayınlara başlamıştır. Gazete Kuzey Irak’ta Türk Damgası” başlığı altında siyasetle ticaretin çelişkisine dikkat çeken yazıları manşete çekmiştir. Kuzey Irak’ta büyük projelere Karadenizliler imza atıyor diyerek, “2003 yılından bu yana Türk müteahhitlerin yaptığı işlerin tutarı 2 milyar doları geçtiği, 3 yıl içinde yapılacak 15 milyar dolarlık projelerden aslan payını Türkler alacak” diye yazmaktadır. 

Aslında gazetenin yapmak istediği gayet açıktır. Gazete Kuzey Irak ile ilgili siyaset ile ticaret çelişkisinin ortadan kaldırılması gerektiğini ima etmektedir. Türkiye istese de istemese de orada bir Kürt Devleti kuruluyor. Bu devletin kurulmasından en fazla Türk iş adamları yararlanıyor. “Neden Kuzey Irak’la ilgili siyaseti değiştirerek daha karlı çıkmayı denemiyoruz?” sorusunu insanlara sordurmaya zorluyor. Daha da açığı oradaki fiili Kürt Devleti’ni “resmi olarak tanırsak, ucuz petrol ve ihale alırız. Türkiye de bundan kârlı çıkar” görüşüne kamuoyuna hazır hale getirmeye çalışmaktadır. Milliyet Barzani’yi cesaretlendiriyor. O da Türkiye’ye meydan okuyor!

Gerçekte bu tavırlar büyük ölçüde Türkiye’nin elini zayıflatıyor. Bu durum ICG raporunda açıkça ifade edilmişti. Baker/Hamilton raporunda bu durum şöyle yar almıştı: “Türkiye, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını istememesine rağmen, Kürt kökenli Türk işadamlarının Irak’ın Kürt bölgesine büyük yatırımlar yaptığı bir gerçektir”. Bu durum raporda “Türkiye’nin çelişkisi” olarak nitelendirilmişti. Milliyet Gazetesi yeni çelişkiler için harekete geçilmesini istiyor! Durum yeterince açık değil mi?

                Sonuç

                Küreselleşme ulus devleti değil bütün durağan yapıları tehdit eden bir süreçtir. Kaldı ki, ulus devlet yöneticileri küreselleşmeyi etkinleşme aracı olarak da kullanabilir. Küreselleşmenin yıkıcı yanlarından korunup, sağladığı fırsatları değerlendiren bütün yapılar varlıklarını ilelebet sürdürebilirler.

Abartılı etnik araştırmalar ya da eyalet tartışmaları toplumu birbirine yabancılaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Farklılıkların farkına varmak ya da farklılık bir marifetmiş gibi abartmak insanları birbirine yaklaştırmaz, uzaklaştırır. Türkiye’deki ulus devlet, milliyet, milliyetçilik ve milli kimlik karşıtlığı esasta Türkiye karşıtlığıdır. Türklere hiç kimse Ön Asya coğrafyasında iki bin yıldır dişi ve tırnağıyla sağladığı egemenliği ve bağımsızlığı çok göremez. Türk milliyetçiliği, her şeyden önce Türkiye topraklarındaki Türk hâkimiyetinin zorunlu sonucudur.


Türk Yurdu Mayıs 2007
Türk Yurdu Mayıs 2007
Mayıs 2007 - Yıl 96 - Sayı 237

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele