NİÇİN “DEVLET”

Nisan 2007 - Yıl 96 - Sayı 236

         

         

On yıl önce 12 Mart’ta kaybettiğimiz ve geçen sayıda gençlik yıllarındaki “Çaşıt”lık faaliyetlerinden bahsettiğimiz Galip Erdem’in yazı hayatının en verimli çağı 1969 Yılının Nisan ayında başlamıştır. Bu sebeple biz de,  Türk Yurdu’nun geçen sayısındaki yazımızda teknik bir hata sebebiyle yurtdışı seyahatine başlayan kısmı sonradan devam etmek üzere şimdilik donduruyoruz.

7 Nisan 1969’da yayın hayatına başlayan gazetenin 1. sayısındaki DEVLET imzalı başyazısında: Onun “Yeni bir denemeye başlıyoruz. Dileğimiz ve ümidimiz, sonumuzun bizden öncekilere benzememesidir. Her hafta huzurunuza çıkacağız. Adımız DEVLET… Yolumuz milliyetçilik, rehberimiz ilim ve fikir, tarzımız siyasettir.” tarzındaki sözlerini yalancı çıkarmadık. Fedakâr okuyucu ve yazarlarımızın katkıları ile sonumuzu bizden öncekilere benzetmedik. Türk milliyetçiliği tarihinde ilk defa, kendi türünde, 1979 yılına kadar 450 sayı neşrettik. Onun büyük emek verdiği ve nesil yetiştirdiği yazılarından, günümüze bağlantılar yapmaya çalışacağız.  Böylece, sohbetleriyle de nesil yetiştiren ancak yazı tembelliği ve düzensiz hayatı sebebiyle fikir birikiminin yüzde onunu bile bırakamadan giden Galip Ağabey’in düşüncelerinin, sancılı olan günümüze de ışık tutacağına inanıyoruz:

 

Niçin DEVLET?  Önce; tarih boyunca Türklüğün yaşama gücünü ve üstün vasıflarını belirten yüce mefhum olduğu için… Milletin henüz tamamen yıkılmamış köklü bir geleneğe bağlılığını ifade ettiği için… Sonra, Milliyet, Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet gibi isimlerin, bu kelimelerin gerçek manalarına yabancı, hatta düşman yayın vasıtaları tarafından benimsenmesine karşılık, DEVLET’ in başına böyle bir felaket gelmediği için…”

 

Evet, DEVLET’in başına söylediğiniz felaketler gelmedi ama şimdi Devletimizin başına daha büyük felâketler geldi Ağabey... Bizlerin, iyi bir şey zannedip de adını gazetemize koyduğumuz Devlet, “cici” değil meğer ne “kaka” bir şeymiş. Bu “Yüce mefhum”u büyütmek, güçlü hâle getirmek yerine küçültmek gerekirmiş. Şimdilerde, senin yıllarca fikir mücadelesi yaptığın eski komünistlerin çoğu o günlerde, Sovyetlerin sözcülüğünü yaparken, bugün, “küreselci” kesildiler. O gün “Dünya işçileri birleşiniz” sloganına selam duranlar, bugün, ABD’nin “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarını değiştirme” projesinin çığırtkanlığına soyundular. Dün “Türk”ten yana olmadıkları gibi, bu gün de, “Türk” ten yana değiller. Her nedense hep yabancının safındadırlar. İlâhiyat profesörü rahmetli Hikmet Tanyu’nun “Niçin komünist oluyorlar” isimli kitabında belirttiği sebeplerden olan: Ahlakî zaaflarından mı, paraya düşkünlüklerinden mi, soylarındaki karışıklık sebebiyle kendilerini Türk hissedemediklerinden mi bilinmez… Bir kısmı hariç, hemen tamamına yakını, AB ve ABD’nin ülkemizi küçültme plânlarının gazete köşelerinde çığırtkanlığını yapmaktadırlar. Bunlardan birisi İstanbul’da İSKİ salonunda, AB’ye girmenin faziletlerini anlattığı konferansında bir arkadaşımızın “Altan ailesi eskiden sosyalizmin bayraktarlığını yapıyordu, neden şimdi küreselciliğin şampiyonluğuna soyundu?” sorusuna sinirlenip, toplantıyı terk etmek durumunda kalmıştı.   Yine şimdilerde “devletlü”lerimiz, onu küçültebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ona ait ne varsa -eskiden bizlerin “stratejik” diye vasıflandırdıklarımız dâhil olmak üzere- parayı bastırana, genellikle yabancılara satıyor ve bunu da öğünme meselesi yapıyorlar. “Milletin henüz tamamen yıkılmamış köklü bir geleneğe bağlılığı” da çok sarsılmış durumda. Belli dîni guruplara bağlı diye bildiğiniz bir televizyon kanalı bile önce el altından, sonra alenen Amerikan Yahudi’sine satıldı. Onlar ve hemen hemen bütün kanallar, pembe dizilerle sizin savunduğunuz köklü gelenekleri eritmekle, diğer bir söyleyişle “töre”leri tahrip ile meşguller. Emine Işınsu’nun sahipliğini yaptığı dergiye de isim olarak verdiğimiz ve yine iyi bir şey sandığımız “töre”nin de canına okundu. Buna önce kendini Türk milliyetçisi hatta ülkücüsü zannedenler, senin çok sevdiğin Sadi Somuncuoğlu arkadaşımıza karşı yaptıkları unutulmaz densizliğin adını da “töre icabı” koydukları için, malum basın, o gün bu gündür Töre’yi alaya almış durumda… Ayrıca, Güneydoğu’lu vatandaşlarımızın işledikleri cinayetlerin adı da “töre” olunca, bizim “Türk Töresi” hapı yutmuş vaziyettedir.

“Yolumuz milliyetçiliktir. Yurt içinde ve dışındaki bütün faaliyetleri, Türk milletine hizmet açısından değerlendirmeye çalışacağız.”

Senin, “Türk milliyetçiliğine yapılan suçlamalar” serisinde, ikincisine ad olarak verdiğin “Irkçılık Suçlaması”nı, kitabınızdan nasiplenmemiş olan en üst mevkideki yöneticiler Türk milliyetçilerine yapmaktadırlar. Şimdi “Yurt içindeki bütün faaliyetler Türk milletine hizmet…” yerine “Cemaat” menfaatine ve Avrupa Birliği talimatlarına uygun olarak yapılmaktadır. Senin zamanında mesela “Zina”,  kanunlarımıza ve ma’şeri vicdana göre suçtu. AB bunu, suç olmaktan çıkarmamızı istedi. Bunun üzerine Başbakanımızın “Bizim Avrupalılardan farklı törelerimizin olduğunu” belirtmesi, hepimizin yüreğine su serpmişti. Ancak, hemen arkasından gittiği Brüksel’den dönüşünde, tatilde olan TBMM (Yanlış söylemedim: Türkiye Büyük Millet Meclisi)’ni Pazar günü toplayıp, “Zina”yı suç olmaktan çıkardı. Demek ki konuyu “Türk milletine hizmet” açısından değerlendirmeye çalıştı. (!)

 

                “Olaylara, dünya hâkimiyeti uğrunda çalışan blokların gözü ile değil, Türk gibi bakacağız. Yabancı çıkarların propaganda oltalarına takılan şaşkın balıklara benzemekten kaçınacak, öz dünyamızın sesini duyurmak için uğraşacağız”.

 

Dünya hâkimiyeti uğrunda çalışan bloklardan biri” göçünce, diğeri ne oldum delisi oldu. Yaptığı adaletsizliklerle, değil dünya hâkimiyetini sağlamak, bu gidişle kendi içerisindeki hâkimiyetini bile devam ettirebileceği şüpheli hale düştü. Dünyaya yön vermek isteyen, içerisindeki küçük bir azınlığın yönlendirdiği gurup, biraz da şüpheli bir seçimle iktidarı kapmıştı. Irak’ta Saddam’ın zulmünden kurtulanlar; onu mumla aratan bir yönetimin eline düştü. Demokrasi getirme iddiası ile işgal edenler, her gün yüzlerce masum insanın ölümüne sebep olmaktadırlar. Bizde yıllardır uğraşıp da Türk milletini mezhep kavgasına düşüremeyenlerin tuzağına maalesef Arapları düşürdüler. ABD Başkanı Bush açıkça, “Haçlı Seferleri”nin başladığını ilân etti.“Yabancı çıkarların propaganda oltalarına” sadece bahsettiğin cinsten olanlar değil, daha büyükleri de “takıldı. ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi’nin ‘Eşbaşkanı’ olduğunu” ilan eden en yetkilimizin eliyle “dizayn” edilmeye çalışılıyoruz. Milletimiz ne yapsın. Demokrasi adına önüne konan sofrada, ne bulursa onu yiyor. Koyunu nasıl keseceğimize bile karışan, değişik mezhep mensuplarını ayrı millet sayan, herkese demokrasi, eşitlik, insan hakları oltasını uzatan AB, Siyasi Partiler Kanununda hiçbir değişiklik talebinde bulunmadı. Her siyasi partinin seçmeni o partinin, il-ilçe başkanlarını seçemediği gibi genel merkez ve genel başkanlarını ve milletvekili adaylarını da seçemiyor. Her ne kadar TBMM’ de “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye yazmaya devam ediyorsa da hâkimiyeti kullanma yetkisi, bir avuç parti yönetiminde oluyor. Şimdilerde işler eskisi gibi de değil. Parti muhasebesine baktığımız dönemlerdeki sıkıntılar artık yaşanmıyor. Devlet hazinesinden trilyonları alanlar, şirket yönetir gibi parti yönetip ömürleri boyunca göremeyecekleri bu imkânları başkalarına kaptırmamanın her çeşit tedbirini alıyorlar. Buna cansiperane özen gösteriyorlar.

“Sövmenin ve iftira etmenin de bir mücadele yolu olabileceği görüşüne asla itibar etmeyeceğiz. Basınımıza, Türk’ün asaletine yakışacak terbiyeli bir havanın hâkim olması gerektiğine inanıyoruz.”

Sizin çok arzu ettiğiniz “Türk’ün asaletine yakışacak” hava bir tarafa, maalesef basınımızın birçok temsilcisinden “Türk” kelimesini duymak bile sürpriz oldu. İktidar ve dışa bağlı sermayeye yaranıp hoşlarına gitmeyecek gerçekleri örtmek suretiyle,  maddi güçlerine güç katma yolunu seçmiş durumdalar. ‘Sövme’yi de bir mücadele şekli haline getiren arkadaşlarımız var. Geçen gün Kırgızistan’dan gelen Özer Ravanoğlu’na, yakını olan bir arkadaşımızın ne yaptığını sorduğumda “Vatan kurtarıyor” dedi. “Nasıl” soruma ise: “Televizyondan hoşuna gitmeyen haberleri dinledikçe küfretmek suretiyle” cevabını verdi. Hani biz, ülkemizi içten ele geçirmek isteyenlere karşı fiili mücadele verdiğimiz günlerde belli bir kesim de “buğzederek” yorganı kafasına çekiyordu ya, birçok arkadaşımız bu halde… Başsızlık almış yürümüş vaziyette, her kafadan bir ses çıkıyor. Ülkemiz Ankara Savaşından sonraki “beylikler” dönemini yaşıyor. Bütün bu olanlara karşılık kimimiz ticaretimizi, kimimiz siyasetimizi kurtarmak peşindeyiz. Milletvekili olabilme, listeye girebilme uğrunda atmadığımız takla yok. Acar Okan’ın yeniden dillendirdiği şu senin: “Dönen Döner” teorin, hükmünü sürdürmeye devam ediyor. Dönmeyenler de işin doğruya gitmesini sağlamak yerine “Evet efendim”cilikle, “İsabet buyurdunuz” ile meşguller. Hani bir defasında yaptığımız özel toplantıdan sonra Genel Başkan’a söylediğim bir sözden dolayı o gidince: “Ulan münasebetsiz herif, Genel Başkan’a böyle söz söylenir mi?” demeniz üzerine “Ağabey söylediğim doğru mu?” sözüme: “Doğru” demiştiniz de “Birilerinin doğruyu söylemesi lâzım.” dememe hiçbir itirazınız olmamıştı ya! Şimdi de “Evet Efendim”ciler yüzünden hem biz hem de milletimiz çekiyor.  

“Safsata bataklığında çırpınanlar, milletimizi selamete ulaştıracak imkânları tüketmekle vakit harcamaktadırlar.”

Şimdi de aynı bataklıkta çırpınanlar, yılların birikim ve tasarruflarını el-âleme peşkeş çekmekle meşguller. Mirasyedi, kendi kazanmadığı malı nasıl har vurup harman savuruyor ise yılların birikimleri aynı durumda elden çıkarılmaktadır. Eskiden CHP’ye kârı gidecek diye soğuk baktığımız banka, şimdi en “millîsi” oldu. Yunanlılar da bu yağmadan payını aldı. Artık Amerika’da olduğu gibi bütün insanlarımızı borçlandırıp, onları, ömürlerinin sonuna kadar ipotek altına alma, ödeyemeyince de ipoteklerin yabancıların eline geçmesini sağlayacak “Tüketim Toplumu” yaratma peşindeyiz. İşte “Milletimizi selamete ulaştıracak imkânlar”,  böylesine heder edilip, millet işsiz güçsüz bırakılmaktadır.

Evet Ağabeyciğim! Bizler, Türk milliyetçileri veya kendisini öyle zannedenler veya öyle geçinenler olarak size söz veriyoruz:

        “Türklüğün yaşama gücünü ve üstün vasıflarını belirten yüce mefhumları” korumaya ve yüceltmeye çalışacağımıza;

        “Milletin henüz tamamen yıkılmamış köklü bir geleneğe bağlılığını” koruyup geliştireceğimize;

        “DEVLET’ in başına…  Felâket” gelmemesi için bütün imkânlarımızla mücadele edeceğimize;

        “Yolumuz milliyetçiliktir”.  Bu yoldan ayrılmayacağımız gibi onun gereği olan buna karşı her çeşit fikir, şahıs, dernek, parti ve iktidarlarla mücadele edeceğimize;

        “ Yurt içinde ve dışındaki bütün faaliyetleri, Türk milletine hizmet açısından değerlendirmeye”  çalışacağımıza;

        Olaylara, dünya hâkimiyeti uğrunda çalışan blokların gözü ile değil, Türk gibi” bakacağımıza; 

        “Yabancı çıkarların propaganda oltalarına takılan şaşkın balıklara benzemekten” kaçınacağımıza; bu cins balıkları da yola getirmeye ve

        “Öz dünyamızın sesini duyurmak için” uğraşacağımıza;

“Sövmenin ve iftira etmenin de bir mücadele yolu olabileceği görüşüne asla itibar” etmeyeceğimiz gibi yorgan altından değil, aktif olarak mücadeleye devam edeceğimize.

“Safsata bataklığında çırpınanlar” a itibar etmeyeceğimize,

“Milletimizi selamete ulaştıracak imkânları tüketmekle vakit harcamayıp” bu imkânları arttıracağımıza, söz veriyoruz! Sen rahat uyu!

Allah sana, burada karşılıksız olarak yapıp ömrünü verdiğin mücadelenin mükâfatını, orada versin! Mekânın cennet olsun!

 


Türk Yurdu Nisan 2007
Türk Yurdu Nisan 2007
Nisan 2007 - Yıl 96 - Sayı 236

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele