GÜZEL İNSANLARIN YAZARI GÜRBÜZ AZAK’LA SÖYLEŞİ

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

Gürbüz AZAK kimdir?

Ressam, gazeteci ve yazar olan Gürbüz Azak, 5 Temmuz 1938 tarihinde Denizli Acıpayam'da doğdu. Birçok gazetede çalıştı ve köşe yazarlığı yaptı.

Eserleri: Deneme: Dostlara Mektup (1977, Nedim Gürbüz adıyla), Atlar Hazır mı? (1990), Sizi Biri Arıyor (1985), Dünyayı Ölüler Yönetir (1997); Araştırma-İnceleme: Babıali’den geçen adam (2006)Çallı bir ülkeye resmi sevdiren deha (2005) Yirminci Yüzyıl Türkiye’sinin hüzün ve dehşet tarihi (2005) İnsanı Kurcalayan yazılar (2003) Ülkeyi kurcalayan yazılar (2003) Zamanı kurcalayan yazılar (2003) Kadın; patavatsızlar, beyefendiler ve düşünürler gözüyle (2005) Anadolu Cayır Cayır (Osmanlı’da İsyanlar, Nedim Gürbüz imzasıyla 1978), Üç Bin Türk Motifi (Orta Asya’dan Avrupa İçlerine Motiflerimiz, 1983); Mizah: Reis Ne Almış (Nedim Gürbüz adıyla 1978), Kaybolan Kuyruk (1997); Hâtıra: Güzel İnsanlar (1987), Meşhurları İlk Görüşüm (1997), Gazeteci Milleti (1997); Roman: Kırksekiz Kırkdokuz Elli (1997); Biyografi: Ben Adnan Menderes (1997, 2006); Çocuk Kitabı: Nasrettin Hoca Serisi (resimli 1983) Deli Balta 1-2(2005-2006)

MNÖ- Gürbüz Bey, hem kültür açısından hem de sizi tanıma açısından, kronolojik akışla gidelim istiyorum. Doğduğunuz yer, çevre nasıl bir yerdi. Çocuklar nasıl yetiştirilirdi, nasıl yaşardınız.

                GA- Doğduğum yer, Acıpayam…950 rakım, dağlarla çevrili. Alperenlerin kurduğu, koruduğu bir yöredir. Köy adları ya Alperenlerin adıdır ya da Oğuz boylarının adı. Yatağan, Kırca, Oğuz, Yüreğil, Dodurga gibi. Dedem Çanakkale’de şehit düşmüş, ninem fazla gülmezdi. Diğer şehit karıları da… Tüm iyilikler onlardandı…1940’lı yıllarda çok sayıda şehit hanımı vardı. Çanakkale ve kurtuluş savaşında ninelerin ortak özellikleri vardı. Vara yoğa gülmezlerdi. Çevrelerinde derin saygılar uyandırırlardı. Konuşmaları seviyeliydi. Hemen her evde bir şehit vardı. Çocuklar bizim zamanımızda nineli dedeli yaşarlardı. Bu çocuklar için iyi bir hal. İzan öğreniyorsunuz, yardımsever tabiat sever olmayı öğreniyorsunuz. Benim çocukluk yıllarımda  yeni doğan çocuğa dedenin ninenin adı verilirdi. Önce bunlar verilir. Eğer o isimler daha önce verilmişse  Kur’an’dan rast gele  sayfa açılır ve o sayfadan isim verilir. Benim  çocukluk dönemimde Türklük şuurunun yayıldığı dönemler.

MNÖ- 1940’ları yaşamış bir insansınız. Bu dönemde nelerle karşılaştınız? Türkiye hangi şartlar içinde bulunuyordu?

GA- Bizim insanımızın tuhaf bir kaderi var Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde canı dışında yaşamıştır. Canı dışında garip yaşamıştır. Cumhuriyet bu tuhaf geleneği sürdürmek durumunda kaldı. Çok aydın yitirdik. Savaşlar, verem ve sıtma gibi illetler sebebiyle. Cumhuriyet ilanı olduğunda bile baktık aydınsız kalakalmışız. Derme çatma, tekne kazıntısı diyebileceğimiz bir takım vatanseverler, bu canı dişinde sürdürdüğü hayatını, kaderini düzeltmek ve toparlamak için önemli kaynaklar sarf etti. Cumhuriyet sonrası Büyük Dünya Krizi ve İkinci Dünya Savaşının etkileri Türkiye’ye fena halde yansıdı. Bilhassa 1940’lı yıllarda, bizim insanımız Doğu ve Batı sınırlarında gereğinden fazla istihkam kurmak, asker bulundurmak zorunda kaldı. Zaten kıt kanaat üretilen yiyecek, sebze meyve ve tahıl, bakliyat, halktan ziyade mecburen sınırlarımıza aktarıldı. Ülke olarak yokluklarla yan yanaydık. Her köyün muhtar odasında bir takım doğru düzgün ama ütüsüz bir elbise bulunurdu. İlçeye inenler, ama bol ama dar bu elbiseyi giyinip gelirlerdi. Kaymakamlıkta mahkemelerde, Milli Eğitimde bu elbiselerle görünürlerdi. Yokluğun sınırları fevkalade ileri idi. Yine hatırlarım çarık giyilirdi. Sadece köylerde değil Acıpayam ilçe merkezinde de çok sayıda çarık giyene rastlamışımdır. Biz ancak 1950-52 yıllarından itibaren oh demeye ve o canı dişinde bir ömür sürmeye karşı durabildik.

 MNÖ- Hatıralar anlatılır mıydı, Çanakkale’yle, seferberlikle , İstiklal  Harbi’yle ilgili...

GA- Evet, sanki  Acıpayam’da bütün amcaların savaşa katıldığı gibi  bir intiba uyanırdı bende… Büyük dayım yani ninemin kardeşi Ali Kabalı marangozluk yapardı. 14-15 yıl devamlı pusuda tuzakta kalmış. Çanakkale, Kut’ül Ammare… Hemen hemen bütün savaşlara girmiş. Sonra Kut’ül Ammare’de İngilizlere esir düşmüş. Kahire’de Hindistan’da bir süre esir kalmış. Bilahare kurtulmuş ve dönmüş idi… Onun gibi çok sayıda gazimiz vardı. Fakat pek fazla konuşmazlardı. Ülkeye şu türlü bir iyiliklerimiz dokundu. Biz şu türlü kahramanlıklar içinde bulunduk demezlerdi.  Gayet tabii bir hayat gibi aktarılırdı. Ama fazla da söz etmezlerdi.

MNÖ -Merak ettiğim şey şu; ne için savaştıklarını bilen, bunun şuurunda olan bir nesil miydi?

GA- Bizim insanımız üst üste on yılı savaşsız geçirmemiş…. Hiç bir nesil savaşsız yaşayamamış. Çoğu defa kırılmışlar. O sebeple savaşlar ile kavga ile akrabalıkları vardı. Hayatın normal akışı budur diye kabullenmişlerdi. Ben o yüzden bizim gazilerimize hayranlıkla bakmış onları öyle dinlemişimdir. Hepsi de güzel insanlardı gerçekten.

MNÖ- Onların tahsil durumları neydi. Geleneğin etkisi ne kadardı üzerlerinde…Onların şartlarıyla sizinkiler nasıldı, kıyaslar mısınız?

GA- Biraz önce anlattığım nesil yani gaziler neslinin çoğu okumayı bilirdi. Yazmayı çoğu defa bilmezlerdi. çünkü o dönemde okurluk, yazarlık ve okuryazarlık gibi durumlar ve kavramlar vardı. O sebeple hemen hemen çoğu okuyabilen kişilerdi. Yazmayı; mektup, dilekçe yazabilen kişiler becerirdi. Yazmak onların görevi gibiydi. Ben hatırlıyorum 1940’larda hatırlıyorum. İlkokul mezunlarımız artmaya başlamıştı. Ama öğretmen kıtlığı çekiliyordu. İlkokulu bitirenler hemen ilkokul öğretmeni olarak tayin edilirlerdi. Hatırımda öyle kalmış. 1949-50’lerde ortaokul mezunları öğretmen olmaya başladı. Eğitmen statüsünde.kişilerdi. Hatta ortaokul mezunları yedek subaylık hakkı kazandı, dedilerdi.

MNÖ- Bu arada bir kitabınızda bir öğretmenle yaşadığınız hatıralardan bahsediyorsunuz.. İstanbullu galiba

 GA-  Nazmi Bey Orman İdaresinde çalışan bir memurdu. 52 yaşında son derece zayıf, tipik bir İstanbul efendisi. Ama had safhada tüberküloz vardı kendisinde… Bu sebeple, hastalığı yüzünden ona kiralık ev verilmediğini hatırlıyorum. Nedense bizimkiler ona hanayın üst katını  kiraladılar. Aylığı on lira... Nazmi Bey her yerde söylediğim gibi benim ilk ciddi mektebim oldu. Nazmi Bey Halk Partisi döneminde, Cavit Oral Tarım Bakanı iken sırf DP taraflısı diye sürgüne uğramış. Zaten Acıpayam bir nevi  sürgün ülkesi gibiydi. İhsan Bey adlı biri daha vardı. Daha önce Şair Eşref’in de Acıpayam’da sürgün yaşadığını biliyoruz. Nazmi Bey de onlardan biri.. Evimizin üst katında oturur, Tasvir Gazetesi okurdu. Haftada üç kere gelen Tasvir Gazetesini ben alırdım, 15 kuruşa, on kuruşu bana kalırdı. Nazmi Bey bir süre sonra üst katın odalarını ve sofasını gazete kupürleriyle donattı. Bir öğle vakti çağırdı: “Gürbüz, gelir misin?” Çıktım yukarıya, zaten tek arkadaşı bendim. Dedi ki, “Bu kupürleri okuyacaksın.” Odanın biri iktisadi haberlerle dolu, bir diğeri siyaset ve dünya politikasıyla irtibatlı kupürlerle yüklü. Sofa ve civarı da sanat, edebiyat, kültür yazıları ile sıvalı.. Ben onları okumak durumunda kaldım. Çünkü her hafta imtihan ederdi. Duvarlar kupürden görünmüyordu. Bu kupürler zaman zaman değişirdi. Ben o sebeple Şekspir’i Ahmet Mithat Efendi’yi, enflasyonu, Çekoslovakya, Macaristan ve Yugoslavya’nın Rusya ile çekişmelerini öğrendim. Dış politikada hangi ülke ne durumda, kim kiminle savaştı, kim kiminle barıştı, onların farkına vardım. Sanat adamlarını, sanat ve edebiyatı sevmeye başladım. Sanıyorum ilkokul üçteyim, ikide, üçte ve biraz da dördüncü sınıfta olmalı; çünkü iki buçuk yıl kadar bizimle üst katımızda kaldı, orda vefat etti. Cenazesini Acıpayam’ın mezarlığına defnettik. Çok hüzünlü bir hatıradır. Bana ondan miras olarak bir kurşun kalem kaldı. O kurşun kalemle ilk yazılarımı yazdığımı hatırlıyorum. Tesiri olmuştu.

MNÖ- Ne tür gelişmeler oldu bu sıralarda. Sizin bu yıllarla ait çocukluk hatıralarınızla ördüğünüz bir romanınız da var; Kırksekiz, kırkdokuz, elli….

GA- Evet Türkiye birdenbire değişti, süratlendi, güzelleşti ve seviyelendi. Ansızın parayı tanıdık, toprağımızın bereketini fark ettik. Tütüncülük gelişti. Üç dönüm toprağı olan tütün yetiştirip para kazanmaya başladı. Bayramlarda yeni elbiseler edinir olduk. DP’nin iktidara gelmesiyle sadece ekonomimiz değil insan da canlandı. Pazarlar büyüdü. Bilhassa 1951-52 yılından sonra inanılmaz bir atılım yaşadık. Kamyonu tanıdık, kaptıkaçtı denilen küçük minibüsü gördük. Bisikleti, motosikleti fark ettik. Sonra traktörü gördük. Yani 1950’den sonra teknikle tanıştık. Bizim nesil, bizim oyuncaksız nesil, teknikle ve elektrikle böylece tanışmış oldu. Toprak yollarımız şose olmaya başladı. Bilahare sıtma ve veremden yavaş yavaş kurtulduk. Sağlıklı bir neslin yetişmesi ondan sonradır. Bizler sıtmadan ve veremden kurtulmuş, kazara yaşayabilmiş bir nesiliz. İlkokulda ve ortaokulda dahi bu iki hastalıktan göçüp gitmiş arkadaşlarım vardı. Büyük yorgunluklardan çıkageldik. Yoksulluklardan, yokluklardan, hastalıklardan çıkageldik. Türkiye’nin oh demesi sanıyorum 1980’lerden sonrasına rastlar. DP dönemi, ilk fark ediş ve restorasyon devridir. Uzaklara bakabilmek, ticarete, ekonomiye yakın durabilmek…

MNÖ-Şehirle ilk buluşmanız nasıl oldu?

GA- Şehirle buluşmam ilk ortaokulu bitirip lise için gitmemle oldu. Çok şaşırmıştım. Saç tıraşı 10 kuruş iken şehirde 40 kuruş… Bana pek pahalı gelmişti. Dondurmacı dükkanları vardı. Ona da çok şaşırdım. Bir de Denizli’nin sıcaklığı… Acıpayam’da alışık olmadığımız derecede yüksek bir sıcaklık vardı yaz aylarında. Sokaklarda kimse olmazdı pek. Herkes gölgelere, kahvehanelere sığınırdı. Kitapçıları, hergün gazetelerin muntazam geldiği, tren düdüklerinin öttüğü, çok simitçinin, çok faytonun bulunduğu bir mekana gelmiş oldum. Fevkalade şaşırtıcı tabi. Nispeten körlük de var. Birdenbire üç bin kişilik liseye giriyorsunuz Akranlar çoğalıyor, öğretmenler bollaşıyor, yepyeni alışılmadık bir iklime pat diye giriyorsunuz. Çok da zorluk çekiyorsunuz.

MNÖ- Geldiğiniz lise Denizli Lisesi ve Denizli Lisesinin meşhur olduğu yıllar… İTÜ’ye ve Gazi’ye çok sayıda öğrenci gönderen bir okul. Siz gelmeden önceki yıllarda da İsmet İnönü’nün özel ilgi gösterdiği bir okul..

GA- Ömer İnönü’nün İTÜ’ye girdiği yıl ilk sekiz öğrencinin yedisi Denizli Lisesi mezunu imiş... Oğlu bahsedince çok kaliteli, verimli seviyeli bir lise diye, İsmet İnönü özel ilgi göstermiş. Bu gelenek hâlâ devam ediyor. Denizli Lisesi sıradan bir eğitim merkezi değil. Arkadaşlarım arasında çok sayıda mühendis, vali, emniyet müdürü, emniyet baş müfettişleri, genel müdürler, ilim adamları filan yetişmiştir. Hocalar dolmuş, öğrenmiş, kültürüne hakim ve sahip karakterlerden oluşuyordu. Hocalar bunun gibi yol gösterici kişilerdi.  Müzik hocasının besteleri vardı sözgelimi, İsmail Beyin….Resim öğretmenim Besim Yazıcı, Güzel Sanatlar Akademisi’ni birincilikle bitirmiş, İbrahim Çallı rahmetlinin torunuydu. Köy köy dolaşır motif derlemeleri yapar, nakışlı torbalar heybeler satın alırdı. Denizli’ye dair resimlerinin Büyük Millet Meclisi’ne gönderildiğini ve satın alındığını hatırlıyorum. Edebiyat hocalarımız edebiyata hakim kişilerdi. Ben sevilmeyen Divan Edebiyatını hocalarımız sayesinde sevdim. Ekrem Beydi hocalarımızdan birisi. Bir başka edebiyat hocamız daha vardı. Denizli’den ayrıldıktan sonra İstanbul’da yayınevi kurduğunu, kitaplar neşrettiğini hatırlıyorum. Fransızca hocamız Mehmet Toprak bey Peyami Safa rahmetlinin yayınladığı Türk Düşüncesi dergisine yazılar yazar, tercümeler yapardı. Sorbon mezunu önemli bir karakter idi. Bize cesur olmayı öğretmiştir; “Öğretmenlerinizden korkmayın, sormayı bilin, sormaktan çekinmeyin, ne olursa olsun saçma sapan bile olsa mutlaka soracaksınız, sizden bunları bekliyorum” der idi.

MNÖ- Denizli’de bu yıllarda sanayileşme yok, bildiğim kadarıyla küçük bir şehir…

GA- Bu yıllarda Denizli bir kasaba gibiydi. Tek katlı evler çoğunluktaydı. Genellikle kerpiç ve Bağdadî tipi duvarları olurdu. Ahşap çıtalar çakılır, üzeri samanlı toprakla sıvanırdı. O tip evlerdi. 50’li yılların ortasından itibaren Denizli de değişti. Otoray diye bir şey kondu. Denizli ile İzmir arasına. O zamanın hızlı treni… İzmir’le, Aydın’la irtibatımız arttı.

MNÖ- Liseyi bitirdiniz, lise size bir istikamet kazandırmış olmalı ki İstanbul’a geldiniz ve Güzel Sanatlara girdiniz… 

GA- Ben liseden sonra hemen İstanbul’a gelmedim. Öğretmen vekilliği yaptım. Biraz para kazanmam gerekiyordu. İstanbul’a gelecektim, simit parası lazım, kitaplar alınacak. Ödemiş’in bir köyünde öğretmen vekilliği yaptım. Bir miktar para biriktirdim. İstanbul’a gelişim ondan sonradır. İstanbul’a geldim, üç imtihana girdim. O zamanlar üniversite imtihanları şimdiki gibi doğru mu yanlış mı şeklinde değildi. Lise yazılı imtihanları gibi uzun uzun sorular sorulur uzun uzun cevaplar yazılırdı. Hukuk Fakültesi, DGSA Resim Bölümü, yine ayni akademinin Mimarlık Bölümü. Üçünün imtihanlarına girdim. Kısmet, üçünü de kazandım. Sonra düşündüm. Hangisine gidebilirim. Hangisi bana ucuza mal olur? “Resim bölümüne gitsem çok fırça, boya, tuval malzeme gerekiyor, üstesinden gelemem.” dedim. Hukuk fakültesine gitsem, çok sayıda kitap almam gerekecek. Sonra mimarlığı düşündüm. Bir cetvel bir karton yeter düşüncesiyle mimarlığa kaydoldum. İyi ki de öyle yapmışım. Orada yüksek matematikçi Prof. Dr. Emin Atlan, yine Prof. Sedat Eldem, Nurulllah Berk gibi yıldız adamları tanıma fırsatım oldu.

MNÖ- Okulla birlikte Babıali maceranız başlıyor galiba…

                GA- Tam hatırlayamayacağım ama 60’dan önce 58-59 gibi. 1957’den itibaren de Babıali’yle irtibatlıydım. Yedek öğretmenlik, öğretmen vekilliği yaptığım dönemde; Babıali’den bazı yazarların, şairlerin kitap kapaklarını yapıyordum. Postayla gönderiyordum. Onlar bana postayla bilgileri yollardı. Babıali’de tanınmam, matbaalarla, yayınevleriyle tanış olmam, Besim Beyin yardımlarıyla da oldu.   Akademideyken de resimler çiziyor, karikatürler hazırlıyor idim. Akademide resim dersi vardı. Nurullah Berk hoca giriyordu, bir hanım asistanıyla beraber.. Beni fark etti. Desenlerimi görünce sevindi, şaşırdı. Asistanına “Bu beyefendiyle ilgileneceksiniz” dedi. Ondan sonra gerek kendisi gerek asistanı bana büyük yakınlık gösterdiler. O sırada Akademideki diğer ressam, mimar heykeltıraş hocalarla Hüseyin Gezer gibi, Bedri Rahmi gibi hocalarla da tanışıklığım oldu. Akademinin havası farklı. Mimarlıkta derste çizim yaparken canınız sıkılınca dersi terk ediyorsunuz ve Akademi bahçesinde rahat rahat gezebiliyorsunuz. Dışarıda biraz hava alıp, tekrar gelip çizimlere başlıyorsunuz. Bir milimetre aralıklarla, bir metre uzunluğunda, bin çizgi çizmek. O yarı eğik masada ayakta çiziyoruz. Üç defa çizilebiliyor, bir metre uzunlukta sıfır bir, sıfır iki uçla.. İkinciyi çiziyoruz, üçüncüyü çiziyoruz, dördüncü derken çizgiler birbirine karışıyor, bombeleşiyor, dalgalanıyor… Göz öyle algılıyor tabii. Bırakıp gidiyoruz. Teneffüse çıkar gibi dersten çıkıyoruz. Üç beş dakika sonra tekrar geliyoruz. Yeniden çizmeye başlıyoruz, sıkıcı ve güç bir iştir. Ben o sebeple “Keşke resim bölümüne girseydim” diye zaman zaman üzüldüğümü de hatırlıyorum. Ama Resim Bölümündeki arkadaşlarla irtibatım vardı. Şair arkadaşlar vardı. Ayhan Kırdar vardı sözgelimi… İsimlerini pek hatırlayamayacağım ama Halim Uğurlu bey vardı. Sonra Erol Deran… Erol Deran, kanun çalar… Onun şair tarafı da vardır. İşin tuhafı ben Akademide okurken Şiir isimli bir dergi de çıkardım. Çok kimse bilmez. Çok şiirler gelirdi. Ümit Yaşar Oğuzcan, Halim Yağcıoğlu, Mahmut Alptekin, İlhan Geçer, Abdullah Rıza Ergüven gibi daha hatırlayamadığım bir çok şairden şiirler gelirdi. İşte o yıllarda merakımız varmış demek ki. Fakat Akademiyi, Mimarlık Bölümünü bitirmedim. Temelinde iktisadi sebepler vardır. Yurt parası, yeme içme, sinemaya gitme, konserlere devam etme gerekiyordu. O yüzden grafiker olarak Babıali’ye girmeye niyetlendim. Sevdiğim bir dost, yine Mimarlıkta beraber okuduğum Halim Berk’in de yönlendirmesiyle, Babıali’ye adım attım. Bu defa profesyonel olarak. 1957’den itibaren amatör olarak adeta, fakat 60’lara geldiğinde profesyonelce çalışmaya başladım. Babıali de yeni bir okul, yeni bir akademi gibi oldu. Akademideki seviye, hocalarımın etkisi, Babıali’ye yeni yeni girdiğim dönemde, Türkiye’nin çok ünlü yazarlarıyla yan yana bulunuşum. Derken Yeni İstanbul maceram ki; orda Prof. Dr. Osman Turan, Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Abdurahman Şeref Laç, Tarık Buğra, Galip Erdem gibi kıymetlerle yan yana oluşum… Hatta Necip Fazıl,  Arif Nihat Asya gibi karakterleri de unutmamam gerekir.

MNÖ- Bu yıllarda yani sizin amatörce girip profesyonelleştiğiniz 1957-60 yıllarında nasıldı Babıali?

GA- Babıali genellikle Halk Partili idi. Bir tek Ankara’da çıkan Zafer Gazetesi DP yanlısı bir tavır içindeydi. Bir de son dönemlerde kurulmuş Havadis isminde bir gazete vardı. O ikisi dışındaki bütün mevkuteler CHP yanlısı ve DP aleyhine idiler... Ben Babıali’deyken 27 Mayıs Yassıada ve muhakemelerini de yaşadım. Gazeteler o üç idamı çok az bulmuşlardı. Yasssıada’yı takip etmiş önemli muhabirlerin, yazarların, kişilerin tepine tepine, bağıra bağıra “Bu kadar az idam olur mu? Niçin 30 40 tanesini asmadılar, bu adamların?” diye üzüldüklerini hatırlıyorum. Babıali o dönemde iyi sınavlar veremedi. Demokrasiyi anlayamayan Babıali’nin bu türlü yanlışları hep olmuştur. Halbuki demokrasi, aynı düşünenlerin değil, ayrı düşünenlerin rejimidir. Farklılıklar tahammülle karşılanmalı idi. Babıali bunun öncüsü olmalıydı. Tornadan çıkmış düşünceler, aynı kalıbın adamı kişiler ile demokrasi yürümez. Bu nükteyi sanıyorum, yeni yeni fark etmekteyiz. Hâlâ Babıali öğrenme ve hazmetmeye alışma dönemini yaşıyor.

MNÖ- Bu bir grubun mu acemiliği, yoksa herkesi kuşatıyor muydu?

GA-Demokrat Partinin acemilikleri var mıdır?  Olabilir ama 27 Mayıs’tan itibaren 3-4 ay sonra bir erken seçime gidileceği bilindiği halde bir hükümet darbesinin yapılışı son derece yanlıştı. En büyük acemiliklerimizden bir tanesi odur. Dünya aydınları, sosyologları demişlerdir ki; “Bu türlü yargılamalar ve halkın seçtiği karakterlerin, liderlerin idam edilmesi; Türk hukukunun değil, dünya adaletinin yüz karası olmuştur.” Ben o yıllarda Ahmet Emin Yalman’ın gazetesinde çalışıyordum. Bütün gazeteler birbirimize komşuyduk. Cağaloğlu’nda yazarlar muhabirler fevkalade üzüldüler… Hayır, hayır, Menderes’in idamına değil. “Niçin üç kişiyle kalındı? Neden 40-50 kişi idam edilmedi?” diye üzüldüler. Hüzünlü bir manzaradır… Lakin Babıali’nin acemiliği bitecek mi, gün gelip taşlar oturacak mı?. Oturacak ama geçmişi durmadan kötülemenin tehlikelerini de sezmek gerekiyor. Bu adet fevkalade yanlış bir adet.. Hükümet öncekini, söz gelimi, Demokrat Parti’yi kötülüyor. Demokrat Parti, İsmet Paşa döneminden fevkalade şikayetçiydi. İsmet Paşa dönemi Atatürk’ün döneminde bulunduğu evreyi kabullenemedi. Mustafa Kemal, Vahdettin, Sultan Reşat, İttihat ve Terakki’yi, İttihat ve Terakki Abdülhamit dönemini… Kötüydüler… Bu kötüleme silsile halinde, geriye doğru, bitsin artık. Bundan kurtulmak lazım. Dün, yarın bizi yormamalı.. Bizim için bundan sonrası önemlidir… Hangi güzelim kaideler üzerine, hangi abideleri kurucağız, mesele budur… Günü birlik yaşamak, geriye dönük bir ömrü sürmek, aydınımızı yanlış yollara da sevk edebilir… Sebepsiz yorabilir,  istikametlerini şaşırtabilir…

MNÖ- 1960 Döneminden sonra basına girdim dediniz. Bu dönemde hangi  gazeteler var ve gazetelerin muhtevası nasıl ?

1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis, Tedbirler Kanunu çıkardı. Bu Tedbirler Kanunu, İsmet İnönü’ye tenkidi yasaklıyordu. Demokrat Parti’nin icraatını anlatmayı ise yasaklıyordu. 27 Mayıs aleyhine konuşmayı da yasaklıyordu. Ve bu yasaklar yüzünden Menderes’in de başı derde girdi. Necip Fazıl Kısakürek rahmetlinin Büyük Doğusu’na bir kapak yapmıştım. Menderes rahmetli asılıyor, İsmet Paşa seyrediyor, yerde birkaç kurukafa… Ertesi gün soruşturmam başladı… Yargıç karşısına çıktım kaç kere… 7-8 celse sürdü. Savcı beş yıl hapsimi istiyordu. Bir önceki devri hatırlatmak da İsmet Paşa’yı tenkit etmek de suçtu. Bu 7-8 celse sonunda, -rahmetli Necip Fazıl Beyle beraber gidip geliyoruz mahkemelere- tam beş yıla mahkum olacaktım ki. Tedbirler Kanunu kaldırıldı ve ben beraat  edemeden kurtuldum. Şimdi o devirde bu türlü yanlışlıklar yapılmıştır. Mesele o yanlışlıklar üzerinde durmak değil… O yanlışlıkları tekrar etmek değil… O eğitimde yaşamak değil… Tavsiyem aydınlara, yol göstericilere hatta iş adamlarına tavsiyem… Dönemin konjonktürüne göre düşünmeler, acele hüküm vermeler fevkalade yanlış…Ve demokrasiyi anlamaları…Nedir demokrasi?... “Demokrasi aynı düşünenlerin değil, ayrı düşünenlerin rejimidir” bunu öğrendik. Öğrendik, öğrenemedik yine birbirimize düşeriz… Bu coğrafya güzelim coğrafyamız aynı zamanda dünyanın en netameli coğrafyalarından biridir… Bizden önce bu topraklar üzerinde tam 27 kültür yani 27 millet yaşadı ve bitti. Biz 28.siyiz. Yeryüzünde böyle bir mekan yok. Sebep, niçin 27 kültür bitti? İşte coğrafyamızın bir emri var… Herkesin kulağına küpe olmalı…. Diyor ki coğrafyamız; “Ey üzerimde oturan sizler! Emrim olacak! Bir; ne pahasına olursa olsun önünde durulmaz bir orduyu ayakta tutacaksınız. Yemeyip yedireceksiniz, yarım ekmeğinizi bölüp paylaşacaksınız! İki; birbirinize düşmeyeceksiniz!” Eğer bu iki emri de unutursak, ya da birinden birini unutursak, duymazlaşırsak, önümüzde beklenmedik badireler olacaktır.

MNÖ- Yani sadece içerdeki didişmeler değil, dış tehlikelere dikkat çekiyorsunuz.

GA-Evet Türkiye tek başına bırakılamaz. Dış dünyanın gözü, hedefi, hayali ve hesabı elbette Türkiye’nin üzerinde olacaktır. Sadece komşularımızın değil güçlü bildiğimiz, dost saydığımız,  müşterek olan bütün ülkeler Türkiye üzerinden gözlerini ayıramazlar… O sebeple yöneticilerimiz izanlı, irfanlı olmakla birlikte; fevkalade hesaplı, ileriyi düşünen, Türkiye’yi dünya ile birlikte görebilen, yarınları ve yarınki gelişmeleri fark edebilen kişilerden olmalı. Yoksa biz Allah korusun 28 yok olmuş kültürden biri haline gelebiliriz. Son derece tehlikelidir….

MNÖ- Bu dönemin gazeteciliğinden bahseder misiniz?

GA- 1960 başlarında gazeteler, hatta haftalık dergiler, Cağaloğlu’nda neşredilirdi. Sabah yada öğlen yemeğe çıktığınızda; yıldız saydığınız kişilerle karşılaşırsınız. Bu Peyami Safa olabilir, Osman Turan, Reşat Ekrem Koçu gibi tarihçiler olabilir. Babıali’ye gelince herkes sıradan birer kişi olabilirdi. Aynı mekanda, aynı katlarda, odalarda çalışırsınız, büyüklenmek yok! Herkes aynı idi... Bir gün başka gazeteye transfer oldum. Adım söyleniyor, ismim geçiyor yazı işleri müdürü olarak. Orda Argun Berker dostum kapıda karşıladı. Dedi ki; “Gürbüz büyüklenme, şöhretim var diye. Buradan girdikten sonra herkes aynıdır.” İşte bu herhangi biri olmuş, şöhret kişilerle hemen hemen her gün aş evinde, kahvehanede, köşede karşılaşabilirsiniz. Büyüklenmek yok. Şakalaşabilirsiniz. Rahmetli Refii Cevat Ulunay’a geç kaldığımız zaman telelefon ederdik. “Erkek kedi ile dişi kedi arasında ne fark var” diye telefon ederdik. O da cevap verirdi; “Erkek kedi iki renkli ve büyük başlı, dişiler ise üç ve daha fazla renkte olurlar dikkat edin” derdi. Çünkü küçük de olsak meslektaşları arıyorlardı. Gocunmazlar, erinmezler, konuşurlar, bizimle hemhal olurlardı. Bir gün Ergün Göze ile beraberdik. Ergün Bey matbaacı. Ben de grafikerlik yapıyorum. Benim çizdiklerimi basıyor, üç beş kuruş kazanıyorduk. Bir gün biri geçiyordu karşı kaldırımdan. Pencereden bakıyorken fark ettim: Ceketi büyük. Ceketinin kolları uzun. Neredeyse parmaklarına gelecek. Pantolonu da fazla geniş.

“Ergün geçeni tanıyor musun?” dedim.

“Evet, dedi o anlı şanlı Peyami Safa.” 

“Neden böyle giyiniyor?” dedim.

“O ömrü boyunca yazmıştır ama kendine uygun elbise diktirecek kadar paraya sahip olamamıştır.”dedi. O devirde gazetecilik yeteri kadar gelir getiren, istikbali olan bir meslek değildi. Hepsinin bir işi vardı ama arta kalan zamanda gazetecilik yapıyordu. Spor servisinde çalışıyordu, magazin yazıyordu. Bir arkadaşım.  Eser Tutel at yetiştiriyor, bizde de yazı yazıyordu. Magazindeydi. Senarist Safa Önal gazetemizde magazin haberi yapıyordu. Ziraat Mühendisi Nejat Akçadurak, spor servisinde çalışıyordu. Gazeteciğin gelir getiren durumu 1965’lerden sonra başladı. Bürolar sadece Ankara’da değil, Atina’da, Moskova’da, Berlin’de olmaya başladı. Trabzon, Antalya, İzmir, Bursa’da basılmaya başladı. Eleman demekti, masraf demekti. Başyazarların gazeteye sahip olma dönemi bitti. Sermaye girmeye başladı, işadamlığı girdi, teknikler gelişti. Kompüter konusu ortaya çıktı. Ortalama 50-60 kişi ile yapılan gazeteler, bugünlerde 800 kişiyle neşredilmeye başladı. Yazarlık, gazetecilik meslek oldu.

MNÖ-Çalıştığınız bu gazetelerde kimler yazıyordu ve haberler nasıl gelip gidiyordu. O dönemde haber trafiği nasıl işliyordu ?

GA- O Dönemler teknik o kadar gelişmiş değildi. Teleks ve telefon…. Bir de Anadolu Ajansı… Gazetelerin sadece Ankara büroları olurdu. Bir iki kişinin  çalışabildiği… Daha ziyade teleksle haber geçilirdi. Telefonlar ansızın kesilebilirdi. O sebepten bu 5n+1k konusu çıkmıştır. Bir habere başlayan muhabir, “Efendim Van’da günlük güneşlik bir havada yolda yürürken, Kaymakam Bey, Vali Beyle parkta oturuyordu.” Tak diye kesilir telefon. Bundan sonra ne olduğu meçhuldür. O yüzden muhabirler ilk söyleyecekleri cümle içinde kim, nerede, ne zaman, nasıl, suallerinin cevabını vermek zorundaydılar. Telefon kesilse de o cümleden haber büyütülebilir, genişletilebilir.. Anadolu Ajansı bir nevi resmî bültenler neşrederdi. İyimser  haberleri verirdi. Ya da iş başında bulunan hükümetten yana tavır almış havadisler gönderirlerdi. Kıt kanaat yaşıyor ve kıt kanaat imkanlar içinde çalışıyorduk. Gazeteler öğle civarı saat 12’de hazırlanmaya başlanırdı. Biz gazetelere o civarlarda giderdik. Gece 12’ye kadar çalışılırdı. Rotatifler döner, üretilen gazetelerin ilk nüshalarını alır, geceleri evlerimize öyle giderdik. Çok fazla satışlı gazetelerimiz yoktu. 50000 satan gazete büyük gazete sayılabiliyordu ve simit ile gazete parası fiyatları aynıydı. Simite zam gelince gazetelere zam yapılırdı. Tekrar zam gelince bize zam yapılırdı. Reklamcılık gelişmemişti. Ticaret alışveriş, üretim, önemli imalatlar; şarküteri ondan sonra ithalat ve ihracat henüz emekleme dönemindeydi. O sebeple reklam şirketleri ya iki ya üç adetti 1980’lerden sonra asıl büyüme başladı. Yine yüreği ağrılı bir adam çıkagelmiştir; Turgut Özal… “Niye satamıyoruz, niye üretemiyoruz, niye ticarette bu kadar geriyiz, ihracatımız niye düşük?”… Bu ağrıların içinde yoğrulmuş bir adamdı ve o ağrılar Türkiye’yi üç adım öteye iteledi

MNÖ- Yeni gazeteler çıkmıştı; Bugün, Yeni İstanbul. Bir de yeni partiler….60 sonrasındaki siyaset ve basındaki gelişmeler hakkında neler hatırlıyorsunuz? Bunlar hakkında bilgiler verebilir misiniz ?

GA-1960 hükümet darbesinden sonra yeni partiler kuruldu. Yeni Türkiye Partisi Ekrem Alican’ın başkanlığında, Adalet Partisi bir emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala önderliğinde kurulmuştur. Onun dışında Osman Bölükbaşı’nın Millet Partisi vardı. Sonra bir iki küçük parti daha… Yine o dönemde, o acemiliğimiz sürüyordu. Partilerin ve liderlerin reçeteleri eksikti. Sadece birbirlerini yıpratmayı, muhalif davranmak zannediyorlardı. Muhalefet, karşı çıkmak demek idi. Gazeteler sadece İstanbul’da basılırdı. 1950 başlarında hatta 55’e kadar bizler iki üç gün önceki gazeteleri alır okurduk.  Ben ve benim çağımdaki arkadaşların çoğu o zaman zannederdik ki gazete tahin helvası sarmaya yarar.  Ya da kırık pencere camlarını yamamaya yarar. Öyle zannediyorduk.  Bir gün, bir köylü, gazeteci Mehmet amcaya yaklaştı “5 kuruşluk gazete ver” dedi. Mehmet Amca herhangi bir gazeteyi aldı, bir yaprağını yırttı, ikiye katladı ve verdi. 1950’lerin başı Türkiye’nin hep özeti gibidir. Bizim nesil bisikleti, motosikleti, kamyonu, otobüsü, treni, asfaltı, traktörü ilk tanıyan ve ilk gören nesildir. Bakınız dün gibi: 1939 doğumluyum ve  dünyayı tanımaya 50’li yıllarda başlıyorum ve her şeyi yeni görüyorum. Işıksız, ilaçsız, yolsuz, yarı çıplak, yalın ayak, tek zıbınlı bir çocukluk. Oyuncaklarımız da yok. Taşla, sopayla kazıkla, oynuyoruz. Oyuncaksız bir nesil.

MNÖ- Saydığınız yazarlar gazeteye gelir gider miydi, yoksa yazı mı bırakırlardı?

GA-Ali Fuat Başgil hariç hepsi gelirdi. Adeta senli benli olmuştuk. Hatta Necip Fazıl beni ziyadesiyle sevmeye başlamıştı. ”Gürbüz sen söylemeden anlayan adamsın” dediğini hatırlıyorum. Çok hoşuma gitti. Evine defalarca uğramışımdır. Krem şokola severdi az şekerli. Türk kahvesi severdi ve bunlardan ikram ederdi evinde. Bir tür dikkate alınacak estetik adamlarındandı. Evinin dekoru çok sade ama iç açıcı idi. Kendi çalışma odası darmadağınık idi. Yerlerde, raflarda kitaplar, kupürler, gazeteler, dergiler olurdu. Necip Fazıl böyleydi. Osman Turan önemli ve köşe başı alimlerimizdendi. Selçukluyu onun kadar bilen ikinci bir profesör zor gelecek tahmin ediyorum. Yayınevi kurmuştu Osman Turan. Turan Neşriyat Yurdu diye... Kapaklarını çoğu defa ben hazırlamıştım, Türk Cihan Hakimiyeti Tarihi dahil… Arif Nihat Asya, Galip Erdem, Tarık Buğra beyler ve diğer hatta, Abdurahman Şeref Laç olması lazım, böyle de bir yazarımız var idi. Ali Karakurt tanınmış bir polis muhabiri… 50’li yaşlarında olmasına rağmen. yazı işleri müdürlerimiz Hasan  Tuncay ve Yücel Hacaloğlu daha genç. Haklarında yüz yılı aşan davalar vardı. Yücel Hacaloğlu zaman zaman hapse girer çıkardı. Hasan Tuncay ne zaman hapse gireceğini düşünürdü. Sanıyorum 120-150 yıl arasında mahkumiyetleri isteniyordu. Böyle sıkışık baskı altında yayımlanan bir gazete idi. Taşlandığını da hatırlıyorum. Sebep; DP’ye sempati duymak.  Saatlerce taşlandı bina… Kırılmadık çerçeve cam kalmamıştı. Evet 1960’lı yıllar böyle geçti.

MNÖ- Bu manzara  nasıl değişti  daha sonra?

GA- 55’ten itibaren fevkalade değişti. Demokrat Parti 1950’den itibaren yatırım hamlelerine başladı Yol, su, elektrik ve baraj konularında fevkalade ilerlemeler kaydetti. Bizim insanımız günde üç öğün yemek yemeyi öğrendi. Çay içmeyi, iskarpin, ayakkabı giymeyi öğrendi. Ceketleri ters yüz etmeden yenilemeyi fark etti. Bizim insanımız yamalıktan kurtuldu.  Dün gibi gelebilir ama yine de üzerinde durmak gerekir. Ülkenin sürati azımsanacak gibi değildir. Türkiye 1955’lerden sonra oh demiştir ilk defa. 20.yy.da ilk defa oh deme fırsatını bulabilmiştir. 1955’ten itibaren zaman zaman yine tebessümlerimiz çalınıyor olabilir. Yine ufak tefek problemlerimiz çıkageliyor olabilir. Ama biz insanımıza, halkımıza mutlaka güvenmek zorundayız. Efendim onlar okumamıştır, üniversite bitirmemiştir. Hiç önemli değil. İlim tek başına fevkalade fakirdir. Yanına irfan eklenmek, izan eklenmek zorunda. İşte bizim Anadolu insanında var olan cevher o irfan ve ihsandır. Seçmen diye küçümsediğiniz, bunlarla demokrasi mi olur dediğiniz, o karakter; bir bakışta kimin kaç gram çektiğini fark eder. Rahmetli Tahsin Banguoğlu hocayla bir gün Aydınlar Ocağı’nda konuşuyoruz. Dedim ki hoca şu bizim milleti anlatır mısın? Aynen benim dediğimi söyledi. Bu millet izan ve irfan ile yüklüdür, güvenmek zorundayız. Sana bir hatıramı anlatayım dedi. Kendisi Edirne’den senatör seçilmiş iki arkadaşıyla birlikte. Edirne kahvehanelerini dolaşmışlar. 5-10 dakika konuşmuşlar. Sonra da en büyük  kıraathaneye uğramışlar. Orada da bir yarım saat konuşmuşlar. İki arkadaşı önceden çıkmış, hemşerileri Tahsin hocayı biraz alı- koymuşlar. Tahsin Hoca demiş ki “Bu çıkan iki arkadaşımdan hangisi adam gibi adam?”  Kahvehanede askıda çay taşıyan Edirneli amca demiş ki; “Gözlüksüz olan adamdır, öbüründe iş yok” Hakikatten diyor gözlüklü olan güvenilmez, ipe sapa gelmez bir karakter ama öteki bu milletin ihtiyacı olan adamdı, demişti. Böyledir, millete güvenmek gerekir. Kim güvenecek? Yatırımcı güvenecek. Üniversiteli hocasıyla, öğrencisiyle güvenecek. Demokrasi meraklıları, hayranları, demokrasi taraftarları güvenecek. Asker, siyasi, doktor, güvenecek.

MNÖ- Sizin bir ressam olarak tablolarınıza geleceğiz ama önce bir iş olarak yaptığınız resimlere gelelim, isterseniz ona Babıali ressamlığı diyelim. Biraz da bu tarafınızdan bahsedelim. Nasıl gelişti ve neler yaptınız?.

GA- Ben hiç Marksist olmadım. Milliyetçi ve muhafazakar tavrım sürer. Fakat benimle akraba sayılacak bu vadide neşredilen kitap kapaklarını hiç beğenmiyordum. Güzel kitaplar alelade kapaklar içinde yayımlanıyordu. Mazruf mükemmel ama zarf sıkıntı verici idi. Bir gün -gerçi ilk yaptığım kapak 1957’dir ama, profesyonel olarak 1960 senesi tahmin ederim- bir yayınevi son yayınladığı kitabı bana getirdi. Şimdi adını hatırlamıyorum ne kitabı ne yayınevini. Ben aynı tenkitçi gözle baktım. “Böyle kitap mı olur, böyle kitaba böyle kapak mı olur, böyle tuhaf karton mu kullanılır, bu renkler ne?” diye tenkide başlamıştım ki o arkadaş; “Gürbüz dedi madem öyle bundan sonraki kitap kapağını sen yap”  “Olur” dedim. Tekrar getirdi. Bir başka kitap getirdi. Kapağını yaptım. Sonra bir başka kitap  daha getirdi derken, başka başka farklı yayınevleri kitap kapağı yaptırmaya geldiler. “Gürbüz yaparsa iyi yapar” diye anılır oldum. Bazen günde iki üç kapak yaptığım oluyordu. Epey de para kazandım. Kitapları biriktirirken her taraf kitapla doldu. Sonra sadece kapaklarını biriktirmeye başladım. O da çoğaldı. Bir ara saymıştım. 2800 kadardı. Ondan sonra 200-300 kitap kapağı daha yapmışlığım vardır, tahmin ederim. 3000 kitabın ya biraz altında ya biraz üstünde kitap kapağı hazırladım. İçlerinde Necip Fazıl, Osman Turan rahmetli, Sezai Karakoç ve hemen hemen sağ neşriyatın, 60’tan itibaren o yıllarda çoğunu ben hazırlamışımdır. Öyle tahmin ediyorum. Yeni Asya Yayınları, Cihan Yayınları, Bahar Kitabevi aklıma ilk gelenler bunlar.

MNÖ- Yaptığınız kapaklarda neye dikkat ederdiniz? Yayınevi mi, kitabın ismi mi, yazar mı, renk mi,  şekil mi,  resim mi? Sadece o eseri mi dikkate alırdınız yoksa seri olarak mı düşünürdünüz?

GA- Ben kitap kapakçılığını önce klişeden kurtardım, ofsete yönelttim arkadaşlarımı. Ofset hem çabukluk, hem renk ahengi bakımından son derece başarılı bir sistem idi. Kitap kapağı yaparken veya kişi herhangi bir işi, mesleğini yaparken; birtakım hazırlıklar, masraflar yapmalı. Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve Amerika’da yayınlanmış kitapları ve yayınevlerinin yayınladıkları kitapları gösteren kataloglarını alır ya da getirtirdim. Aynısını yapmak değil amacım. Nerdeler, nasıl yapıyorlar, hangi konuya nasıl kapak gerekir, bunu nasıl tasarlıyorlar, onları öğrenmek için. Taklit ettiğim birebir kopya ettiğim hiçbir kitap kapağı yoktur. Birden farkına vardım. Tıpkı afişte olduğu gibi, göz önce bir şeyi görecek, birinci planda o. Yazar imzası olabilir, o kitabın adı olabilir ya da kompozisyon olabilir. Böylece bir çok yayınevine 3000 civarında kitap yapmak kısmet oldu. Zaman zaman telefon ederler hâlâ “Gürbüz bey bizim kapağımızı yapar mısın?” diye ama artık buna ne malzemem müsait ne ellerim. Artık parmaklar titriyor. Dirsek, bilek, parmak arasındaki o ahenk kayboluyor. Yapamıyorsunuz.

MNÖ-- Diğer resim çalışmalarını suluboya mı, yağlıboya mı yaparsınız ve ne zamandan beri çiziyorsunuz?

GA- Lisedeyken tamamıyla suluboya yapıyorduk. Akademideyken bol desen çalışıyorduk. Akademiden ayrıldıktan sonra yağlı boya yapmaya başladım. Benim resimlerim tıpkı yazılarım gibi diğer yapılan resimlere benzemiyor. Bir nevi rüya resimleri gibi. Ben bunu da sonradan keşfettim. Tabiat ile birebir akrabalıkları yok, yarı soyut resimler. Mücerrete daha yakın resimler. O da “Kimse gibi yapmamak” inat ve ısrarından doğuyor sanıyorum. 1997 yılıydı sanıyorum: Basın Müzesi’nde resimlerimi sergiledim. Bir ay kadar kaldı, “Atlar, Otlar ve Çiçekler”. Serginin adı oydu. Atı çok seviyorum.... Atın süratini, estetiğini, insana yakın duruşunu seviyorum. İnsana çok yakın oluşunu, merhametini seviyorum atın.

MNÖ-Resimden sonra yazı hayatına nasıl başladınız?

GA- Ben aslında resimle beraber yazıyı devam ettiriyor idim. Dergi çıkarmamla beraber yazarlığım da nüksetti. Ama sevdam vardı. Daha “a” harfini öğrenir öğrenmez yazar olmaya da niyetlenmiştim. İstanbul’a geldiğimde takma isimlerle yazı yazdım. Ali Sağıroğlu, Nedim Gürbüz, Oğuz Akalan… Bu isimleri kullandım. Ressam Gürbüz’ü ezmesin istedim. Resimde, grafikte Gürbüz Azak ismini kullanırken “Adam hem resim yapıyor hem yazıya musallat olmuş” demesinler diye takma isimlerle yazıyordum. Dergilerde Gürbüz Azak adıyla yazdığım tek tük yazı vardır: Türk Edebiyatı gibi. Ama gazetelerde yazmaya başlayışım Doğuş adlı bir dergiden sonradır. Doğuş diye haftalık bir dergi vardı 80 yılı olmalı… Bu haftalık dergide Oğuz Akalan imzasıyla bu defa sanat, kültür, zaman zaman siyaset üzerine bazen fütürizme dair yazılar yayımlıyorken birilerinin dikkatini çekmiş. Sonra gittim Türkiye gazetesi ile anlaştım. Günlük yazmaya başladım. Sanıyorum, 81 olabilir. Çünkü 19 yıl süresince yazmışlığım var. “Hangi köşede hangi sayfada istersen yaz” dedi. Ben kendimden o kadar eminim ki; “Sayfa önemli değil nasıl olsa okuyucu önce beni okuyacak” dedim. “Yapma yahu!” dedi,. “Bu kadar iddialı mısın?” “Evet” dedim. “İddialı olmasam zaten yazmam.” Sonradan ilk ve en çok okunan yazar olduğum söylendi. Başka gazetelerin Anadolu’da yaptıkları araştırmalarda Türkiye gazetesinde benim ilk okunduğum sonucu çıktı. Sevindiriyor bu tür haberler. Sonra başka gazetelerde de yazdım. Şimdi ara verdim ama yine “www.sanatalemi..net” adlı bir siteye bazen yazıyorum.

MNÖ- Bu arada kitaplarınız yayınlanmaya başladı,  ilk kitabınız ne zaman?

GA-İlk kitabım 1977… İlk üç kitabım Yeni Asya yayınlarından çıktı. O dönemde, 74-77 arasında Yeni Asya Gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenmiştim. Takma isimlerle ve daha ziyade Nedim Gürbüz imzasıyla yazılar yazıyordum. Sonra Tercüman’a geçtim. Yazı İşleri Müdürü olarak. Tercüman’da ansiklopedi servisinden, tercüman gençlik yayınlarından ve bir çocuk dergisinden sorumlu idim. Yıl 77… Osmanlı ilk isyanlarını anlatan “Anadolu Cayır Cayır.” Fikir yazılarından oluşan “Dostlara Mektup” ve mizahî hikayelerden meydana gelmiş “Reis Ne Aldı?” isimli kitaplar yayınlandı. Sonra Zafer Yayınları çıktı. Onlar bir vakıf idiler. Yedi kitabımı onlara bırakmıştım. Uzun süre 7-8-9-10. baskı yapan kitaplar var. “Menderes”, “Güzel İnsanlar”, “Sizi Biri Arıyor”… Yenilerde bir seri çıktı, Nesil Yayınları’ndan. “İnsanı Kurcalayan Yazılar”, “Ülkeyi Kurcalayan Yazılar”, bir de “Zamanı Kurcalayan Yazılar”.

MNÖ-Bunlardan apayrı olarak sanki ders alma tarihi diyebileceğimiz “Türkiye’nin Hüzün ve Dehşet Tarihi” isimli kitabınız çıktı. Sizi Türkiye'nin Hüzün ve Dehşet Tarihini yazmaya sevk eden sebep nedir ?

GA- Aydınımız yakın geçmişini bilmiyor. Bir söz vardır: “Gazeteciler son iki yüz yılın tarihçisidir” derler. Ben de ondan cesaret ve ilham alarak Yirminci Yüzyılı başından sonuna kadar incelemek, Türkiye’nin geçirdiği badireleri vermek ihtiyacını duydum. Yirminci Yüzyılı tam tanımadan yeni bir asra merhaba demek aydınlar için eksikli olmak demek. Bunu fark ettim. Rahmetli Sultan 2. Abdülhamit’ten itibaren 20. Yüzyılın bitimine kadar olan, bizi yoran, üzen, düşündüren hatta bize yakışan ve yakışmayan olayları sırayla yazmayı denedim. Epey de zor oldu ama alaka gördü sanıyorum. Aydına bir hizmet olsun. Gazetecilere, sanatkarlara, düşünen adamlara yardımım dokunsun niyetiyle kaleme aldım. Gökçen Efe’yi kimse bilmiyordu. Hatice Efe’yi bilen yoktu. Halbuki bilinmesi gerekir. Bunlar da birer güzel insan. Şu yurt, şu insan, bu kültür için farkında ya da değil, büyük hizmetler vermiş ve bir çok sıkıntının üstesinden gelmiş örnek karakterler. Onların farkına varılmalıydı. Bir tarihçi edasıyla değil de, anekdotların ve bilinmesi gerekenlerin sıralanması gibi kabullenilmesi daha iyi olur. 20. Yüzyıl Türkiye’sinin hüzün ve dehşet tarihi. En çok gençlere  üzülürüm. Çünkü ben de bir vakitler genç idim. Gazeteye başladıktan sonra aklıma takıldı. Hani derler ya son 200 yıl gazetecilerin işidir. Tarihçiler ondan öncekine dönük  çalışabilirler. Bu hükümden cesaret ve cüret alarak 20. yy.ı incelemeye başladım. Bu yüzyıl talihsiz bir dönemdir...Kültürümüz, insanımız, ülkemiz üzerine nice karabasanlar bir olup yüklenmişlerdir ve arka arkaya gelmişlerdir...Şöyle bir oh deyecek zamanı bulamadığımız bir asırdır. İşte o merakla 1900 yılının başından itibaren 2000 yılına gelene kadar nerelerden geçtik, hangi badireleri atlattık, başımıza hangi çoraplar örüldü, bir gazeteci merakı ile başladım. Hiç olmazsa bir 100 yılı tanıtayım dedim gençlere. Bu kitap biraz da sinematografik espri ile yazılmıştır, bıktırmamak için...Adeta bir hikaye okuyormuşçasına rahatlıkla gözden geçirilebilir. Gençlerin de vakti yok şu sıralar. O sebeple, rahatlıkla okunabilecek bir üslupla "20. Yüzyılda Türkiye’nin Hüzün ve Dehşet Tarihi’ni" kaleme aldım. Benim de bilmediğim önemli nükteleri yakaladım. İşte Sultan 2. Abdülhamit bunlardan biridir.

MNÖ- Kitabınızı okuyunca insan şaşırıyor. Bunların hepsini bu topraklar mı yaşadı? Bu insanlar mı gördü?

GA- Türkiye’miz dünyanın fevkalade güzel bereketli sevimli bir coğrafyasıdır. Aynı zamanda en netameli toprağı. Bu topraklar üzerinde bizden önce 27 kültür yani millet yaşadı, büyüdü, çöktü. Kimisi erken, kimisi geç ama çöktüler. Sebep; coğrafyamızın iki önemli emrini duymazlıktan gelmeleri. Bu coğrafya güzeldir ama aynı zamanda netameli... Coğrafya diyor ki: ey üzerimde yaşayanlar sizden önce bu topraklarda 27 millet ve devlet yaşadı ve battı. Siz 28.siniz. Niye battılar? Çünkü; 1.si önünde durulamaz, baş edilemez, süper bir orduyu kuramadılar. 2.si birbirlerine düştüler, ikiliklere kapıldılar. Yani kısaca bizler bu coğrafyanın hükmünden ders almalıyız. Bundan böyle de kendi silahını kendi yapabilen, savunma gücü yüksek bir orduyu devamlı diri tutmamız gerekiyor. Bir de ikiliği bitirmemiz şart. Hem de bir iki nesildir ızdırabını çektiğimiz ikilikler... Nedir onlar? Alevi- Sünni kavgası, Sağcı- Solcu kavgası, Laik- Anti laik kavgası ülkeyi yoruyor, zedeliyor ve yok yere heveslerinden ve istikametlerinden ediyor. O sebeple bu coğrafyanın iki kademeli emrini, biz ve  bizden sonra gelecek nesiller hep aklında ve hatırında tutmalı...Onun için yorulmalı...Beka meselesi...  Türkiye'nin öncelikli meselesidir ve önümüzdeki 1000 yıl daha devam edecektir. Etrafımızda bir düzineye yakın ülke var. Onun arkasında, hemen arkasında,  onun iki katı kadar hevesler ve hesaplar yatıyor. O yüzden beka konusu ve geleceğimize dair endişelerimiz hep sürmeli ve diri durabilmeliyiz. Süper bir orduyu ayakta tutabilmeliyiz. Siyasetçimiz, aydınımız, üniversite hocalarımız, ekonomistimiz ve basınımızla ikiliklerin önüne geçebilmeliyiz.

MNÖ- Kitabınızda hüzün ve dehşet tarihine ara verdiğiniz, gönüllere su serpen dirayetler de var.

GA- Mustafa Kemal bir dirayettir. Tipik bir Osmanlı Paşasıdır. O sebeple bizim insanımızı ve askerimizi çok iyi tanımaktadır. Nitekim Meclis açıldıktan itibaren en büyük meselesi askerdir. İsteği, askerlerin asker olarak kalmaları ya da  ille de  politikaya soyunacaklarsa, askerlikten ayrılmalarıdır. Onun üzerinde fazlaca durmuştur. Sebep; Hürriyet ve İtilaf ile İttihat ve Terakki dönemlerinin askerleri böldüğü, ikiliklere sebep olduğu müşahedesi... Hatta parçaladığı dönemleri çok iyi biliyor. Kendisi de içinde...Kendisi de çok iyi biliyor. Balkan Savaşı'nı kaybetmemizin temelinde Ordudaki ikilikler yatmaktadır. Öyle ki İttihat ve Terakki mensubu bir subayın zorda kaldığı cephelere, Hürriyet ve İhtilafçı subaylar gidip yardım etmemiştir. Aynı şekilde Hürriyet ve İtilafçı subayların zorda kaldığı cepheye de İttihat ve Terakkicilere bağlı subaylar, yardıma koşmamışlardır. Hüzün yüklü neticeler Mustafa Kemal'in fikriyatının ve siyasetinin   temelini teşkil ediyor.  Orduya siyaseti sokmamak, orduya ikilik sokmamak... Son derece isabetli tavırdır. En sevdiği arkadaşlarına, hatta sınıf arkadaşları dahil hepsine “Askerlikle uğraşacaksanız, politikayı bırakacaksınız” diyebilmiştir. Kendi akranlarına, çoğu arkadaşlarına “İlle de siyasetle beraber  olacaksanız, buyurun yanıma gelin ama askerlikten ayrılın” demiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin temelinde böylesine tecrübeli bir tavrı ortaya koymuştur ve diri kalmamıza sebep olmuştur.

MNÖ – Günümüze gelirsek, bugün olanlar üzerinde dış tesirlerin etkisi nedir?

GA- Emperyalizm! Her dönem Türkiye'de eli kolu, fikri, aklı  ve parasıyla gündemde. 31 Mart Hadisesinin bile içinde emperyalist güçler vardır. İlk ayaklananların cebinde hiç kullanılmamış ve İngilizler eliyle dağıtılmış yepyeni paralar, banknotlar vardır. Bu isyanı bastırmak için Selanik'ten yola çıkanların masrafları Almanlar tarafından karşılanmıştır. Hatta o gücü İstanbul'a getiren trenin masrafları da gene Almanlarca karşılanmıştır. 31 Mart Sultan Abdülhamit'in halli ile biten hadisenin gerisinde İngiliz-Alman çatışması vardır ve bu çatışma İstanbul'da cereyan etmiştir. Farkında olmak lazım. Türkiye'yi boş bırakmazlar. Türkiye görülmeyecek, umursanmayacak bir coğrafya değil. O sebeple yöneticilerimizin sadece iyi olması gerekmiyor, aynı zamanda geçmişi çok iyi tanımaları, geleceğe dair istikametli hükümleri, yaraları ve sevdaları da olmalı. Kimsenin aklına da gelmez ama fevkalade kurnaz davranmaları da gerekir. Kurnazlık, özellikle dış politikanın - müspet manada söylüyorum- sermayesidir.  İyi adamlar “iyilik” içersinde kala kalmışlarsa tehlikelidir. İyiliğin üstüne mutlaka birikimler gerekir, alınmış dersler gerekir, ufuk zenginliği gerekir, millet uğruna yorulmak gerekir ve bu kültür ve insan için yüreğinde sızılar yaşatmak gerekir. Bu yüzden y&o


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele