GALİP ERDEM’İN GENÇLİK YILLARINDAKİ “ÇAŞITLIK” FAALİYETLERİ

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

 

Bizim neslimizden itibaren en az üç nesle ağabeylik yapan ve birçoğumuz gibi benim de fikrî olgunlaşmamda büyük payı olan Galip Erdem, Hakk’ın rahmetine kavuşalı on yıl oldu. Onunla ilgili hatıraların bir kısmını, ölümünü takiben çıkan Türk Yurdu’nda “Türkeş”li ve “Erdem”li Yıllar” başlığı altında dört sayı devam eden bir seri yazıda yazmıştım. Onuncu yıldönümü dolayısıyla da Galip Erdem’i ve onunla birlikte yaşadıklarımızı yazmak istiyorum. Aşağıda vereceğim kısmı, kendisinden ve seksen yıllık hayatında milliyetçilik mücadelesinin muhtelif safhalarında bulunmuş olan Türkeş, Erbakan ve Demirel ile olan arkadaşlıkları sebebiyle Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin kurulmasında ve Başbakanlık Müşaviri sıfatı ile de 12 Eylül Anayasa’sının başlangıç maddelerinin yazılmasında etkili olan Sayın Kemal Cabıoğlu’ndan dinlediklerimden nakledeceğim:

Galip Erdem, Erzurum’da liseyi bitirdikten sonra İstanbul’a gelip, Hukuk Fakültesi’ne kayıt olur. Mali yönden sıkıntı içinde olan diğer arkadaşları gibi Fatih Camii Medresesi’nin bir odasında kalmaktadır. Oradaki arkadaşlarından bazıları: Mehmet Aydın (Adalet Partisi’nde Samsun Senatörü ve Sağlık Bakanı), Ferruh Bozbeyli (Süleyman Demirel’in kurduğu hükümette partisinin milliyetçi kanadına yer vermemesi üzerine ayrılanların kurduğu Demokratik Parti’nin Genel Başkanı ve T.B.M.M Başkanı), Şadi Pehlivanoğlu, (AP’den Rize Milletvekili) İrfan Atagün (Gazeteci, Yazar), Ömer Naci Bozkurt (Burdur’da yaptırdığı Ergenekon Parkı ile ünlü Vali) Necati Tanrıkulu (57. Hükümetin Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun Babası) Bekir Berk (Sonradan nurcu olup Türk milliyetçilerine savaş açan avukat), Mehmet Özsoy (Namı diğer Proleter Mehmet, “Das Dâvâ” öğretisinin mucidi(!)), Mehmet Erdoğmuş, Ahmet Canseven, Cahit Çakmak’tır…

Kızılay İstanbul’da, fakir öğrenciler için yemek çıkartmakta ve öğlen saatlerine doğru bir at arabasıyla dağıtmaktadır. Bizim fakir öğrenciler sabahtan beri içerisine bir şey girmeyen midelerinde meydana gelen gurultunun da etkisiyle gözleri yolda beklerlerken arkadaşlarından Ülgen “Saltanat arabası geliyor” diye bağırarak müjdeyi verir. At arabasının içersinde iki kazan bulunmaktadır: Birisinde yemek, diğerinde de yemeğin suyu bulunmaktadır. Öğrenciler yeterli olmayan bu beslenmeyle karın doyurabilmek ve suyuna ekmek banabilmek için de dağıtıcıya “Suyundan çok koy” ricasında bulunmaktadırlar.

Anadolu’nun muhtelif illerinden gelen bu gençler, birbirlerine okudukları en milliyetçi kitaptan bahsetmek suretiyle böbürlenmektedirler. Galip Erdem de “Siz Alp Tekin isimli Türkçü, milliyetçi yazarı tanıyor musunuz? Onun kitabını okudunuz mu?” der. Karşısındakiler gülmeye başlar. Onun Yahudi asıllı ve esas isminin Moiz olduğunu belirterek, yazdığı kitapta, Türklerin kahraman ve savaşçı bir millet olduklarını; ticaret gibi adi mesleklerle uğraşmadıklarını telkin ettiğini; böylece o yıllarda Türk Dış Ticaretine hâkim olan Musevilere meydanı boş bırakmak gayesi ile kitabını yazdığını söyleyince Galip Erdem şaşırır ve mahcup olur…                               İkinci Dünya Savaşı sonrasında, yayılmacılığı devam eden ve Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı isteyip Boğazlarda hak iddia eden Rusya, Komünizm ideolojisini kullanarak ülkeyi içerden fethetmeyi denedi. O tarihlerde, günümüzde de sık sık pişirilip önümüze sunulan Nazım Hikmet’in, affı için kampanyalar düzenleniyordu. Milliyetçilerle Marksistler takışma halindeydiler. Galip Erdem Marksizm’i çok iyi incelemişti, iyi biliyordu. Avukatlarla konuşarak, 6 ay hapiste yatabilecek suçun, hangisi olduğunu öğrendi. El yazısıyla hazırladığı komünizmi öven afişleri duvarlara yapıştırırken, polis tarafından yakalanıp hapse atıldı ve ceza evinde komünistlerle aynı koğuşa kondu. Hapisten çıktıktan sonra da milliyetçilerin çaşıtı (casusu) olarak onların içerisinde hizmet yaptı. O sıralarda Nazım Hikmet’in affı için Çiçek Palas’ta yapılacak bir toplantıyı arkadaşlarına haber verdi. Mehmet Aydın, Kemal Cabıoğlu ve Necati Tanrıkulu bu toplantıyı basmaya giderler. Kürsüdeki konuşmacıların Nazım Hikmeti övdükleri bir sırada kürsüye fırlar ve gür bir sesle İstiklal Marşını söylemeye başlarlar. Bunun üzerine ortalık karışır ve polis toplantıya müdahale eder. Elebaşlarını toplayıp arabalara doldururlar. Durumu gören halk, arabadakilere tükürmeye başlar. Toplantı böylece dağıtılır.

Medrese hayatı, sefaletine rağmen renklidir de… Oda arkadaşlarından Mehmet Erdoğmuş sabah uyandığında Edgar Allan Poe’nun bir zamanların en sevilenlerinden olan, “Anabelli” şiirini okurken, diğer sol temayüllü arkadaşları Ahmet Canseven:

 “Bir mavi çaydanlık bahçemin içi,

                Turuncu düşünceler dolu havuzum

Oğlaklar gibi tertemiz ….

mısraları ile ona cevap vermektedir. Üç kişinin zor sığdığı odaya, Muzaffer Maden’i de 4. olarak sıkıştırırlar.

O tarihte Komünistler güzel kızları, gençler içinde taraftar toplamanın aracı olarak kullanmaktadırlar. Bunu örnek alan bizimkiler de belirledikleri bir güzeli tavlama görevini, Mehmet Erdoğmuş’a vermek isterler ama Kemal Cabıoğlu, Erdoğmuş’a fazla güvenmediği için bununla Galip Erdem’i vazifelendirmek ister ama fiziki görünümü buna müsait olmadığından vazgeçer.

Bu şartlar altında bile vatan kurtarıcılığı elden bırakmamaktadırlar. İrfan Atagün, Necati Tanrıkulu, Kemal Cabıoğlu ve Cahit Çakmak kendilerine atılan çengele takılmış gözükerek iş bulmak üzere Marksist bir kuruluş olan: Vatan Partisi’nin Genel Başkanı Hikmet Kıvılcımlı’ya giderler.  Görüşmelerinde Kıvılcımlı, “Halkların özgürlüğünü sağlayacak” bir dergi çıkartmaktan bahseder ve o dergide görevlendirmek ister. Bunlar da tabanı delik ayakkabılarına, kaldıkları Medrese hayatının sefaletine ve Kızılay yemeğinden bıkan midelerine aldırmadan; bulacakları işi unutup; iç yüzlerini açığa vururlar. Cahit Çakmak “Biz Arnavutluk’tan geldik. Orada bizi Türk diye horlarlardı. Burada ise Arnavut diyorlar. Biz böyle bir bölücülüğe alet olmayız” der ve atılan diğer milliyetçi nutuklardan sonra buradan ayrılırlar. (Söz Hikmet Kıvılcımlı’dan açılmışken şunu da zikretmekte yarar var: 10 Şubat 2007 Cumartesi Günü Ankara Tandoğan’daki bir otelin salonunda Muzaffer Özdağ’ın hatırasına düzenlenen Türk Birliği konulu panelde konuşmacılar arasında Prof. Şener Üşümezsoy da vardı. Dinleyicilerden birçoğu da benim gibi “Bu deprem profesörünün bu konudaki bir panelle ne ilişkisi var” diye düşünüyorken; bu merakı, Ümit Özdağ giderdi. Üşümezsoy, kendisine gelip Türkçü düşüncelerini açıkladığında:Siz Atsız Bey’in talebesi misiniz?” Sorusuna “Hayır Hikmet Kıvılcımlı’nın talebesiyim. O ‘Dünya İşçileri Birleşiniz’ dedi. Ben onu  ‘Dünya Türklüğü Birleşiniz’ olarak algıladım.”  Cevabını vermiş.)

Ayrılırlar ama bu temas, onları kamçılar ve mücadelelerini yapmak üzere bir dernek kurmaya karar verirler. Daha sonra “Büyük Başkan” diye çağıracakları Şadi Pehlivanoğlu’nun başkanlığında İrfan Atagün, Mehmet Aydın, Necati Tanrıkulu, Kemal Cabıoğlu ve Cahit Çakmak ile birlikte Türk Gençlik Teşkilatı’nı resmen kurarlar. Sonraları yine İstanbul’da Nurettin Topçu’nun kurmuş olduğu “Kültür Ocağı” ve Ankara’daki Dernekle üçü birleşip Milliyetçiler Derneği’ni kurarlar. Bu dernek 82 şube ile Türkiye çapında teşkilatlanınca 1950 Seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti’nin hışmına uğrar ve mahkeme kararı ile kapatılır.  

Arkadaşlar arasında görüş ayrılıkları olsa da aynı medresede, aynı odada dostça kalabilmekte ve yaşayabilmekteydiler. Mesela inançsız olan Canseven, namaz kılan Cabıoğlu’nu kınıyor, tenkit ediyor ama birbirlerine karşı kin duymuyorlardı. Aralarından Cahit Çakmak sonradan İtalya’ya gitti. Musolloni’nin partisine katıldı. Oradan da İspanya’ya geçerek Franco saflarındaki çatışmalara katıldı. Mehmet Özsoy nam-ı diğer Mao Mehmet, Kemal dememek için Cabıoğlu’na Mustafa diyen bir bağnazlık içerisindedir. Teori (!) sahibi olmasına rağmen son derece tembeldir. Sabah uyanırken oda arkadaşlarına ‘Hava bulutlu mu?’ diye sorar, bulutlu ise gün boyu yataktan çıkmaz. Son derece tembeldir ama imtihanlara bir ay kala başladığı çalışmasıyla sınıfını geçer. Öğrenciye verilen Kızılay yemeğinden ve medrese yatakhanesinden vazgeçmemek için İktisat Fakültesi son sınıfında takıntı ders bırakarak mezun olmak istemez. Kemal Cabıoğlu’nun kendisine iş bulacağını ısrarla belirtmesi üzerine okuldan mezun olur; fakat Türkiye’den ümidini kestiği için Anadolu’ya gitmek istemez. İstanbul Belediyesi’nde müfettiş olur. Daha sonraları Afrikalıları emperyalistlere karşı ayaklandırabilmek için Nihat Yazar’ın sağladığı irtibat ile Fas’a gider. Bu “Das Mehmet”in taraftarları, Nuri Gürgür ile birlikte 1961 yılında Fakültelerimizin Öğrenci Dernekleri’nin temsilcileri olarak İstanbul’daki Milli Türk Talebe Birliği Kongresi’ne geldiğimizde bize de çengel atmaya çalışmış ve sabahlara kadar süren ikna toplantıları yapmışlardı.

Nihat Yazar, İslamcı bir görüşe sahip olan Volkan dergisini çıkartmaktaydı. Yazıları sebebiyle yurtdışına çıkmak mecburiyetinde kaldı. Mısır’a gitti. El Ezher Üniversitesi’nde tahsil gördü. Sonraları Türkiye’ye döndü. Birlikte MHP Genel İdare Kurulu üyeliği yaptık. Memleketi olan Osmaniye’den Belediye Başkanı adayımızdı.

***

Kendisi ile tanıştığımız zamanı net olarak hatırlayamamakla birlikte onun, İstanbul’dan Ankara’ya,  Türk Yurdu Dergisi’nin Neşriyat Müdürlüğü’nü yapmaya geldikten sonra, 1957-58’li yıllarda, tanıdığımı zannediyorum. Gerçi o beni daha önce, Gençlik Parkı Açık Hava Tiyatrosu’nda düzenlemiş olduğum “Çanakkale Şehitleri” gününde şiir okurken tanımış. Türk Yurdu’nda çalıştığı dönemde müstakil bir ev tutacak imkân ve geliri olmadığından Demirel’li iktidarların sonradan el koyduğu, Atatürk döneminde İran Şahı Rıza Pehlevi’nin misafir edildiği Tarihi Türk Ocağı binamızın üst katındaki bir odada kalmaktaydı. Şah misafir edildi diye odayı hayalinizde büyütmeyin. Saray görünümündeki beyaz mermer kaplamalı muhteşem binanın bu odası, dikdörtgen şeklinde ancak tek kişilik bir karyola ile birkaç sandalyenin sığabildiği tahminen on metrekarelik bir odaydı. Sabahın ilk ışıklarına kadar kitap okuma alışkanlığı sebebiyle onu uyandırabilmek için fırça yemeyi ve defoool! Tarzındaki kovulmayı göze almanız gerekirdi

İki defa yurt dışı seyahatine birlikte çıkmıştık. İlkinde, günlük bir gazete çıkarabilmek için kurulan matbaacılık şirketine yurt dışından sermaye toplanabilmesi ve hisse senetlerinin satışı için Nihat Yazar, Galip Erdem ve İbrahim Metin’den oluşan heyete: Kayseri’de günlük bir gazete çıkaran İl Başkanımız Hasan Sami Bolak da yapacağı alışverişler için katıldı. Almanya’da çalışan işçilerimizin bulunduğu muhtelif şehirleri dolaşacağımızdan, otomobille gitmemiz gerekiyordu. Ama o tarihlerde araba sahibi olan arkadaşımız yoktu. Benim “Mercan Tuz”un şehir içi pazarlamasında kullandığım 1939 Model sekiz silindirli Ford marka kamyonetleri bu iş için uygun olmadığından; üçümüz gibi MHP’nin Genel İdare Kurulu Üyesi olan “Konya Paşası” namı ile maruf arkadaşımız Tevfik Fikret Kılıçkaya’nın 1961 model Zephir marka arabasına el koymak suretiyle Ankara’dan yola koyulduk. Vasıtayı, rütbe vermekte cimri olan Galip Ağabeyimizin – Öğünmek gibi olmasın- “Şoförler Padişahı” diye rütbelendirdiği bendeniz kullanmaktaydım.  (Devam edecek)

 

 

         


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele