HASAN CELÂL GÜZEL: “İSLÂMCI AYDIN” KOMPLEKSLERİNDEN KURTULMALI

Nisan 2007 - Yıl 96 - Sayı 236

        Yıllarca bürokrasinin en önemli kademelerinde görev yapan, Devlet ve Millî Eğitim eski Bakanı ve eski YDP Genel Başkanı Hasan Celal Güzel; hâlen aktif siyasetin içinde yer almasa da, Radikal gazetesindeki köşe yazılarıyla ve tartışma programlarında yaptığı “köşeli” konuşmalarıyla adından sıkça söz ettiriyor. Güzel’le, evindeki çalışma odasında; dış politika, milliyetçilik, millî devletin geleceği ve “İslâmcı aydın”ın zihnî yapısı üzerine konuştuk:.

 

— Bir yandan sınırımızdaki Kürt yapılanması devletleşme sürecine sokuldu ve bu oluşum ülkemizde etkisini giderek daha fazla hissettiriyor. Bir yandan da bölücü terörün siyasî hedeflerinin dayatıldığı bir süreci yaşıyoruz. Dahası federasyon tartışmalarını gündeme taşıyan sorumsuzca açıklamalar birbirini izliyor. Tüm bunların ışığında siz Türkiye’de millî devletin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

— Efendim, Türkiye’de yönetici hâkim sınıfın iki endişesi var; ben ikisine de katılmıyorum. Bir tanesi, tamamen hayal mahsulü olan irtica tehdidi. Türk tarihinde bir irtica olayı hiçbir zaman yaşanmadı. 

İkincisi Sevr tehdidi ki aslında son zamanlarda çeşitli faktörlerin neticesinde yavaş yavaş ne yazık ki Türkiye’nin gündemine giriyor. Ama ben, Türkiye’de bugün de gelecekte de millî devletin parçalanacağına dair bir endişe taşımıyorum. Çünkü büyük Türk milleti ve onun içinden çıkan kahraman ordusu buna asla müsaade etmez. Zaten millete dayanarak politika yapan siyaset adamları da milletin bu temayülünü bildikleri için, bu konuda hassasiyeti olmayanlar dahi en azından oy kaygısıyla bu istikamette adımlar atmaya cesaret edemezler. Onun için ben bu konuda katiyen korkulu, endişeli değilim.

Ancak, bu hâl beni ve benim gibi düşünen insanları rahatlığa sevk etmemeli, gereken tedbirleri almak mecburiyetindeyiz. Türkiye’de çok zor şartlar altında, koskoca bir imparatorluğun toprakları üzerinde ve bir hayli küçülmüş bir coğrafyada büyük bir millî mücadele sonucunda millî devletimizi kurduk, bunu parçalatmamız mümkün değil. Türkiye’de gerçekten bizden toprak almaya, devlet bütünlüğümüzü bölmeye çalışanlar boş yere uğraşmaktadırlar. Bilsinler ki, bu millet son ferdine kadar buna karşı çıkar. Mesela, ben 62 yaşıma geldim, ama çok rahatlıkla cepheye gidip savaşırım. Önce vatan sevgisi lâzım; askerler boşuna dağa taşa toprağa yazmıyorlar bunları. Bu vatan olmazsa millet de olmaz, halk da olmaz, kişi de olmaz. Ben ferdî hak ve hürriyete de çok önem veririm, yıllarca bunun mücadelesini verdim. Ama vatandaşın haklarının korunabilmesi için önce üzerinde yaşadığı bir vatanı olması lâzım. O vatanın bütünlüğü her şeyden önemlidir.

Efendim, Türkiye’de bazı politikacıların zaman zaman gaf yaparak, zaman zaman popülist hesaplamalarla, bazen de yanlış çevrelerin tesirinde kalarak ifade ettikleri bir deyim var; “Kürt sorunu.” Bu Demirel’le İnönü’nün 1991 seçimlerinden sonra “Kürt realitesi” sözünü telaffuz etmeleriyle başladı. Sonra Mesut Yılmaz, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” dedi. En son Erdoğan, Diyarbakır’a gidip “sözde müşaviran ve aydın takımı”yla istişare ettikten sonra “Kürt sorunu”ndan bahsetti. Türkiye’de asla bir Kürt sorunu yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Türkiye’de bir terör sorunu vardır! Türkiye’de Kürtçülerin ve siyasî ayrılıkçı, ırkçı grupların terör örgütünü de kullanarak Türkiye’yi bölüp parçalama isteği vardır. Ama ne yazık ki bu konularda hassas olmayan siyaset adamları bazen yanlış ifadeler kullanabiliyorlar.

Türkiye’de Kürt konusunun böyle tırmanışa geçmesinin çeşitli sebepleri var. Bunlardan bir tanesi, üyelik sürecinde AB’nin Türkiye üzerindeki baskılarından cesaret alan ırkçı, bölücü siyasî Kürtçülerin yaptığı hareketlerdir.

İkincisi; Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra Kuzey Irak’taki peşmergelerin Amerikan desteğiyle faaliyetlerini artırmaları ve önce ayrı bir federatif sisteme, sonra konfederatif bir bağlantıya, daha sonra da bağımsız bir Kürdistan kurmaya doğru yönelmeleridir. Bunun da bizim sınırlarımız içinde yaşayan kardeşlerimizi istismar etmek isteyen siyasî Kürtçüler tarafından kullanıldığını görüyoruz. Bütün bunların neticesinde de, Türkiye’de bir yandan “acaba bölünüyor muyuz, bir iç savaş mı çıkacak?” endişesi yaşanırken; bir taraftan da bu endişeyi istismar eden birtakım sözde aydınlar, ayrılıkçı Kürtçülerin emellerine hizmet edecek formüller geliştiriyorlar.

Mesela, “Kürt sorunu askerî tedbirlerle halledilemez, demokratik ve siyasî çözümler gerekir” diyorlar. Ben de yazılarımda hep soruyorum; “Yahu bu demokratik-siyasî çözümler nedir Allah aşkına? Bir sıralayın da biz de öğrenelim!” Geçiştiriyorlar, çünkü halkın bundan hoşlanmayacağının farkındalar. Ama adı demokratik olunca savaşı falan çağrıştırmıyor. Barış gibi kavramların arkasına sığınıp müspet manalarını istismar ediyorlar.

Bir zamanlar Kürtçe yayın diye tutturmuşlardı. Buyurun işte yayın... Şimdi Kürtçe eğitim diye tutturdular. Ama bunlarla yetinecek falan değiller. Arkasından terörist başı Apo başta olmak üzere, bütün terör örgütüne mensup kişilerin, daha dün Mehmetçiği şehit eden canilerin affedilmesini istiyorlar.

Öyle ki, eskiden bunlara karşı mücadelesiyle bilinen bir eski Emniyetçi Genel Başkan dahi, “Eşkıyayı dağdan ovaya indirip politikacı yapalım” diye beyanat verebiliyor. Yahut da “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü tehlikeye giriyor” diyerek, 12 Eylül’ü anarşi ortamına karşı yaptığını söyleyen ve daha sonra Türkiye’nin 7. Cumhurbaşkanı olan bir darbeci Genelkurmay Başkanı bile bir bakıyorsunuz 90 yaşında birdenbire siyasî ve demokratik çözümlerden yana liberal bir aydın görüntüsü vermeye çalışıyor. Esasında bunlar geçmişteki yanlışlıklarını örtbas etmek, şirin görünmek için böyle imaj değişikliklerine soyunuyorlar. Bence çok büyük yanlış içindeler ve Türkiye’ye de zarar veriyorlar.

Tamam, af da ettik diyelim... Parlamentoya girmek istiyorlar. Tamam, parlamentoya da alalım ama, siz ırkçı bir parti olarak ortaya çıkıyorsunuz. Parlamentoya giderken bütün Türkiye’nin partisi olmanız gerekir. Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizde de ırk esasına dayanan siyaset yapılamaz; kimse buna müsaade etmiyor, Türkiye de etmez. Bununla da yetinmiyorlar. Bir bakıyorsunuz 17 Aralık 2004’teki Brüksel Zirvesinden önce –ki 17 Aralık bir dönüm noktasıydı bildiğiniz gibi- iki büyük Avrupa gazetesine ilan vermişler, özerk yönetimden ve federasyondan söz ediyorlar. Bu salam politikasıdır diplomaside. Bütün bu hesapların sonunda şu vardır: Özerk yönetim, federasyon, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı değiştirmek, değişmez nitelikteki ilk üç maddesini ortadan kaldırmak, “Türkiye ve Kürdistan Cumhuriyeti” haline getirmek.

Bununla da yetinmeleri katiyen söz konusu değil, arkasından da Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan mümkün olduğu kadar büyük bir parça koparıp kurulacak Kürdistan’a eklemek. Nitekim en son Irak Kürdistan’ı, -adına dikkat edin- Bölgesel Yönetimi Anayasası’nın benim ortaya çıkardığım giriş kısmında, Sevr Anlaşmasının 62, 63 ve 65. maddelerine atıfta bulunarak bunu açıkça ilan etmişlerdir.

Şimdi vaziyet buyken, bizim Türkiye’deki millî devleti ve üniterliğimizi, tekliğimizi, bölünmez bütünlüğümüzü muhafaza etmemizin yolu, bütün bu konularda evvela çok ciddi ve gerçekçi tespit ve teşhisler yapmaktan geçer. Tabii biz de öncelikle sulh yoluyla halletmekten yanayız; ama eğer bu olmazsa, devletin gücünü kesin şekilde göstermesi, özellikle Irak konusunda diplomasisinin arkasına mutlaka silahlı gücünü koyması gerekir.

 

— Türkiye maalesef bölgesinde aktif bir dış politika izleyemiyor ki siz de yazılarınızda etrafımızdaki gelişmelere seyirci kalmamızdan yakınıyorsunuz. Yıllarca devletin önemli kademelerinde görev yaptınız,  devlette işlerin nasıl yürüdüğünü en iyi bilenlerdensiniz. Türkiye’nin dış politikada bir vizyonu, stratejisi olmayışı sizce neden kaynaklanıyor? Güçlü olmayana hayat hakkı tanımayan bu coğrafyada, Türkiye böyle etkisiz kalarak varlığını nasıl koruyabilecek?

 

— Aslında bu uzun bir hikâye, fakat kısaca şöyle söyleyeyim: Millî Mücadele döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, bir Misakımillî vardı. O Misakımillî, Türkiye’nin ilan ettiği sınırların gerisine gidilmeyeceğine dair edilmiş bir yemin, bir anttı. Ve bu sınırlar içinde Musul-Kerkük hattı da vardı. Aynı şekilde şu anda elimizde olmayan başka yerler de vardı. Atatürk, Nutuk’ta bunu açıkça söylemiştir. Yıllar geçtikçe Misakımillî, diplomatlarımız ve siyaset adamlarımız tarafından yanlış anlaşılmaya başladı. Daha önce ‘biz bu sınırların gerisine gitmeyiz’ iddiası varken, ‘biz bu sınırların ötesine çıkmayız’ şeklinde bağlayıcı, pasifleştirici, diplomasiyi belirli sınırlar içine hapseden, muhafazakâr-pasif bir duruş haline geldi.

Atatürk, bunun dışında bir devlet adamıydı. Mümkün olduğu kadar Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tevarüs ettiği gücü kullanmaya çalıştı. Nitekim uzun mücadeleler neticesinde Hatay’ı Türkiye’ye ilhak etmiştir. Çok hayıflandığı, üzüldüğü, gerçekleştiremediği emellerinden birisi de Musul-Kerkük konusu olmuştur. Ancak maalesef onun vefatını müteakip, Millî Şeflik döneminde Türkiye daha çok içine kapandı. Bunda İkinci Dünya Savaşının da rolü vardı. Öyle bir hale geldi ki İnönü döneminde Türkiye sınırları dışında Türk olduğunu iddia etmek suç haline getirildi. Aynı şekilde Müslüman ülkelerle münasebet kurmayı laikliğe aykırı gören bir anlayış da vardı o zaman. Senelerce bu şekilde gittik.

Rahmetli Menderes döneminde biraz hareketlendi. Kıbrıs müdahalemizle isabetli gelişmeler oldu. O dönemde, o zamanki ifadesiyle Müşterek Pazar’a doğru da yol almaya başladık. Ama ne yazık ki ondan sonraki dönemlerde de özellikle Demirel dönemlerinde dış politika tamamen bu pasif diplomasinin hâkimiyetine terk edilmiştir.

Bir ara merhum Özal döneminde bu pasif diplomasiyi delme gayretleri görüldü. Nitekim Özal, bir taraftan ABD’yle stratejik ortaklığı sağlamlaştırırken, diğer taraftan eski Osmanlı coğrafyasıyla ve Türk dünyasıyla da, özellikle Cumhurbaşkanlığı döneminde ilgilenmeye başladı. Bir taraftan da AB politikasını hızlandırdı. Böylece Türkiye çok yönlü bir politikaya girmiş oldu. Ancak ondan sonraki koalisyonlar devrinde de yine bu pasiflik yüzünden maalesef çok büyük problemler yaşadık.

Şimdiki Gül-Erdoğan hükümetleri ise başlangıçta çok da tecrübesiz oldukları bir halde, kucaklarında yıllardır kangrenleşmiş bazı meseleleri buldular. Kıbrıs konusu artık son döneme gelmişti, Güney Kıbrıs AB’ye giriyordu, AB’de zirveler toplanıyordu geldiklerinden birkaç ay sonra. Ve en önemlisi de, ABD’nin Irak’ı işgali gündeme gelmişti, savaş vardı. Bu konularda aktif davranmak isterken, ne yazık ki bunlar da o pasifliğin zebunu oldular. AB konusunda belli tavizlere rağmen daha canlı bir politika izledikleri söylenebilir. Kıbrıs’ta evvela çok tavizci olmuşlardı, sonra halkın da tepkisiyle belli bir noktaya geldiler.

Ama özellikle Irak politikaları bir faciaydı. 1 Mart’ta tezkerenin reddi, I. Dünya Harbi’ne ters taraftan girme hatasından sonra bizim son 100 senelik tarihimizde yapılan en büyük hatadır. Önemli olan Amerika’nın yanında olmak değildi. Önemli olan şuydu: 1400 senedir Türk varlığı ve hâkimiyeti içinde olan bir coğrafya burası… Daha 100 sene olmamış elimizden çıkalı… 1926 Ankara Anlaşmasına göre iddialarımız olan bir coğrafyada böylesine büyük bir savaş oluyor… Bir taraftan bizim bağımsız Kürdistan, PKK gibi problemlerimiz var… Ve biz bunu bîtaraf olarak seyretmekle yetiniyoruz! Böyle bir şey düşünülemezdi, fevkalade büyük hataydı.

O zaman ben Gül’e ve Erdoğan’a defalarca gittim, yazılı olarak da görüşlerimi bildirdim ve bir yandan da her gün neredeyse bunları yazdım, olabilecekleri söyledim. Başbakan ciddiyetle dinledi. Fakat grup kararı almamış olması bizi bu felakete sürüklemiştir. Şimdi artık bunun hata olduğunu kabul ediyor. O zaman ne dediysek aynen vaki oldu. Bir de kalktık kırmızıçizgiler koyduk. Yapamayacağınız bir şey konusunda kırmızıçizgi ilan ederseniz ve daha sonra da dediğinizi yerine getiremezseniz hiçbir itibarınız, ağırlığınız kalmaz. Bu dış politikanın en temel kaidesidir.

Aynı şekilde Türk askerinin başına çuval geçirilmesine de seyirci kalınmış, ABD’ye bir nota dahi verilememiştir. Dünün keçi çobanı peşmergeler ABD’nin sağlam müttefiki oldular. Oranın gerçek sahibi olan Irak Türkleri artık tamamen tarihî planda kaldılar, köle muamelesi görüyorlar. En son çıkarılan Birleşmiş Milletler raporu ve Hamilton raporunda dahi bunu tespit etmek mümkün. Eğer bir federasyon kurulacaksa, bunun içinde mutlaka bir Türk federe devleti de olması gerekirken, Türkler aslî unsur olmaktan da çıkarıldı. Oradaki birkaç kişilik gruplardan birisi haline getirildi. Bugün Irak’ta üç milyon civarında Türk vardır. Onlarla hiçbir ilgimiz kalmadı ne yazık ki ve Irak politikamız iflâs etti.

Adamlar açıkça bizi ve ordumuzu tahkir ediyor, biz de buna tahammül ediyoruz. Ara sıra Başbakan ya da Dışişleri Bakanı kükrüyor, ama gerisi gelmiyor. Genelkurmay Başkanı Amerika’da “Bizim onlarla konuşacak bir şeyimiz yok” derken, Başbakan Türkmenistan uçağında ayaküstü “Diyalog kurmaya hazırız” diyor. Bunlar çok büyük çelişkilerdir. Türkiye’nin güvenliğini ve bütünlüğünü tehlikeye sokuyor.

 

— Türkiye’nin bir ‘mozaik’ olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

—Türkiye asla bir mozaik değildir. Bu konuda rahmetli Özal da hataya düştü. Bunun tartışmasını kaç defa yaptık. Ben bu konularla çok meşgul oldum, araştırdım, çalıştım, bütün istatistikleri topladım. Bütün bu çalışmaların ortaya çıkardığı sonuca göre, Türkiye’deki nüfusun en az yüzde 85’i Türk asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Ama ırkçılık yapan bölücü Kürtçüler, Türkiye'deki Kürt sayısını açık artırmaya çıkardılar. Önceleri 9 milyon diyorlardı, sonra 15 milyona çıkardılar, nihayet 20–25 milyona ulaştılar. Akılları sıra, böylece Kürt sayısının Türkiye nüfusunun üçte biri üzerinde olduğunu ileri sürerek Türkiye'nin bölünmesi tezlerine gerekçe uyduracaklar. Hâlbuki P.A. Andrews'in yaptığı araştırmaya göre, Türkiye'deki Kürt nüfusu oranı % 8,36 olarak bulunmuştur. TÜİK'in ana dili esas alarak yaptığı sayımlarda bu oran % 7,07'dir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün yaptığı araştırmaya göre ise % 6,2'dir Ayrıca, Ali Tayyar Önder, Kürt ve Zaza nüfus oranını yüzde 7,84 olarak hesaplamıştır. Kısaca, bu oranın en fazla yüzde 8,5 civarında olduğu ve bunun da 6,5 milyonluk bir nüfusa tekabül ettiği anlaşılmaktadır.

Kendisini alt kimliğiyle tanımlayan diğer gruplarla birlikte, hepsinin toplamı yüzde 15’i katiyen geçmiyor ki bunların büyük bir kısmı zaten kendisini Kürtler de dâhil olmak üzere Türk olarak ifade ediyor. En son bir Amerikan kuruluşunun Türkiye’de kimlik konusunda yaptığı araştırmada, kendisini “Türk’üm” diye ifade edenlerin oranı yüzde 94,6 çıkmıştır. Böyle bir topluma nasıl mozaik dersiniz! Hangi Avrupa ülkesi, hangi dünya ülkesi bu kadar kaynaşmış millî bir bütünlük gösteriyor?

Onun için Türkiyeli kelimesi gibi bu mozaik kelimesi de uydurmadır. Zaten Kamran İnan açıkladı, sonradan ben de baktım; KGB’nin icat ettiği bir laftır bu, Türkiye üzerinde kullanılması için. Türkiye, adı üstünde Türklerin ülkesidir, bölünmez bir bütündür. Bu konuda hiçbir taviz vermeyiz. Bu konuyu çok fazla karıştırırlarsa da Avrupa Birliği ile de ABD ile de münasebetlerimizi gözden geçiririz. Zira bunlar bizim en hayatî konularımızdır.

 

 — Özellikle Hrant Dink cinayetinden sonra, medyada Türk milliyetçiliğine karşı adeta bir savaş açıldı. Türk milliyetçileri “ırkçı, kafatasçı, faşist” olarak suçlanmaya başlandı. Hatta Nobel heveslisi bir yazar, ırkçılığın bir tek Türkiye’de kaldığını söyleyecek kadar ileri gitti...

 

— Yaşar Kemal.

 

— Evet. Yıllardır demokrasi adına etnik ırkçılığı körükleyenler, söz konusu Türk milliyetçiliği olunca müthiş bir alerji duyuyorlar. Siz milliyetçilik tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz?

 

— Bu “Batı ağızlı sözde aydınlar” milliyetçilik kelimesini Batıdaki karşılığı olan nasyonalizmle karıştırıyorlar. Nasyonalizm denince Batıda iki savaş arası dönemdeki ırkçı, faşist, nazist hareketler akla gelir. Kendi cinsinden-ırkından olmayanları ayırt eden, düşman gören, ortadan kaldırmaya çalışan dikta rejimleri bu şekilde anlaşılır. O yüzden de onlar patriotizm’le(vatanseverlik) nasyonalizmi ayırmayı tercih etmişlerdir. Ama ABD de dâhil olmak üzere gelişmiş Batı demokrasilerindeki patriotizm anlayışı bile bizim milliyetçilik anlayışımızdan daha serttir.

Türkiye’de milliyetçilik, sosyolojik olarak Batıdakinden çok farklı şekilde gelişmiştir. Bizde milleti meydana getiren unsurların içinde, klasik tarifte din başköşeyi işgal etmiştir. Dolayısıyla biz, Millet-i İbrahim ile Türk Milleti arasında aynîlik meydana getirmişizdir. Batıda 1789’dan sonra, özellikle 19. asırdaki sosyolojik manadaki millet fikriyle, bizim ta Osmanlı medeniyetinden beri devam eden millet fikrimiz birbirinden çok farklıdır. Bizim daha sağlam temellerimiz vardır.

Türk milleti tarihi boyunca kesinlikle ırkçı bir ayrımcılık göstermemiştir. Farklı dinden, ırktan, dilden olsa bile karşısındakine hep hoş görüyle bakmıştır. Bunun bir tek istisnası gösterilemez. Bizde hiçbir zaman Yahudi gettoları meydana gelmemiştir, Yahudilerle yan yana yaşamışızdır. Bizde hiçbir zaman Ermeni mahalleleri ortaya çıkmamıştır, çünkü Ermenileri “Bizim gâvur Türklerimiz” diyerek bağrımıza basmışızdır. Rumlar da farklı değildir. Dolayısıyla, bizde böyle bir ayrımcılık esası yoktur.

İkincisi, biz zaten Müslüman olanları Osmanlı döneminden beri aynı milletten kabul etmişizdir. Boşnak, Arnavut, Kürt, Laz gibi ayrımlar sadece folklorik manada bazı özellikleri göstermek için kullanılmıştır. Bizim istatistiklerimizde dahi, Osmanlı’nın son dönemine kadar Müslim-Gayrimüslim diye ayrım yapılmıştır. Rıza Nur da, İsmet İnönü de Lozan hatıralarında hep söyler: Kürtleri ve Alevîleri karşımıza çıkardıklarında bizim heyettekiler çok şaşırmışlar. İsmet İnönü “Onlar zaten Türk yahu, ayrı değil ki” demiş. Hele Alevîleri zaten hiç saymamışlar, “Biz Müslüman olanları azınlık kabul etmeyiz hiçbir şekilde” demişler, sonuna kadar da bunu savunmuşlardır. Aynı görüş şu anda da vardır.

Üçüncüsü; bizim Kürtlerle de diğer alt etnik gruplarla da çok büyük bir kültürel benzerliğimiz, hatta ayniyetimiz mevcut. Türk milliyetçiliğinin önderlerine bakın; ta Ziya Gökalp’tan, rahmetli Erol Güngör Hoca’ya kadar alın, bir kültür milliyetçiliği görürsünüz. Irkçılıkla itham ettikleri Nihal Atsız’ın tarif ettiği, anlattığı, yazdığı tarihleri ben ezbere bilirim; orada bile zannedildiği gibi ırk tarafı değil, işin kültür tarafı hâkimdir. Kürt’le Türk’ün kültürel bakımdan hemen hiçbir farkı yoktur. Çeşitli Kürtçe lehçelerinin birbiriyle anlaşmada kullandığı dil de zaten Türkçe olmuştur. Müzikte, folklorda, edebiyatta, en önemlisi tarihte bir farklılık yoktur. Dolayısıyla bizim bu konudaki ırkçılığımız hiçbir zaman söz konusu olamaz.

Peki, o zaman yükselen ne? Yükselen şu, daha doğrusu mevcut olan şu; Türk milleti, son dört-beş yıldır çok büyük bir baskı altındadır. Nedir bu baskılar, hemen söyleyeyim;

Bir; Ermeni iftiraları. Bütün Ermenileri suçlayamayız ama Ermeni diasporasının ve Ermenistan’ın iftiraları, bizi fevkalade rencide etmiştir. Bizim tarih kitaplarımızda hiçbir zaman Ermenilerin yaptıkları soykırım, etnik temizlik ve katliamlar konusunda en ufak bir şey yer almamıştır. Adamlar, Van’da birkaç günde 35 bin kişiyi kesiyorlar, hem de tehcirden çok önceki bir zamanda. Buna rağmen böyle bir düşmanlık tohumu ekmemişiz biz. Ama birdenbire gittikçe artan bir şekilde karşımızda Ermeni iftiralarını bulduk. İnsanlar kendi kendilerine “Benim atam, dedem, Osmanlı ne diye Ermenileri kesmiş olsun” dediler. Türk adıyla anılan bazı yazarlar bile Türklerin Ermenileri, Kürtleri kestiğini söyleyip Nobel ödülü aldılar; bu bizim milletimizde çok büyük bir yaralanma, kırılma meydana getirdi.

Sonra, Kıbrıs’ta duçar olduğumuz haksızlık var. Biz büyük tavizler vererek Annan Planı’nı kabul ediyoruz; Güney Kıbrıs Rum kesimi gidiyor, AB tam üyesi oluyor ve üstelik bizim girmemiz konusunda şartlar öne süren, engeller çıkaran bir ülke konumuna geliyor. Yani aslanı kediye boğduruyorsunuz; bu hiçbir zaman Türklerin hoşuna gitmemiştir haklı olarak, bu büyük bir haksızlıktır.

Üçüncüsü; kalkıp diyorlar ki, “Sizi AB’ye alırız, ama tam üye yapmayız.” Yani, “Siz Avrupa’nın paryasısınız, ikinci sınıf adamsınız, Müslümansınız, Türksünüz, onun için sizi ancak özel statülü olarak alırız” demeye getiriyorlar. Bu da bizi kırmıştır, üzmüştür.

Dördüncüsü; biz pasif kalırken, bütün Türkiye’nin gözü önünde, ABD Kürtlerle birlikte Irak’a girdi, Irak Türkleri üzerinde büyük bir zulüm yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Orada yine, Şiî olsun, Sünnî olsun, Müslüman Araplar üzerinde de zulüm yapıyorlar ve biz de buna seyirci kalıyoruz. Sonra Cemil Çiçek’in tabiriyle “Daha düne kadar postal yalayıcılığı yapan” peşmerge aşiret liderleri, kalkıp büyük Türk milletine ve Türk ordusuna dil uzatıyor; bu da bizleri deliye çeviriyor. Beşinci bir faktör; yıllarca beraber yaşadığımız insanların -ki o insanlara tabii suç bulmamak lâzım- içinden birtakım militanlar kalkıp Türk bayrağını yırtıyorlar.

İşte Türk milleti de bu saldırılar karşısında millî refleksini ortaya koymuştur. Bununla ortaya çıkan birkaç tane dengesiz adamın yaptığı cinayet arasında kesinlikle bağlantı kurulamaz. Türkiye’de bu duygulara sahip 70 milyon insan yaşıyor, bilemediniz 65 milyon. O 65 milyonun oyunu alabilmek için, yıllarca Türk milliyetçilerine “faşist” diyen CHP bile bugün milliyetçi olmuştur. Çok şükür milliyetçilik, Türkiye’de bugün politikacıların da artık oy almak için başvurdukları bir duygu ve bir siyasî akım haline gelmiştir, bundan da çok memnunuz. Solcu olsun, sağcı olsun herkes milliyetçi olabilir ve olmalıdır zaten. Vatanseverlik, milliyetçilik asgari müşterekimizdir.

Peki, Türkiye’de ırkçılık var mıdır? Vardır. DTP ve PKK terör örgütü ırkçıdır, kan ırkçısıdır. Irkçı olmasalar, siyasetlerine ırkçılığı alet etmeseler, ortaya çıkıp bölünmek isterler mi! Türkiye’de Kürtleri biz hangi haktan mahrum etmişiz? Ama bir televizyon programında bir yazar çıkıyor karşıma; “Efendim, hep şunu söylerler: Kürtlerden Cumhurbaşkanı da, Başbakan da, Genelkurmay Başkanı da oldu falan... Hayır, biz bütün bunlar Kürt kimliğiyle olsun isteriz” diyor. Kürt kimliğiyle cumhurbaşkanı yaparlar mı adamı! Burası üniter bir devlet, burası Türk Devleti kardeşim! Burada gelip cumhurbaşkanı da olursun, ama Türk kimliğini kabul ederek olursun, başka türlü olmaz.

 

—Gelelim 301. maddeye...

 

— O konuda sizden biraz farklı düşünüyorum. 

 

— Biliyorum, zaten farklı bir yönüyle soracağım. Yıllardır samimi bir demokrasi mücadelesi veriyorsunuz. Eski 159, yeni 301. maddeden, gerçekte en çok mağdur olan kişi de sizsiniz belki de. Fakat 301. madde tartışmaları, çok ünlü bir-iki yazar üzerinden yürütüldü hep ve bir avuç sözde aydının “Türklükle hesaplaşması” şeklinde bir görünüm arz ediyor. Geçenlerde Adalet Bakanı da bu aydınları ikiyüzlü olmakla suçladı. Siz bu aydınları samimi buluyor musunuz? Orhan Pamuk’a verdikleri desteği size de verdi mi bu insanlar?

 

— Kesinlikle samimi bulmuyorum. Hiçbir zaman vermediler, aldırış bile etmediler, hatta desteklediler bile. “O da 28 Şubat’a karşı çıkmasaydı canım, bu kadar konuşmasaydı” dediklerini biliyorum.

Ben bir defa niye girdim? Sevgili Türk Yurdu okuyucularının kafasında bir istifham belirsin istemem. Çünkü ben Türklüğüm ve milliyetçiliğimle övünen bir insanım. Hayatım bu yolda mücadeleyle geçti. Eski 159. maddede “Devlet kurumlarının manevî şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek” ifadesi vardı. Bu devlet kurumları arasında askerî muhafaza kuvvetleri, hükümet, adliye gibi kurumlar da sayılıyordu. Ben genellikle 28 Şubat Batı Çalışma Grubu’nun, yani darbeci grubun yaptığı yanlışlıkları tenkit ettiğim için, güya askerî muhafaza kuvvetlerine, yani Türk ordusuna hakaret etmiş sayıldığım için davalar açıldı. Hepsinden de beraat ettim. Çünkü ben bu darbecileri bile tenkit ederken, hep “Türk ordusu Peygamber ocağıdır, muazzez, mübarek, mukaddestir” diyordum, hep bu üçlemeyi yapıyordum. Böyle bir insan, nasıl ordunun düşmanı olur? Ama şahısların yaptıklarını tenkit ettiğim halde, orduyu tenkit etti diye dava açılıyor.

Aynı şekilde, gidip askerden brifing alan hakimlerin sonradan ‘İrtica geliyor’ diye ortaya düşmelerini, savcıların yaptıkları yanlışları tenkit edince “Vay adliyeye hakaret ettin” diyorlardı. Aynı şekilde, mesela Mesut Yılmaz’ı, Bülent Ecevit’i, o zaman 28 Şubat döneminde, yine Erbakan dışındaki başbakanları ve hükümetleri tenkit ettiğin zaman, hemen savcılar “Vay sen hükümete hakaret ettin” diye harekete geçerlerdi. Erbakan’ı da tenkit ederdim, hiçbir şey olmazdı. Yahu, ben o zaman küçük de olsa YDP’nin Genel Başkanıyım, elbette hükümeti tenkit edeceğim. Sövüp saymıyorum ki tenkit ediyorum. Ve neticede, doğru mahkemeleri boylardık. Bu yanlıştır, bu madde düşünce özgürlüğünü, hürriyetini ortadan kaldıracak şekilde yorumlanmamalıdır.

Ama adam şimdi böyle kullanmıyor. Benim bu şekilde mağdur olmamla, bu adamların durumu arasında çok fark var. Ben o zaman mağdur olduğumda, mahkemelere girip çıktığımda, sonunda hapishaneye girdiğimde, şimdilerde Ermeni-Kürtçü taraftarı olan kişiler beni koruyan tek satır yazmadılar, ziyarete dahi gelmediler. Onu bırakın, AB’ye bakın. Biliyorsunuz, Leyla Zana’yı ziyaret etmekten kapıları aşındırdı yabancı milletvekilleri, ikide bir Diyarbakır’a gittiler geldiler. Ama Ankara’nın 60 km yakınındaki Ayaş Cezaevi’ni hiç kimse teşrif etmedi. O insan hakları kuruluşlarından hiçbiri gelmedi. Bunun sebebi gayet açık; çünkü ben Kürtçü değildim, devletimin yanındaydım, vatansever bir insandım, solcu değildim, Türk milliyetçisiydim. Onun için gelmediler!

Bu adamların dertleri başkadır. 301 meselesini boş yere tartışıyoruz. 301, gerçekten düşünce hürriyetine engel olmayacak şekilde bazı değişikliklerle normal hale getirilebilir. Ama bunu “Türklüğe-Türk Milletine sövüp saymak serbesttir, hakaret eden puan alır” şeklinde yarışmaya sokarsanız, o zaman işin içinden çıkamazsınız.

 

— Son yıllarda enteresan ittifaklar, dayanışmalar görüyoruz. İslâmî gelenekten gelen bazı siyasetçi ve aydınlar biraz da varlıklarına meşruiyet sağlamak adına, liberal kesimlere hoş görünme çabasına giriştiler, bunun için sıkı AB taraftarı kesildiler. Türkiye’nin aleyhinde olan birçok konuda liberal ve Kürtçü çevrelerle kol kola girdiklerine şahit olduk. Bu durum İslâmî kesimin bir kısmında millî hassasiyetler olmayışından mı kaynaklanıyor? Bu çevreleri tanıyan biri olarak, bu insanların zihnî yapısını yorumlar mısınız?

 

— İslâmî kesim deyince, homojen bir kitle anlaşılamaz, o yanlış olur. Mesela İsmet Özel; benim Siyasal Bilgiler Fakültesinden sınıf arkadaşım. O zamanlar sıkı bir Marksist’ti. Sonradan İslâmî kesimin içinde yer aldı, şimdi ise bayağı bir Türk milliyetçisi olarak yazıyor, konuşuyor. Mesela Ahmet Taşgetiren; Başbakan’ı son Diyarbakır gafından sonra sert bir yazı yazarak tenkit etti ve Yeni Şafak’ın başyazarlığından uzaklaştırıldı. Bu da İslâmî kesimden...

 

— Ama bu saydıklarınız istisna teşkil ediyor.

 

— Evet, büyük bir kısmı sizin dediğiniz gibi hareket ediyor. Buna fevkalade üzülüyorum ben, samimi bir Müslüman olarak. Bu kesimi yakından tanırım. Bunda iki sebep var. Birisi, ümmet fikriyle millet fikrinin birbirine karıştırılmasıdır. Bu yanlış bir varsayımdır. Milleti kavmiyetçilik manasında almak doğru değil. Türk milliyetçiliği fikrinin en önde gelen şahsiyetlerinin hepsi de imanlı insanlardır. Rahmetli Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Ali Fuat Başgil, Nurettin Topçu vs. Bunların hangisi, inanç konusunda herhangi bir İslâmcı geçinen kişiden daha geridedir? Ben kendi inancımın da hiçbir zaman bu söylediklerinizden daha az olduğunu, İslâm’a sahip çıkma bakımından onlardan daha geride olduğumu katiyen düşünmüyorum. Hepimiz Hz. Peygamberin ümmetinden olmakla iftihar ederiz. Fakat ezel-ebed arasındaki bir büyük Allah nizamını getirip günlük politikanın içine sokmanın hiçbir manası yok.

Enternasyonal bir İslâmcılık fikriyatıyla dış politika ve millî politika icra edemezsiniz. Millî devletlerin ideolojisi böyle tespit edilmez. Millî devletler, kendi millî menfaatleri üzerinde ayakta dururlar. Nitekim İslâm ülkesi, hatta İslâm devleti olduğu iddia edilen ülkelere bakınız: En başta, İran’da büyük bir Fars politikası uygulandığını görürsünüz. Aynı şekilde Suudiler de kendi Vehhabi politikalarını, aşiretlerinin politikalarını uygularlar. Türkiye’de gerçekten sağlam bir millî devlet kurarsanız, o zaman bütün İslâm ülkeleri nezdinde de itibarınız artar. Zannetmeyiniz ki siz ne kadar fazla İslâmcı görünürseniz o kadar fazla severler sizi; öyle bir şey yok. Siz ne kadar güçlü olursanız, sizi ancak o kadar severler. Onun için bazı arkadaşlarımızın kafasındaki bu enternasyonal İslâmcılık fikrinin politikaya girmesi yanlıştır, bundan vazgeçmeleri lâzım.

İkincisi; bazı arkadaşlarımız da AB’yi demokratik hak ve hürriyetler bakımından sübap olarak görüyorlar. Özellikle 28 Şubat’tan sonra, eğer ileride AB üyesi olursak, askeri müdahalelerin kitlelerin inancı üzerinde baskı meydana getirmemesinin garantisi AB olur diye düşünmeye başladılar.

 

— Hâlâ mı böyle düşünüyorlar?

 

— Tabii. AİHM’nin verdiği bazı kararları gördüler. Refah Partisi’nin kapatılmasıyla ve Leyla Şahin’le ilgili kararların bu düşüncelerini haklı çıkaracak şekilde olmadığını gördüler. Buna rağmen hâlâ öyle düşünüyorlar.

Ama sizin söylediğiniz unsur bence en önemlisi; yani psikolojik unsur. Maalesef bazı arkadaşlarımızda bir kompleks var: Bu eski solcu, yeni liberal geçinenlerle birlikte hareket edersek, basın içinde, medyada, sanat çevrelerinde statümüz, itibarımız olur diye düşünüyorlar. Bu bence çok acınacak bir komplekstir. Ben bu arkadaşların hepsini tanıyorum, öbür tarafı da tanıyorum, ikisinin de içinde bulunuyorum. Bunlardan nasıl alay ederek bahsettiklerini yakından biliyorum. Bunların gıyabında ya molla diyorlar, ya softa! Hiçbir zaman “içlerinden biri” olarak telakki etmiyorlar onları, en önde gelenlerine bile böyle bakıyorlar. Onun için bu saçma sapan komplekslerden kurtulmaları lâzım.

Bakınız, ben demokrasiyi, insan hak ve hürriyetlerini, piyasa ekonomisi modelini savunma ve icra etme bakımından değme liberallerle boy ölçüşürüm. Ama insanın esas hedefi, bu tip ideolojiler olamaz. İnsanın hedefi, kendi halkının mutluluğu, kendi milletinin ileriye gitmesi ve kendi devletinin güçlenmesi olabilir; bu da ancak milliyetçilikle olur.

Muhafazakârlığa gelince; muhafazakârlığı “Katı konularda saplantı” olarak düşünürseniz yanlış olur. Ama bizim millî ve manevî değerlerimiz var, bunların muhafazası lâzımdır. Zaten bu anlamda da muhafazakârlıkla milliyetçilik birbiriyle paralel gider. Ama getirir de İslâmcılığı liberalizmle, solculukla karıştırırsanız kötü neticeler elde edersiniz.

Bakınız, bu İslâmcı geçinenlerin yaptığı ilk hata da değil. Bir zamanlar, 60 sonrası dönemde de bir “İslâm sosyalizmi modası” çıkardılar başımıza, yıllarca uğraştık durduk. Hâlbuki İslâm’la sosyalizm kelimesi birbirine en ters iki kelimedir. Her şey bir tarafa, İslâm’da en başta korunan haklardan bir tanesi mülkiyet hakkıdır; orada mesele bitiyor zaten. Ama işte bir çöl bedevisinin, Kaddafi’nin peşine takılarak, kalktılar bir de başımıza İslâm sosyalizmini çıkardılar. Birtakım Mısırlı, Pakistanlı aklıevvel yazarların saçma sapan kitaplarını okudu o nesiller, boş yere uğraştı. Esas meşgul olmamız gereken şeylerle meşgul olamadık bu yüzden.

Şimdi de liberal bir İslâmcılık anlayışıyla ortaya çıkıyorlar; bence bu da fevkalade yanlıştır. Ayağınızı bastığınız yeri bilmek zorundasınız. Biz bu topraktan yiyoruz ekmeğimizi, bu tarihten gıdamızı alıyoruz. İleride bir gün bütün dünya insanlığı bir araya gelir,  aynı ideallerle oturursa, McLuhan’ın meşhur “global köyü”nde bizim de bir çadırımız olur, bir tarafına da asarız ay yıldızlı bayrağımızı, hep beraber oluruz; ona ben hayır demiyorum. Ama evvela benim kendi Meryem’imin meselesini halletmem lâzımdır, sonra Mary’e doğru gideriz.

Çok şükür ki, milletimiz bu uydurmalara yabancı. Çok pratik görüşleri ve enteresan bir önsezisi olan bir milletiz biz. Halkımız vatanına, milletine, bayrağına, İstiklâl Marşına sahip çıkıyor, bunun için ölmeye de hazır. Bu genetik olarak gelmiş artık. İkincisi; ezanına, Allah’ına, Peygamberine, ibadetine sahip çıkıyor, bu da onun için çok önemli. Bunları da çok güzel meczetmiş, “ya o, ya o” demiyor katiyen. Onun için bizim sokaktaki insanımızın kimlik problemi yok. Birtakım kimseler ayrıştırmaya çalışıyorlar şimdi, inşallah o da zamanla ortadan kalkar.

Kalkmazsa da o zaman onları bizimle beraber olmaya zorlarız. “Biz sizi hep başımızda taşıdık, kardeşimiz bildik... Siz ille de azınlık mı olmak istiyorsunuz kardeşim; buyurun olun o zaman... Ama o zaman hiçbir konuda hiçbir iddianız olamaz, bu kadar da basit! Şimdiye kadar oturdunuz, ama o zaman gelip Türkiye Cumhuriyeti’nin tepesine oturamazsınız!” deriz.

 

— Teşekkür ederiz.

 

*Söyleşi: Mehmet EKİZ - Ömer BEKEÇ

 


Türk Yurdu Nisan 2007
Türk Yurdu Nisan 2007
Nisan 2007 - Yıl 96 - Sayı 236

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele