“KINALI KUZULAR” DİZİSİ RÖPORTAJI

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

“Kınalı Kuzular” dizisi  film ekibinden yapımcı Ahmet YENİLMEZ, yönetmen Tunç DAVUT, senarist Erkan AKIN ile “Kınalı Kuzular” dizisi ve tarihî filmler üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. 

Sezai Öztaş: Böyle bir proje yapmak ne zaman aklınıza geldi? Niçin Çanakkale Savaşı?

Ahmet Yenilmez: Bunun Ahmet Yenilmez olarak bir cevabı var. Bir de sinemanın içerisinde bir insan olarak bir cevabı var. Önce Ahmet Yenilmez olarak cevabını söylemek istiyorum. Ben tevafuktur ilk profesyonel oyunculuğumda bir Çanakkale hikâyesini “Asım’ın Nesli” piyesini sahneye koymuştum ve onunla Anadolu’nun büyük bir bölümünde turne yapmıştım. Bu meselenin bir tarafı yani yaşamış olduğumuz ülkeye karşı birey olarak ve bunun yanı sıra yaptığımız meslek açısından da bir takım sorumluluklarım ve bir takım mecburiyetlerim var. İster geçmiş atalarım açısından bakın ister ailemden, dedelerimden, ninelerimden dinlediğim hikâyeler bazından bakın ben bu savaşın bir yerindeyim. Eğer sizin yani benim bu topraklar üzerinde kendi hayatımı idame etmenin yanında çocuklarımın ve torunlarımın bu topraklar üzerinde devam etmesi mecburiyeti varsa işte o biraz önce bahsetmiş olduğum dinamikleri daha sağlam kalıplara, temellere oturtmak için bunları yapma mecburiyetimiz var. Büyük oğlumun daha çocuk olduğu bir dönemde, toplumun yakından bildiği bir dizinin çekiminden sonra uykusuz eve gelmiştim. Evdekileri rahatsız etmeyeyim diye salonda kanepede yatarken, büyük oğlum elinde bir sopa “Yaşasın kainatın hakimi He-man” diye dolaşıyordu. Bu sanki bir tokat gibi yüzümüze indi. Madem aktörsün, madem sinemanın içindesin, senin çocuğun evinin salonunda “Yaşasın kainatın hakimi He-man” diye koşabiliyor dedim. Şimdi tabii ki bir takım hassasiyetleri yaşayan ve yaşatma azminde olan insanların tercihlerinde öncelikler vardır. Benim de tercihlerimde hayata karşı başkalarının zor diye gördüğü şeyleri yerinden oynatmayı sevme vardır. Onun için Ahmet Yenilmez olarak eğer Ahmet Yenilmez bir dizi çekimi yapacaksa, sinema sektörüne girecekse, elbetteki bunun ilk sıralarında Çanakkale gelirdi. Tabii ki Çanakkale Savaşı’nın tarihte başka bir yönü var. Bunu da Ahmet Yenilmez’in kimliği dışında söylemekte fayda görüyorum.  Çanakkale, ihtiyar dünyanın belki de gördüğü en son centilmen savaşlardan birisidir. Bu yangın evi sarmıştır. Milletini iyi tanıması açısından, tarihini iyi bilmesi açısından, yaşadığı toprakların  ne anlam ifade ettiği açısından Çanakkale Savaşı’nı iyi bilmesi lazım. Devletin umudunu bağladığı okumuş nesli, çocuk yaşta diyebileceğimiz nesli, en kaliteli insanlarımızı vermişiz. En önemlisi de yedi düvelin üzerimize çullandığı bir savaş. Benim en çok dikkatimi çeken, ben araştırdım bir benzerini bulamadım, bir komutan askerlerine ölmeyi emrediyor. Ölüme koşan insanları ve o emrin nasıl verildiğini artık bu nesle anlatma mecburiyetimiz var. Anadolu kıtası üzerinde yaşamanın bir bedeli var. Bizden öncekiler bu bedeli ödemiştir. Aslında bu savaşta Truva’ya dayanıyor. Çanakkale bu savaşın devamıdır.   Hâlâ devam ediyor, tarih sürdükçe de devam edecektir. Bunun için her mesleğin, her ferdin yaşadığı topluma katkıları vardır. Biz de hem kültür merkezî olarak hem birey olarak yaşamış olduğumuz topluma bu direnç noktalarını güçlendirmek adına ve orada verilen kahramanca  mücadelenin yeni nesillere aktarılması adına elimizdeki imkânlar ölçüsünde “Kınalı Kuzular” dizisini yapma kararını  verdik.

Sezai Öztaş: Bildiğimiz kadarıyla “Kınalı Kuzular” Çanakkale Savaşı ile ilgili olarak çekilen ilk dizi film. Sizce Çanakkale Savaşı konusu neden bu kadar zaman çekilmeyi bekledi?

Ahmet Yenilmez: Bizim sinema girişimcilerimizin sayısı çok az. Bir süre bu ülkede bir yılda yüzlerle ifade edilen sinema filmleri çevrildi. O çok film üretildiği dönemdeki girişimciler maalesef sinemanın dışındaki insanlardı. Biz gerekli alt yapıyı, gerekli donanımı kuramadık. Ülke olarak ve merkezî idare olarak sinema ürünlerinin oluşabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri yapamadık. Ülkede sinema salonlarının yıkılıp, büyük alışveriş merkezlerinin yapılması ile övündük. Bütün bunların neticesinde olmayan bir alt yapının içerisinde sadece gönül ile giden bir iş halini aldı. Sinema pahalı bir iş. Hele hele sınırların kalktığı ve ulaşımın çok kısaldığı bir dönemde sizin artık dünyanın yakalamış olduğu teknolojiyi yakalamadan ona sahip olmadan film çekmeniz imkânsız hale geldi. Artık yeni yeni sinema televizyon bölümlerinin açılması, konservatuarların açılması, özel kanalların artması, oyunculuğun ve sinemanın bir meslek olarak yeni yeni görülmesi ve özellikle yeni neslin dünyayı iyi takip etmesi, neyi, nereden ve nasıl alacağını iyi bilmesi, nasıl ucuza mal edebileceğinin hesaplarının iyi yapılması neticesinde, sinema bugüne kadar gönül işiyle, gönlünü ortaya koyan insanların sayesinde bu noktaya geldi. Bu noktadan sonra merkezî idarenin, sinemanın önemini anlayıp bir şeyler yapması lazım. Sinemanın toplum hayatında nasıl bir önem arz ettiğini, evindeki çocukların o kadar tarihî kahramanların olmasına rağmen onları bir kenara bırakarak, bir mağlubiyetin neticesinde türetilmiş, Rambo’yu kendine örnek aldığının irdelenmesi gerekmektedir. Gönül işiyle başlayan bütün hareketler belli bir noktaya kadar gelir. Ondan sonra artık bir devlet politikası haline gelmiş olması lazım. Bu tür tarihî filmlerin yapılamamış olması daha ziyade insanlarımızın prodüksiyon açısından gözünün korkmasından kaynaklandığına da inanıyorum. Bu ülkede bunları dert eden, çekmek isteyen insanlar olduğunu ben yakınen biliyorum. Türk sinemasının bana göre duayenlerinden, dünyadaki yüz aklarımızdan  birisi olan Metin Erksan’ın hep hayalinde bir Çanakkale çekmek vardı. Osman Sınav hep ikili sohbetlerimizde “Ulan alçak, benim hayalimi çaldın, ben bunu yapacaktım” demiştir. Bu isimleri çoğaltmak mümkündür. Onun  için merkezî idarenin ve yerel yönetimlerin biran evvel yasal düzenlemeleri yapmaları ve sinemanın endüstri olması noktasında gerekli önlemleri alması lazım.

Sezai Öztaş: Dizinin senaryosunu kimler yazıyor?

Erkan Akın:   Ercan Akın, Deniz Bilgen, Erkan Akın. Ercan Bey Mersin’de üniversite de öğretim görevlisi. Deniz arkadaşımız da gazetecidir. Ben de uzun süredir televizyon ve sinema camiasında yapımda görevler alıyorum. Bu işleri üçümüz beraber yapıyoruz.

Sezai Öztaş: Erkan Bey, senaryoyu yazarken karşılaştığınız problemler ya da dönemle ilgili zorlandığınız yönler neler oldu?

Erkan Akın: Direkt olarak karşılaştığımız zorluklar yok. Sonuçta bakıyoruz ve  araştırmamızı yapıyoruz. Zaman zaman şöyle sıkıntı çekiyoruz. Olaylarla ilgili farklı kaynaklarda farklı anlatışlar oluyor. Burada zorlanıyoruz bazen ama ondan sonra oturuyoruz, kaynakları karşılaştırıp olay örgüsünde bir yanlışlık olup olmadığını kontrol ediyoruz. Sonuçta biz belgesel yapmıyoruz. Belgesel yapmadığımız için, bizim için hikâyenin doğruluğu önemli, sonuçta bir kurgu yaratıyoruz. İki satırlık öykülerden, üç dört satırlık mektuplardan elli-altmış sayfalık senaryo çıkartıyoruz. Dolayısıyla kurgu yapıyoruz, bir kurmaca yapıyoruz. Yahya Çavuş’u anlatırken Yahya Çavuş’un karısını, çocuğunu koyuyoruz oraya, biz orda ne yaptı ne söyledi karısı bilemeyiz ki, onu biz konuşturuyoruz. O dünyayı biz yaratıyoruz. Dolayısıyla bu bir belgesel olmaktan çıkıp dramaya dönüşüyor. O zaman biz, Yahya Çavuş’un ne yaptığını doğru bir şekilde veriyoruz. Geri kalan zaten çok ince detaylar, çok önemsemiyoruz. Fakat önemsemediğimiz dediğimiz şeyler, burada niye buna dikkat etmediniz denecek şeyler değil. Kaynaklarda zaman zaman sıkıntı çekiyoruz. Yani bir kaynakta başka bir şey söylüyor bir kaynakta başka bir şey söylüyor. Mesela, Yahya Çavuş’un Ertuğrul Köyü’nde öldüğünü söyleyen de,  iki gün sonra başka bir yerde öldüğünü söyleyen de var. Ama biz ne yaptık, finale geldiği zaman Yahya Çavuş’un vurulduğunu gösteriyor ama öldüğünü göstermiyoruz. Sonra bir geçmeyle ailesine geçiyoruz ve karısının, kocasının ne kadar kahraman olduğunu anlattığı sözlere geçiyoruz.

Sezai Öztaş: O iki kaynakta tam bir doğruluk ya da bir uzlaşma sağlanamadığından dolayı nerede öldüğü meçhul bırakılıyor.

Erkan Akın:   Evet. Yahya Çavuş için yanlış bir şey yapmıyoruz, doğru şekilde yapıyoruz. Tamamen kurmaca biz bir dünya yaratıyoruz. Mesela Mektebi Sultani öğrencilerinin hikâyesini anlatırken Muzaffer Teğmen’i yazdık. Muzaffer Teğmen hikâyelerimizin içinde Çanakkale’de şehit olmayan tek kişidir. Gazze’de şehit olmuştur. Oradan çıkıp “Bedeli Çanakkale’de ödenmiştir.” hikâyesinde  orada da biz bir dünya kurduk. Muzaffer Teğmen’e bir sevgili koyduk, arkasında bıraktığı bir yavuklu koyduk. Ama dönüp baktığımız zaman Muzaffer Teğmen’in hikâyesinde bir yanlışlık var mı yok. Mektebi Sultanî öğrencilerinin, şimdiki Galatasaray Lisesi öğrencilerinin hikâyesi. Her şeyi tek tek veremiyoruz. Kimi zaman internette bizi de unutmayın gibi yazılar görüyoruz. Şimdi bütün hepsini vermek çok zor. Fakat biz hikâyelerimiz içinde bunlardan hep bahsediyoruz. Bunlar Beşiktaş Lisesi öğrencileri, Vefa Lisesi şu bu falan filan…

Sezai Öztaş:     İzmir Lisesi, Konya Lisesi de aynı şekilde.

Erkan Akın: Mutlaka Konya’daki, Beşiktaş’taki, Vefa’daki öğrencilerin de bir hikâyesi vardır. O kadar çok ki biz de bu işin içine girdiğimizde yani ne kadar büyük bir şeyin içine girdiğimizi çok daha iyi anladık. Zaten bizim için Çanakkale erişilmez muhteşem bir şeydi.

Sezai Öztaş: Dizinin tarih danışmanları kimler?

Ahmet Yenilmez: Dizi senaristlerimizden ikisi akademisyen. Bunun yanı sıra tarihçi konsept danışmanımız Ömer Erbil hem gazeteci olması kimliği ile hem de tarihçi olması kimliği ile bu işin içinde yer alıyor. Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Hanefi Bostan’ın bünyesinde tarihçi arkadaşlarımız var. En önemlisi bu konuda bence Türkiye’de en yetkin olan Mehmet Niyazi Özdemir’dir. Sadece Mehmet Niyazi Özdemir hocamızı iki ay dinledik. Geniş bir tarihçi eleğinde seçtiğimiz olaylar, tarihçilerin üzerinde ittifak ettiği olaylar olup,  böyle zengin bir danışman kadromuz var.   

“Sezai Öztaş:  Mustafa Kemal karakteri kaçıncı bölümde devreye giriyor?

Tunç Davut: Mustafa Kemal aslında dokuzuncu bölümde 57. Alay’dan bir askerimizin öyküsünde giriyordu. Fakat ben beklemek istedim. Çünkü doğru hamleyi yapmak istiyordum. Daha önceki bölümlerimizde ilk defa Mehmet Akif Ersoy’u çektik. Mehmet Akif Ersoy’un gelip bir dergide şiir okumasını çektim. Mümkün olduğunca Mehmet Akif Ersoy’u gerçekliğe uydurmaya çalıştık. Fakat belli zamanlara sıkıştığımız için o sahnenin çok başarılı olduğunu düşünmedim. Atatürk ile ilgili böyle bir şey yaşamaktan korktum. İyi hazırlanamadığım için sahnede yeniden revizyon yaparak  Mustafa Kemal’i sokmadım. Mustafa Kemal için on üçüncü bölümde 57. Alay’ı konu alan  bir bölüm yapmak istiyoruz. Mustafa Kemal’i on üçüncü bölümde sokmak istiyoruz. O meşhur emrinin bir komutan olarak ölmeyi emrettiğinin filmini yapmak istiyoruz. Ama yer yer isim olarak varlık olarak bütün filmin içerisinde Mustafa Kemal geziniyor.

Sezai Öztaş: On üçüncü bölümde girecek, kimin oynayacağı konusunda netlik yok.

Tunç Davut: Bir iki seçeneğimiz var ama daha tam netleştiremedik. En iyisi hangisi olursa son kertede onu koyacağız. İki arkadaşımız var, çalışıyorlar.

Ahmet Yenilmez: Şu sıralar ben onunla ilgileniyorum. İstiyoruz ki layıkıyla canlandıracak bir kişiye canlandırtalım.

Sezai Öztaş: Dizi çekimi bildiğim kadarıyla savaş mekânlarında yapılmadı. Siper savaşlarının geçtiği yerler Yalova’da çekildi. Çekimlerin gerçek tarihî mekânlarda yapılmamasının sebebi nedir?

Tunç Davut: Sebebi benim. Öncelikle o mekânlarda çekim yapılamayacağını düşünüyorum. Onların doğal mezarlar olduğunu ve o mezarların üzerinde bizim bunu yapmamamız gerektiğini düşünüyorum. Benim inancımda, benim kültürümde insanlar mezarlar üzerine basmaz. Bir de Çanakkale çok ağır. Ben Çanakkale turunu hiç tamamlayamadım. Biga’dan girip hiç Seddülbahir’den çıkamadım ve hep yarım kaldı. Oradaki o ruhani yapı insanı o kadar vurur ki, hem ağlayıp hem o kadar yoğunluğun içerisinde film çekebilmek güç olurdu. Beş yüz bin askerin öldüğü bir alanda çekim yapabilmek mümkün değildi. Fakat biz filmciler belli mekânları belli yerlerde kurabiliriz. Tabii Çanakkale’de yapamayacağımıza karar verince bir mekân aramaya gidildi. En uygun yer olarak Yalova’da karar kılındı. Sevgili Yalova Valisi Yusuf Erbay yolumuzu açınca ve plato olarak  kullanılabilecek birçok yer görünce, siperlerimizi yaklaşık beş hektarlık bir alana kazdırdım. Türk siperleri kıvrımlarıyla birlikte yüz metre boyunda ve kırk metre eninde bir alana, İngiliz ve ANZAK siperleri diye tabir ettiğimiz siperler yüz metrelik bir alana derinlemesine ve yay şeklinde kazıldı. Buralarda 3700 tomruk ve 475 kilogram çivi kullanıldı. Siperlerin kazımında 250 kamyon toprak çıktı. Bu kamyonlar 40 tonluk kamyonlardı.

Sezai Öztaş: Tarihî filmlerin öğretimde kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu diziyi çekerken böyle bir amacınız var mıydı? Ben bir öğretmen olarak öğrencilerimden diziyi seyretmelerini istiyorum. Ertesi gün derste dizi üzerine konuşuyoruz.

Ahmet Yenilmez: Özellikle kitle iletişim araçlarının artması bilgi çağının artık teknoloji ile bilim ile akıl ile buluşması neticesinde eğitim ve öğretimin şekli de değişmiştir. Alışıla gelmiş eğitim ve öğretim programı dışında okullarda ve ailede eğitimin üzerine yeni bir kavram çıkmıştır. Bu da kitle iletişim araçlarının inanılmaz bir derecede toplum hayatının içerisine girmiş olmasıdır. Özellikle sanayileşme sürecini tamamlayamamış ve okur-yazar oranının hala tartışıldığı, günlük gazete tirajlarının toplam bir milyon ile ifade edildiği, hala ARGE’ye kalemlerde yeterli pay ayrılamadığı  bir ülkede kitle iletişim araçlarının ister istemez etkisi çok daha büyük olur. Sabah işimize giderken evde bir kumanda aleti bırakıyoruz ve bu kumanda aleti sabahın saatlerinden akşam 19:00’da eve dönene kadar o büyük süreçte evin içerisinde istediği gibi dolaştırılabiliyor ve istediği kanalı izleyebiliyor. “Ekmek Teknesi” dizisinde bir Heredot Cevdet tiplemesi vardı. Bu tipleme öğrencilerin tarih derslerini sevmesine vesile olmuştur. Ben böyle bir şey bekliyordum. Ama burada işin içine girdikçe Atatürk’ün nasıl büyük bir insan olduğunu anlıyorsunuz. İşte söylevlerinde “Öğretmenler yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” diyor. Zaten bu işe ilk öğretmenler bir de anneler sahip çıktı.  Öğretmenler ve anneleri siz bir noktadan yakaladığınız zaman, bizim yaptığımız işin eğitim-öğretim noktası daha ön plana çıktı diyorsunuz. Tabii ki bu bizi sevindiriyor.

Tunç Davut: Eğitim gerçekten çok dikkat edilmesi gereken bir süreçtir. Çünkü yanlış bir şey yaptığınız zaman o genç beyinlere bu yazılır ve bize çok çabuk döner. O dönüşte çok ağır olur. Şimdi onun sınırına bir yönetmen olarak ben değil de eğitimcilerin karar vermesi gerekiyor. Ben yönetmen olarak mümkün olduğunca o gerçekliğe yaslanarak kurmaya çalışıyorum. Bu gerçekliği, eğitimcilerimizin yazdığı o tarihsel gerçeklerden, kitaplardan, yazılardan, belgelerden hareketle kuruyorum. Çağımız görsel algı çağıdır. Görsel olarak anlatılması kuşkusuz eğitimde kullanılabilir ve bir çok kişinin daha da hatırında kalabilir. Sözgelişi Yahya Çavuş’un 63 kişiyle birlikte, ne kadar küçük bir alanı, o kadar kalabalık askerlere karşı savunduğunu biz sayfalarca anlatabiliriz. Ama on dakikalık bir siper görüntüsü içerisinde onların savaşmalarını ve o sipere sıkı sıkıya bağlanmalarını göstermek inanın görsel algı çağı olarak düşündüğümüz şu çağda yirmi sayfanın yerine yeğdir.

Erkan Akın: Filmle öğretim bana göre çok doğru bir yöntem. Filmlerle tarih öğretilebilir. Çok küçük çocuklara çizgi filmlerle öğretilebilir. Büyüklere de sinema filmi şeklinde öğretilebilir. Amerikalılar, her şeyi sinema ile her şeyi film ile empoze ediyorlar. Bana göre tarihsel şeyler film ile çok güzel öğretilebilir. Öğretmenlerimizin çocuklara bunu izleyin demesi de bunun bir örneğidir.

Sezai Öztaş: “Kınalı Kuzular” dizisinden sonra devamı niteliğinde projeleriniz var mı? Yoksa on üçüncü bölümden sonra nokta mı konulacak?

Ahmet Yenilmez: Yirmi altıya devam edecek. On dördüncü bölüm Bandırma Vapuru, yüz planı, ağlayan bir Atatürk, bir damla göz yaşı ve yağmur başlar, döneriz Çanakkale’ye. On üç bölüm böyle devam edecek. On dördüncü bölümün finalinde tekrar birininci on dört bölümün başına döneceğiz. Göz yaşını siler, enveriyesini çıkarır, kutusunu açar, enveriyesini düzeltir katlar, kalpağını alır ve kafasına geçirir, enveriyeyi sandığına bırakır, vapur yanaşır, ayağını Samsun’a basar ve günümüzden fotoğraflar göstereceğiz. Ders anlatan öğretmen ufka bakar, rendeleyen marangoz ufka bakar, hamal, çocuk, vapur ve Çanakkale sahilden, kan damlayan bir ay ve yıldız gökyüzüne gelir. O ara planlardan sonra selam veren bir Atatürk ve İstiklal Marşı ile biz otuz dokuzu bitireceğiz.

Sezai Öztaş: Ahmet Bey, gelecekte yapmayı düşündüğünüz tarihî film ya da dizi anlamındaki projeleriniz var mı?

Ahmet Yenilmez: Birinci bölümü bitmek üzere olan bir projemiz var. Çok acıdır dizi yapmayı düşündüğüm bu şahsiyet hakkında ülkemizde bir tek kitap yazılmış, o da yeni yazılmıştır. Bu projemizin adı “Oy Nenem”. Birinci bölümü bitmek üzere ve kanal görüşmeleri devam ediyor. Ülkemizdeki ilk kadın kahramanımızın dizisi olacak, yine  bir ilk olacak. Biliyorsunuz Nene Hatun çok önemlidir. Orada Ermeni İsyanı var, orada Ruslarla yaptığımız 93 Harbi var. Neticesi, 93 harbi millet hayatımızda Çanakkale gibi olmasa bile onun kadar çok önem verilen önemli bir hadisedir. Biliyorsunuz Nene Hatun’un  oğlu Yusuf Çanakkale’de şehit olmuştur. Şimdi “Kınalı Kuzular”da ikinci onüçüncü bölümde oğlunu göreceğiz. “Oy Nenem” inşallah önümüzdeki yılın ikinci projesi olarak vizyona girecek.

Sezai Öztaş: Son olarak neler söylemek istersiniz?

Ahmet Yenilmez: Sanatın insan hayatında olmazsa olmaz bir yeri vardır. Bakın bu ülkede artık okul kitaplarımızdan  Karagöz ve Hacivat geleneksel Türk tiyatrosu gölge oyunudur bilgisini çıkarmak mecburiyetinde kalacağız. Bir takım damak tatlarımız başkaları tarafından tescil edildi. Dünyada 2002 yılında meddah yılı ilan edildi. Türkiye’de bir şey yapılmadı. Dünyada tek tip insan tipi oluşturulmaya çalışılıyor. Dünyada mutfak dediğimizde sadece fastfood akla gelecek. Sizin ağzınızın tadı değişince konuşmanız değişecek. Artık lise mezunu gençlerimizin yüz kelime ile konuştuğu söyleniyor. Ben iyi biliyorum eğitimli bir kangal köpeği yüz kelime öğrenebilir. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar olarak hızla nasıl bir emaneti omuzlarımızda taşımamız gerektiğinin, dünya medeniyetler ailesine ve dünya barışına nasıl bir katkıda bulunmamız gerektiğinin farkında olmayan bir güruh haline geliyoruz. Bunun neticesi nedir? Bunun neticesi, dokuz günlük bayram tatillerinde bir cep telefonuyla mesajlaşıyoruz. Eğer bu damak tadımız yerine gelmezse, eğer güzel Türkçemiz ortaya  çıkarılmazsa, ki sanatın icra ettiği en büyük fonksiyonlardan birisi yaşayan dili, kültürünü korumasıdır, korkarım bu ülkede en hızlı gelişen yerel yönetimlerin mezarlıklar işleri olacaktır. Artık bizim nesil biz öldüğümüzde aynı yabancı filmlerdeki gibi siyah giyinip, siyah gözlükleriyle mezarlığın dışında, sadece ailemiz ve dört tane mezarlıklar işçisi mezara defnedecek ve biz bir daha hatırlanmayacağız. Bu, bu millet adına bir cinayettir. Dünya insanlığı adına bir cinayettir.

Bakın, bugün başımıza musallat edilen sözde Ermeni yasa tasarısına hep var mı yok mu açısından bakıldı. Ben bu noktada çok çırpındım. Dedim ki arkadaşlar meclislerinde sözde Ermeni yasa tasarısının kabulü noktasında oy veren insanlara kötü gözle bakmayın. Önce iğneyi kendinize batırın, sonra çuvaldızı onlara batırın. Unutmayın ki Ermeniler, lobicilik faaliyetleri ve diaspora olarak en etkin millettir. O milletvekili yılda en az iki tane Ermeni filmi izliyor, en az bir tane Ermeni müzik albümü alıyor, en az bir tane Ermeni lokantasında Ermeni yemeği yiyor. Kişi tanıdığının yanında olur. Kişi gördüğü acıyı daha yakın hisseder. Biz biran evvel kendi hikâyelerimizi, kendi ağıtlarımızı, kendi damak tatlarımızı, çağın gerektirdiği sanatsal doneleri de içinde barındırarak dünya insanlığının önüne sunmak mecburiyetimiz var. Hulasası, millet hassasiyetlerini hissediyor, millet çok önde düşünüyor ama merkezî idare olarak maalesef Türk tarihi talihsiz bir dönem geçiriyor.

Tunç Davut: Tarihî konularda, tarihî filmlerde gerçekten duyarlılıktan yanayım. Kültürümüzü, yaşantımızı çözmek tarihe bakmakla mümkündür. Geçmişe bakmadan günümüzü kuramayız. Geçmişe de bakabilmek için belli kertelerde o tarihsel yapılanmalar çok önemli olduğu için dikkat etmemiz gerekiyor. Onu anlatabilecek yolları bulmalıyız. İlla ki çok büyük bütçelerle filmler yapmayalım. Ama doğru konuyu bulalım. Nasıl yapmalının yanıtını bulursak birçok şey yapılabilir, her şeyimiz mevcut.

Sezai Öztaş: Konu zaten fazlasıyla mevcut. 

Tunç Davut: Konu o kadar çok. Avrupa ve Amerika nasıl yapmalının yanıtını vermiş, o yüzden de çok rahat adım atabiliyor. Biz sadece nasıl yapmalıyı, tarihî film yapma adına söylüyorum bunu, bütçelerle sınırlandırırsak eksiğiz, yanlışız, yanılmışız. Çok fazla bir yere gidemeyiz.

Sezai Öztaş: Sizlere bu yoğunluğunuz arasında zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. 

 

 

        

 

 

 


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235