Stratejik Derinlikte Vurgun Yemek

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

        Bu yazıya şu sorularla başlamak istiyoruz:

         

        ●ABD’nin, Orta Doğu’yu ve Afrika’yı yeniden tanzim etmeye koyulurken doğacak kaostan “radikal” örgütlerin ve yapıların ortaya çıkabilecek olduğunu öngörememiş olabileceğini, söyleyebilir miyiz?

         

        ●Yine ABD’nin ve Batı’nın bu örgüt ya da yapıların bölgeyi en azından orta ve orta-uzun vadede tamamen istikrarsız kılacağını ve hatta bunlardan bazılarının kalıcı olabileceğini tahmin etmemiş olabileceğini ileri sürebilir miyiz?

         

        Bu sorulara cevabımız gayet tabii ki “evet, öngörememiş/tahmin edememiş” olamaz. Çünkü ABD’nin ve İngiltere başta olmak üzere diğer aktörlerin bu öngörüleri yapacak mikyasta derin tecrübe ve birikimlerinin var olduğunu herkes bilir. Ve yine herkes bilir ki, bu güçler tüm adımlarını, tüm ihtimalleri hesaba katarak atarlar ve muhtemel her yeni duruma ve/veya sapmaya karşı alternatif senaryoları vardır.

        Öyleyse;

         

        ●Komşu coğrafyamızda meydana gelmiş bulunan Sünni-Şii çatışması ABD ve Batı için bir sürpriz değildir.

         

        ●IŞİD, ABD ve Batı tarafından öngörülmemiş bir örgüt değildir.

         

        ●IŞİD gerekçe gösterilerek KDP+PKK+ Özgür Suriye Ordusu ittifakı, Türkçedeki “denize düşen yılana sarılır” darb-ı meselinin bir sonucu değil; iyi hesaplanmış bir stratejinin parçası olarak okunmak zorundadır.

         

        Yukarıdaki soruların ardından zarif, nezih ve yetkin bir yazı kaleme alma biçimi olmadığını bilmemize rağmen makalenin geriye kalan kısımlarının neredeyse tamamının, Batı kaynaklı iktibaslardan oluşacağını, hemen baştan söylememiz gerekmektedir. Bu defa konunun ehemmiyetine binaen; kendi düşüncemizi doğrulayan bakış açılarını alıntılayarak karşımızdaki sorunların “ne menem” şeyler olduklarını/olabileceklerini göstermek istedik:

         

        “Yeni Orta Doğu Kavramı, ilk olarak Haziran 2006’da Tel Aviv’de ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice tarafından kullanılmış; …İsrail Başbakanı Olmert ve Rice uluslararası medyaya yeni bir Orta Doğu Projesi’nin başlatıldığını ilan etmişlerdi…Bu açıklama Orta Doğu’da İngiltere-ABD-İsrail ortak yapımı ‘askeri yol’ haritasının bir teyidi niteliğindeydi. Birkaç yıldır planlama aşamasında olan bu proje kapsamında Lübnan Filistin ve Suriye’den Irak’a, Basra Körfezi’ne, İran’a dek uzanan, NATO garnizonluğundaki Afganistan sınırlarını da içine alan bir istikrarsızlık, kaos ve şiddet ekseni yaratmayı içermektedir. Yeni Orta Doğu Projesi, Washington ve Tel Aviv tarafından Lübnan’ın tüm Orta Doğu’nun yeniden düzenlenmesinde; dolayısıyla ‘yapıcı kaos’ güçlerinin ortalığa saçılmasında bir baskı noktası olacağı beklentisiyle ortaya atıldı. Söz konusu ‘yapıcı kaos’ –bölge çapında şiddet ve savaş koşullarını yaratır- ABD; Britanya ve İsrail’in Orta Doğu haritasını kendi jeostratejik ihtiyaçları ve hedefleri çerçevesinde yeniden çizmesi için kullanılacaktı”[1]

         

        Bu konuşmanın yapılmasından yaklaşık iki ay sonra NATO’nun Roma’daki Askeri Kolejinde Türkiye’den yetkili subayların da bulunduğu bir toplantıda oraya bir harita atılır. Daha sonra matbuat marifetiyle algı yönetiminin bir aracı olarak sıklıkla Türkiye’deki kamuoyunun bilgisine de servis edilen bu harita, Yeni Orta Doğu’nun nasıl olması gerektiğini göstermektedir. Bu haritada Türkiye’nin üçte birlik kısmını da içerecek biçimde “FreeKürdistan” yer almakta, Irak üç parça olarak gösterilmektedir. Türk delegasyonunu son derece öfkelendiren, ABD kaynaklarına göre emekli bir yarbay olan RalphPeters tarafından hazırlananmış olan ve güya ABD hükümetinin resmi görüşünü aksettirdiği tartışmalı olan bu harita, Rice’in Lübnan’da konuşmasını yaptığı haziran ayında ABD’de Silahlı Kuvvetlerdergisinde yayımlanmıştır bile.[2]

         

        İlk defa 2006 yılında yayımlanan bu haritanın ardından yaşanan gelişmeleri hepimiz hatırlıyor olmalıyız. Türkiye Devleti aklı, bu haritanın ardından, muhtemelen rakibin elindeki silahı kendisi kullanmak maksadıyla olsa gerek “Açılım/Çözüm Projesi” adı altında bir takım uygulamalara girişti. Ardından tüm bölge 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” adını alan dalgalanmalarla sarsıldı ve bu dalgalanmaların artçı şokları hâlen devam ediyor.

         

        Bu artçı şokların şu günlerde en popüler ve endişe verici olanlarından birisini IŞİD oluşturmaktadır. Ve IŞİD konusunda kamuoyunda oldukça yoğun bir kafa karışıklığı bulunmaktadır. Bu satırların yazıldığı günlerde ABD öncülüğünde bir koalisyon gücünün oluşturulacağı ve IŞİD’i ve onun etkilerini bertaraf edecek; gerekirse kara harekâtını da içerecek olan bir eyleme girişileceği konuşuluyordu.

         

        Kanada merkezli düşünce kuruluşu Globalresearch’den Prof. MichelChossudovskyIŞİD’ı bir İngiliz-İsrail-Amerikan ortak projesi olarak tanımlayarak; “ABD’nin başını çektiği Terörizmle Küresel Savaş, ABD Askeri Doktrini’nin köşe taşını oluşturur. İslamcı teröristlerin peşinden gitme gayrinizami savaşın ayrılmaz parçasıdır. Temelinde yatan amaç kontr-terörizm operasyonlarının dünya çapında yürütülmesini mazur göstererek ABD ve müttefiklerinin bağımsız ülkelerin işlerine müdahale etmesini sağlamaktadır” demektedir.[3]IŞİD’ın liderinin geçtiğimiz aylarda kendisini halife ilan etmesinden hareketle bu iddiasını şöyle temellendirmektedir:

         

        “Hilafet Projesi, bir propaganda enstrümanı olarak on yılı aşkın bir süredir ABD istihbaratının gündemindedir. Aralık 2004’te Bush yönetimi döneminde Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC) Batı Akdeniz’den Orta Asya’ya ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan yeni bir hilafetin 2020 yılında ortaya çıkacağı ve bunun Batı Demokrasisi ve değerlerini tehdit edeceği kehanetinde bulundu… Hilafet, jeopolitik ve coğrafi açıdan, ABD’nin içerisinde ekonomik ve stratejik nüfuzunu genişletmeye çalıştığı geniş bir alan oluşturur…NIC raporunun bahsetmekten kaçındığı şey, ABD istihbaratının, Britanya’nın MI6’sı ve İsrail’in MOSSAD’ı ile işbirliği içinde hem teröristleri hem de hilafet projesini el altından desteklediği gerçeğidir.”

         

        Bu değerlendirmeyi komplocu bir bakışı açısının ürünü olarak okuyabiliriz. Ancak NBC televizyon kanalında yayınlanan "MeetThePress" adlı programda Chuck Tood’un sorularını yanıtlayan Obama’nın; "Bağdat yönetimi tarafından Irak’taki Sünni Arapların dışlandığını; yaşananların bunun sonucu olduğunu belirterek; “Suriye'de ılımlı muhaliflere de daha çok kaynak sağlamalıyız. Çünkü, bu Sünni bölgede Sünnilerle çalışmadığımız müddetçe, bu problemler olmaya devam edecektir. Dolayısıyla hem Irak hem Suriye’deki stratejimizde amaç IŞİD üyelerini ve varlıklarını ele geçirmek."[4]türünden beyanlarını; IŞİD’le ilgili Sünni Arapların tepkisini temsil eden bir hareket ve sosyolojik bir zemine dayanıyorlar ve güçleniyorlar yorumları ile birlikte okursak; bölünmesi mukadder hâle gelmiş olan Irak’ta elan Sünnilere ait bir bölgenin ve siyasal varlığın olmadığını da dikkate alırsak ve ilave olarak ABD’nin öteden beri bu ve benzeri gelişmelerdeki siciline baktığımızda; içimizden bir ses MichelChosudovsky’e hak vermemizi bize fısıldar. Çünkü El Kaide’nin; Usame bin Ladin’in ve diğer birçok “cihadcı”nın, CIA tarafından eğitilen ve pentagon tarafından yönetilen Afganistan cihadının ürünleri olduğunu unutacak kadar zaman, henüz geçmedi.

         

        Lakin vakıa bu olsa da bu coğrafya,IŞİD ya da benzeri radikal akımların yabancısı değil. Çünkü öteden beri İslam tarihi bize bu tarz yapı, hareket ve itizallerin örneklerini sunmaktadır. Henüz erken devirlerde ortaya çıkan “Harici” hareketini[5] bu tablonun dışında düşünmek mümkün olmadığı gibi; müteakip dönemlerde ortaya çıkan siyasal ihtilafları dahi bir tarafıyla; az ya da çok radikalizmle irtibatlandırmak çok yanlış olmayacaktır. Uzağa gitmeye de gerek yoktur aslında; daha yaklaşık yirmi yıl önce Türkiye kamuoyunun şahit olduğu Hizbullah cinayetleri, ancak bu tür sapkınlıkları meşrulaştıran bir İslam okumasıyla mümkün olabilirdi. Öyleyse tam burada şu önermenin yapılması mecburiyeti bulunmaktadır: Geniş anlamıyla İslam geleneği radikal okuma ve tavırları meşrulaştıran malzemelere sahiptir. Eğer bu önerme isabetliyse bu bizi şöyle bir ikinci önermeye doğru götürecektir: Öyleyse özellikle İslam tarihi ve hadis bağlamında okumalarımızın gözden geçirilmesi ve Kur’an’ın genel maksadı açısından test ve teyit edilmesi gerekmektedir. Dinde aşırıya gitmeyi şiddetle men eden; özellikle Yahudigeleneği üzerinden dinde aşırı gitmeleri eleştiren Kitap’ın açık mesajının yanında, Hz. Peygamber’in “ümmet-i vasata” olmamızı tembihleyen talimatını unutan; Yahudi-Hristiyan geleneğinin ve emperyalizminin acısını ümmetin diğer unsurlarından çıkartan; hatta onları tekfir ederek katleden “İslamcı” hareketleri meşru görmek imkânı yoktur. IŞİD de böyle bir harekettir.

         

        Ancak IŞİD’i sadece öfkeli; gelip geçici radikal bir örgüt olarak anlama da tabloyu isabetli okumama demektir. Çünkü IŞİD ayrıca Irak’ta Sünni Arap’ın onurunu temsil etmekte; bölünmesi mukadder hâle gelmiş Irak’ta Sünni Arap’a bir devlet sağlama hareketidir. Kaldı ki böyle bir devlete, Irak’taki Sünni Arap kadar Batı dünyasının da ihtiyacı vardır. Aksi halde istedikleri Irak ve Kürdistan tahakkuk etmeyecektir. Ayrıca IŞİD’in varlığı ve eylemleri KDP/PKK/PYD oluşumlarının IŞİD’le mücadele adı altında Batı dünyası tarafından silah yardımlarıyla desteklenmesi ile beraber bir meşruiyet alanını da açmıştır.[6] Çünkü IŞİD Sünni Arap bölgeyi inşa ederken aslında adım adım“Kürdistan”ın varlığını inşa etmektedir.

         

        Mehmet Akif Okur Türk Yurdu’nun Temmuz sayısında, şu önemli hususlarda hem dikkatimizi çekiyor hem de bizi düşünmeye sevk ediyordu:

         

        “IŞİD’in Musul’daki hamlesi, bağımsızlık için fırsat kollayan Erbil’e çok önemli bir imkân penceresi açtı. Barzani, Bağdat yönetimi ile arasında sorun teşkil eden Kerkük ve civarındaki zengin petrol bölgelerinin denetimini merkezi hükümetle çatışma yaşamaksızın ele geçirdi. Irak’ta IŞİD saldırılarının alevlendirdiği; köken, dil ya da mezhebe dayalı etnisiteler ile iktidar arayışındaki diğer grupların taraf oldukları savaş, ülkenin bir arada kalamayacağına, ABD gibi aktörleri de ikna ederse süratle bağımsızlık ilan edilmesi sürpriz olmayacak. Maliki’nin birlik hükümeti kurulması çağrılarını reddedişine İsrail’in Erbil’e son dönemde dozunu arttırarak verdiği desteği de eklersek çok da uzak olmayan bir gelecekte böyle bir haber, gazete manşetlerine yerleşebilir. Bağımsız Kürdistanı, Irak’la sınırlı kalmayıp Suriye’ye de uzanacak parçalanma sürecindeki ilk büyük domino taşı kabul etmek gerekiyor. Sonrasında, Suriye ve Irak’taki çözülmenin ikili-üçlü parçalanmalarla mı, yoksa bir miktar petrolü ele geçirenin devlet kurma sevdasına düşeceği paramparça olma senaryosu üzerinden mi, ilerleyeceği sorusunun tartışıldığını görebiliriz…

         

        80’ler ve 90’larda Orta Doğu’daki Arap devletlerinin ufalanmasını İsrail’in genel güvenlik çevresi bakımından olumlu sayan yaklaşımlar, İsrail sağı içinde taraftar bulmuştu. Her ne kadar, böyle bir parçalanmanın örgütler üzerinden daha ciddi tehditler yaratacağını savunanlar olsa da Tel-Aviv’in Suriye ve Irak’ın parçalanmasına itiraz edeceğini gösteren ciddi bir işaret bulunmuyor. Özellikle Bağımsız Kürdistan’ın Araplarla bitmeyecek kan davası sebebiyle ister istemez İsrail’in doğal müttefiki haline geleceği beklentisi epeyce yaygın. Geçmişte Kuzey Irak’a yapılan yatırımlar ve devlet alt yapısı için verilen destek hâlâ hafızalarda. Erbil’in boru hattıyla Akdeniz’e inen petrolüne İsrail’in müşteri olması aradaki iyi ilişkilerin hiç zedelenmediğini gösteriyor. Bu yüzden Erbil, Irak’taki gelişmeler bağımsızlık yolunu daha da temizlediğinde Washington’u ikna etmek için İsrail’in yardımını isterse buna şaşırmamak gerekiyor. Tel Aviv-Erbil hattının güçlenmesi, Bağımsız Kürdistan’ın hep Türkiye’nin nüfuz alanı olarak kalacağını varsayanları büyük bir hayal kırıklığına uğratabilir.

         

        Bu noktada Türkiye’deki siyasi elitler, kararlarını verirken şu parametreleri değerlendirmek durumundalar. Bağımsızlık, bölge jeopolitiğini temelden sarsacak kalıcı bir statü değişimi iken Ankara’nın elinde tuttuğunu düşündüğü boru hattı vb. kartlar ise yeni konjonktürlerdepekâlâ etkisizleşebilecek politika kaldıraçları konumundalar. Bırakın uzun vadeyi, kalıcı statü kazanıldıktan sonraki 5-10 yılda Erbil’de nasıl bir iktidar olacağını da petrol akışı için hangi güzergâhların tercih edileceğini de kesinlikle tahmin etmek mümkün değil. Özerkliği Türkiye ile yürütülen sürecin bir parçası saydığını, Suriye’nin kuzeyinde belirli bir bölgeyi denetim altına aldıktan sonra yüksek sesle vurgulamaya başlayan PKK/BDP çizgisi, talep çıtasını yüksek tutma politikasını, Erbil’in bağımsızlığı ile birlikte perçinleyecektir”

         

        Okuyucunun müsamahasına sığınarak yazımızı ABD’nin çok önemli düşünce ve strateji kuruluşu olan Stratfor’un “Türkiye’nin Coğrafi Hevesleri” başlıklı değerlendirmesinden şu satırlarla devam etmek istiyoruz:

         

        “Türkiye’nin Güneydoğusu’nda demografik olarak yerel Kürtler ağırlıklı.Bu bölge, Suriye, Irak ve İran’ın devasa Kürt bölgeleriyle sınırdaş. Suriye’de hâlihazırda yaşanan çözülme süreci, potansiyel olarak orada yaşayan Kürtleri, Türkiye’yi bölmek için Anadolu’daki radikal Kürtlerle birleşmeye yöneltebilir. Irak’ın fiili parçalanması, Türkiye’yi, Irak’ın Kürtlerin yaşadığı kuzey bölgesiyle yapıcı bir çevreleme politikası izlemeye mecbur bıraktı. Ancak aynı zamanda bu durum Irak’ın geri kalanı üzerinde Türkiye’nin nüfuzunu zedeledi… Türkiye Orta Doğu’da daha büyük bir nüfuz istiyor; ancak buradaki sorun, kendisini bölgenin karmaşıklığından arındıramayacak kadar Orta Doğu ile iç içe olmasından kaynaklanıyor. Erdoğan, bölgede daha büyük bir nüfuz sağlamak için ülke içindeki Kürt sorununu kısmen çözmesi gerektiğini biliyor. Hatta Arapça “vilayet” kelimesini de sık sık yüksek sesle telaffuz etmeye başladı ki, bu da Osmanlı İmparatorluğu ile ilintili bir kelime. Söz konusu sözcük yarı-otonom kentler anlamına geliyor ve bu kavram yerel Kürtlerle uzlaşmanın kilidini taşısa da Türkiye’deki Kürtlerin milliyetçi rakiplerini de harekete geçirebilir. Dolayısıyla bu durum (vurgusu tamamen Türklerden oluşan bir Anadolu yaratmak olan) Kemalizm’in temellerini kökten yok etmeyi amaçlayan büyük ve simgesel bir adımdır.”[7]

         

        Sonuç olarak Batı, bizi adım adım izliyor. İşine gelen yerde alkışlıyor, destekliyor, işine gelmeyen yerde ise bin türlü dalavere çeviriyor. O nedenle yapıp edeceklerimize karar verirken çok düşünmemiz; ideolojik körlükle tarihin sunmuş olduğu tecrübeleri ve bu ülkenin gerçeklerini ıskalamamamız gerekiyor.


        


        

        [1]MahdiDariusNazemroaya, TurquieDiplomatique, Ağustos 2014.


        

        [2]Nazemroa, agm.


        

        [3]TurquieDiplomatiquie, Ağustos 2014.


        

        [4] Bakınız 8 Eylül 2014 tarihli gazeteler ve haber ajansları


        

        [5] Teolojik olarak haklı ve isabetli bulacağımız yanları olmakla beraber esası ve genel çerçevesi itibariyle Harici hareketi yanlış bir İslam/Kitab okumasının ürünüdür.


        

        [6] Nitekim bu koalisyona Almanya’da dâhil olmuştur. Oysa bu zamana kadar Almanya resmin bir yerinde yoktu.


        

        [7]TurquieDiplomatique, Ağustos 2014.


Türk Yurdu Ekim 2014
Türk Yurdu Ekim 2014
Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele