MİLLET, MİLLİYETÇİLİK VE KİMLİKLER

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

 

Kişilerin “kim” olduklarına ilişkin hissetme ve duyuş şekilleri; sadece aktüel, siyasi, kültürel ve ideolojik bir mesele değil, aynı zamanda ontolojik ve psikolojik derinliği olan bir meseledir. Bu açıdan bakıldığında, mesele daha da karmaşık ve iç içe geçmiş mütedâhil daireler halinde, merkezden çevreye doğru rengi gittikçe açılan, yoğunluğunu azaltan bir şekil alıyor. Bu haliyle ele alındığında herkesin içinde birbiriyle iç içe bir yığın kültürel kimlik kodunun olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gelenekten kesin bir kopmayı ifade eden kartezyen felsefenin dayattığı indirgemeci analitik yöntem, her meselede olduğu gibi bu meselenin doğru olarak anlaşılmasında da zihnî bütünlüğü parçalamıştır. Buna göre insan denen varlığın barındırdığı veya hissettiği oluş ve hissedişlerin tamamı, birbirinden tamamen yalıtılmış bağımsız partiküllerden ibaretti. Netice itibarıyla madde ile maddî olmayanın birbirinden ayrılması sonucunu getiren bu tür bir yaklaşımın tabii sonuçlarından biri de, her şeyin haricî sebeplerle açıklanması gibi seküler bir yaklaşımı da beraberinde getirmiştir. Oysa varlık denilen hadise mekanik değil, organik bir şey, yani organizmadan ibarettir. Organizma ise, birbirinden hiçbir şekilde tamamen yalıtılıp bağımsız hale getirilemeyen, birinin mutlaka diğerine bağımlı olduğu çok yönlü bir varlıktır.

Bizde, özellikle pozitivizmin ülkemize girmesi ve modernleşmeyle eş anlamlı bir düzleme indirilmesiyle birlikte, modernitenin karşımıza çıkardığı diğer bütün meselelerde olduğu gibi bu meselede de maalesef kendimize özgü tanımlamalar getirilememiştir. Münevver tabakamız kendi evini başkasının penceresinden seyreden ve gördüğü şeylere hayali elbiseler giydiren birer müstağrip gibi davranırken, muhafazakâr kesimdeki okuryazar takımı ise yerli olmakla birlikte, yeterli donanıma sahip olamadığı için özgün çözümler üretmiyordu. Buna bir de Tanzimat’tan bu yana girdiğimiz ve hayatımızı dual hale getiren eski-yeni kavgası ve bunu izleyen bir yığın inkılâp eklendiğinde, meselenin içinden çıkmak daha da zorlaşmış, zihnimiz adeta zorla dayatılan mahbeslere mahkûm edilmiştir. Millet, milliyetçilik ve kimlik meseleleri de bu tür açmazlarla kendimize göre şekillendiremediğimiz kavramlar arasında sayılabilir.

 Milletlerin hayatı da tıpkı doğal âlemde olduğu gibi, kendi tabii seyrinde birdenbire ani sıçrayış ve yön değiştirmelerle değil, yüzyıllar içinde sayılamayacak kadar birbirinden farklı bir yığın faktör tarafından, diyalektik biçimde işleyen dinamik bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkmış ve kendine özgü karakterler kazanmıştır. Bu durum sadece bizde değil, mevcut bütün millet realitelerinde aynı istikamette, ama, her birinde kendi tarihi şartlarının maruz bıraktığı farklı faktörlerin etkisiyle değişik şekillerde tezahür etmiştir. Her birinde millî benliğin hâkim rengi ve bunun tonları diğerlerinden ayrı bir şekil kazanmıştır. Alman milliyetçiliğinde hâkim rengi kan oluştururken, Fransızlarda bu, toprak şeklinde tezahür etmiştir. Tarihî ve coğrafî farklılıklar sadece millet sistemlerini değil, aynı zamanda anayasal sistemlerinden idarî ve ekonomik yapılarına varıncaya kadar her şeylerini etkilemiştir.

İlerlemeci felsefenin doğrusal tarih anlayışına “iman eden” bizdeki pozitivist aydın sınıfının insanlık tarih ve medeniyeti denilince, sadece Avrupa (ilerleyen yıllarda ABD’nin devreye girmesiyle birlikte bu kavram Batı şeklinde bir değişime uğramıştır) tarihini ciddiye alması ve dünyanın geri kalanını göz ardı etmesi, gerçeklerle yüzleşmesini sürekli engelleyen bir “afyon” etkisi yapmıştır. Söz konusu olan Avrupa tarihi olunca, o bölgenin kendine özgü tarihî ve aktüel şartları, objektif gerçeklikler olarak dikkate alınması gerekli zorunluluklar biçiminde algılanırken; sıra bize gelince, tarihi geçmişimizin bize sunduğu imkân ve imkânsızlıklar ciddiye alınmaması gereken arkaik ve feodal kalıntılar şeklinde hafife alınmış, dahası görmezden gelinmiştir. Kendi tarihi temelleri üzerinde yükselmeyen bir kimlik ve millet modeli anlayışının, hangi “bilimsel” ve “rasyonel” temeller üzerine oturtulacağının tam olarak izahını yapmayan batıcı entelijansiyamız, yeterince aydınlatamadığı(!)taşralı halk çocuklarını ikna etme başarısızlığını da, her nedense aynı dogmatik kalıplara sığınmakla izaha kalkışmıştır. Haddizatında batıcı entelijansiyanın içinde bulunduğu pisikoz, kendisini başkaları gibi yaratmadığı için her gün Tanrı’ya dua eden bir Ferisî’den farksızdır. Aksi halde sürekli kendinden kaçan ve redd-i miras yapan böylesi bir ruh halinin, rasyonel çözümler üretmek yerine, dogma halindeki belli kalıpları sürekli tekrarlamasının arkasındaki temel sebepleri kavrayamayız. İşin daha da garibi, bu tarz bir akıl yürütmenin arkasına sığınan sözde aydın tabakası, kendi gibi düşünmeyenleri, geri kalmış bir avuç feodal kalıntı halinde görme ve gösterme ve dahası, zamanla buna kendini de inandırma gibi bir tuhaflığa teslim olmuştur.

Kim olduğumuz ve kendimizi nasıl hissettiğimize dair sorunsalın temelindeki asıl soru, modern zamanlarda ortaya çıkan medeniyet kriziyle doğrudan doğruya ilişkili bir meseledir. Bunun göz ardı edilmesi halinde, daima bütünden ayrı, bölük pörçük ayrıntılar etrafında, hiçbir senteze varamadan dönüp dolaşma riski vardır. Meselenin kökleri çok daha derinlerde ve uzun bir zaman dilimine yayılmış muazzam bir cesamete sahiptir. Bizde, bu sahada yapılan çalışmaların en kapsamlısı, rahmetli Mümtaz TURHAN’a aittir. Bizdeki kültür değişmelerinin tarihini, tâ II. Viyana kuşatması yıllarına dayandıran ve o günden bugüne meydana gelen değişmelerin arkasındaki sâikleri açıklamaya çalışan “Kültür Değişmeleri” isimli eseri, çalışmalarıyla kendisini de aşan bir başka öğrencisi tarafından devam ettirilmişse de, bunun arkasının getirildiği maalesef söylenemez.  

Medeniyetimizin yaşadığı büyük krizin temellerini orta zamanların sonu diyebileceğimiz coğrafi keşifler ve sonrasında, özellikle Avrupa merkezli gelişmelerin Türk toplumu ve entelijansiyasında yaptığı olağanüstü etkilere kadar uzatabiliriz. Yeni dönem, eski dünyanın jeopolitik ve hatta jeo-ekonomik anlam ve kavram dünyasını temelden sarsmış, bütün ekonomik, siyasi ve kültürel algılarını tepetaklak etmiştir. Coğrafi keşiflerle değişen dünya ticaret yolları, “baharat yolu” olarak bilinen eski coğrafyanın önemini azaltırken; Akdeniz ve ona bağlı liman kentleri ve bunların hinterlandı, yerini Atlantik eksenli liman kentleri ve onların hinterlandına doğru devasa bir kaymaya terk etmiştir. Bu gelişmelerle eşzamanlı olarak meydana gelen merkezi monarşik krallıklar ve özellikle merkezi ordular, bizim dünyamızda da zorunlu olarak belli değişikliklerin meydana gelmesini adeta dayatmış ve fazla bir seçenek bırakmamıştır. Bizde klasik sistemin çözülmesi olarak bilinen Tımar Sisteminden İltizam Sistemine geçişi zorlayan hususlardan biri de budur.

IV. Murat’a sunulan Koçi Bey Risalesi bütün eski dünyayı olduğu kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu da etkileyen yeni meydan okumalara karşı, “kanun-u kadim”’e dönmekle cevap verilebileceğini savunan bizdeki gelenekçi yaklaşımın ilki olması bakımından kayda değer nitelikte eşsiz bir belge niteliğindedir. Daha sonra bunun tam da zıddı diyebileceğimiz bir çizgiyi temsil eden Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet’in ünlü Sefâretnâmesi zikredilmeye değer. “Çelebi Mehmet gördüklerini adeta yeni bir dünya keşfetmiş gibi takdir ve hayranlıkla anlatır. Yeni teknikleri, bilim kurumlarını, askerî okulları, hastaneleri, rasathaneyi, teşrihhaneleri, limanları, karantina yöntemini, hayvanat bahçelerini, park, tiyatro ve opera gibi hiç bilinmeyen eğlence yöntemlerini anlatır. Bunlardan olumsuzca söz etmek yerine, acayip bulduklarını bile olumlu bir dille kaydeder.” Berkes’e göre Batı ile ilgili bu ilk izlenimler, münevver kesimde olduğu kadar artık reayalıktan çıkmış halk tabakalarına da “İslamlık, gazâ, savaş ve ahiret dünyalarının dışında yeni, maddi bir dünyanın varlığını” (Berkes, 2003: 44, 56)  hissettirmeye başlamıştır.

Bir yanda gelenekçi muhafazakâr, diğer yanda ise yenilikçi-batıcı biçiminde nitelendirilebilecek bu iki farklı akım arasındaki mücadelenin ilk izlerini taşıyan Koçi Bey ve Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet’in yaklaşımları; adeta arkadan gelen tüm devirlerin genel karakterini etkilemiş gibidir. Gerek Lâle Devri ve III. Selim reformları, gerekse öncekilere göre çok daha başarılı sayılabilecek II. Mahmut reformlarıyla arkadan gelen Tanzimat ve1856 Islahat fermanlarının hepsinde, bu çatışmanın izlerini bariz biçimde görmek mümkündür. I. ve II. Meşrutiyet’in çok da başarılı sayılamayacak denemeleriyle, Cumhuriyet devrinin tek ve çok partili bütün teşebbüsleri, şaşırtıcı bir benzerlik içinde babadan oğla genetik veraset yoluyla intikal eden kültürel kodlar gibi, arkadan gelen kuşaklara aynen intikal etmiştir.

Dünyanın siyasi şartlarındaki değişme sürecinin bir ürünü olarak tasfiye olan imparatorluk yönetimleri yerlerini ulus devlet modellerine terk ederken, hem modernleşme hem de ulus devlet yapısının zorunlu bir gereği olarak ortaya çıkan milliyetçilik akımları da, yukarıda bahsi geçen ikilemden fazlasıyla etkilenmiştir. Batıdaki ulus devlet modelleri kendi tarihi şartlarının zorunlu bir sonucu olarak tabii seyrinde oluşurken, bizdeki millet modeli maalesef kendi doğal mecrasında değil, başka iklim ve kültürlerin eksenine girme gibi bir zaafla malul bir şekilde gelişmiştir. Halbuki millî kültürleri özgün yapan ve başkalarından farklı kılan şey, yaşadıkları tarihî tecrübenin tabiatıyla ilgili sosyolojik bir realiteden başka bir şey değildir. Dünyanın geleneksel zamanlardan farklı, çok daha farklı bir sürece girdiği modern zamanlar, bütün değerler sistemi de dâhil olmak üzere medeniyet algımızı tamamen altüst etmiştir. Aradan geçen bunca zaman ve millî kültür kodlarımıza yapılan bunca müdahaleye rağmen, millî hayat o günden bugüne bir türlü eski insicamını yakalayamamıştır. Eskinin mevcut haliyle devamına imkân olmamakla birlikte, yerine konulmak istenen yeniliklerin bir türlü tutturulamayışının arkasındaki sebepler, ayrı bir çalışmanın konusu olabilecek kadar köklü ve kapsamlı olduğundan, üzerinde fazla durulmayacaktır.

Halbuki millî hayat hiçbir suretle müdahale kabul etmez. Yapılması gereken şey, millî kültürü oluşturan ögeleri ve bunlar arasındaki ahengi oluşturan dengeyi yakalamaktır. Birbirine zıt gibi gözüken yığınla unsuru ahenkle kaynaştıran usârenin ne olduğu anlaşılabilir ve ona göre çözümler üretilseydi, problem gibi görülen meselelerin, aslında millî bünyeyi kuvvetlendiren hakiki güç kaynaklarımız olduğu kolayca fark edilebilirdi. Tanpınar’ın dediği gibi, eskiden gümrüklerimizden giren her şey Müslüman oluyor, medeniyetimize dâhil oluyordu. Bugünse, bize ait olanlar bile asli hüviyetini kaybediyor, başka bir hale tahavvül ediyor. İşte, kritik noktalardan en mühim olanı burasıdır. Neden o gün öyleydik de bugün böyle olduk sorusunun cevabı, çoğu problemimizin nirengi noktasıdır. Medeniyet dünyamıza giren her şeyi biz yapan şey, toprak tabakayı sırlandıran terkip, kültürel hayatımızdaki bütünlük ve devam fikriydi. Bugün kaybettiğimiz ve bir türlü bulamadığımız, atalarımız içinse sıradan olan şey, sentetik ve sunî olmayan bir çizgide sürekli ilerliyor olmalarıydı.

Zihni hayatımızı parçalayan şeylerden birinin, sürekli halde maruz bırakıldığımız eski yeni kavgasından kaynaklanan ikilik fikrinden kaynaklandığını belirtmiştik. Aynı ikilemi, yüzyılın başından itibaren zorla hapsedildiğimiz gayritabii bir coğrafyanın içine hapsedilmiş olmamıza bağlı mecburiyetlerden dolayı yaşıyoruz. Binyıllar içinde, aynı kültür ve medeniyet havzasında oluşmuş bir medeniyetin çocukları, emperyal güçlerin zorladığı bir parçalanmışlığın kucağına itilince, tabii olanın, verili dünyanın dayattığı zaruretler olduğunu düşünmeye zorlandı. Oysa yaşadığımız ve bize zorla empoze edilen bu coğrafi parçalanmışlık realitesi, etrafımızda aktüel bir vakıa halinde yaşayan tabii uzantılarımızla olan ilişkilerimizi, başka bir zemine kaydırdı. Yıllarca, anavatan denilince bu küçük yarımadayı düşünme ve ona göre modeller oluşturma fikrine kapılan devlet ricalimiz, tabii hinterlandını görmezden geldi. Halbuki kökleri tâ Hint sahillerinden Atlas sahillerine, oradan da Kafkas ve Balkan geçitlerine kadar uzanan büyük bir coğrafyanın merkez üssünde bulunuyorduk. Tarih ve coğrafyanın âmir hükümlerini görmezden gelme ve yok varsaymamız, bu gerçekliklerin peşimizi bırakmasına hiçbir zaman mâni olmadı. Tarih daima eteklerimizden yapışıyor, bizleri büyük düşünmeye zorluyordu. Halihazırda içinde yaşadığımız coğrafyaya göre biçtiğimiz sınırlı modeller, bahsi geçen dünyayı anlamamızı engelliyor, buradaki varlığımızı bile tehdit eder hale getiriyor. Türk milliyetçileri ve be vadide fikir yürütenlerin evvelemirde ve bilhassa hesaba katması gereken hususlardan birisi de budur. Bu tarz bir düşünce, asla başkalarının topraklarına tecavüz gibi saldırgan bir milliyetçilik anlamına gelmemelidir. Bulunduğumuz coğrafyada, büyük bir bölge ve dünya gücü olmamız ve sürekli bir istikrar için, bahsi geçen yerlerle olan ilişkilerimizi hesaba katmadan yapılacak kimlik tanımlamalarının tamamı, daima rahatsızlık doğuran sentetik çözümler olmadan öteye gidemeyecektir.

Bir dünya devletinin mayasını oluşturan unsur-u asli, yani Türk varlığı; hem kendisinin, hem de etrafındakilerin, biri olmadan diğerinin izah edilemeyeceği kadar derinliklerde kök salmış tarihi, kültürel ve coğrafi varlığını, daima hatırında tutmak ve ona göre stratejiler oluşturmak mecburiyetindedir. Büyüklük duygusunu kaybetmiş ve daha dün kurulan Balkan ve Ortadoğu devletçikleri gibi düşünme alışkanlığına düşürülen nesillere kazandırılması gereken duyguların başında bu geliyor.

Yüzyılın başında, elimizde kalan son toprak parçasını olsun koruyabilmek amacıyla o gün için söylenmiş retoriklerle yolumuza devam imkanı bulunmuyor. Hiçbir gerçeklik statik bir sabite halinde sürgit elimizde durmuyor. Önümüzde muazzam bir Avrasya dünyası kuruluyor. Dünyadaki kritik maddelerin kavşak noktasında bulunan, tarihi ve kültürel hareket sahası İç Asya’dan Adriyatik sahillerine, oradan da Basra Körfezine kadar uzanan bir milletin dinamizm ve enerjisi; imkan ve hareket kabiliyeti şüpheli, lokal bir ayrılıkçı hareketle bunları sürekli kullanma eğiliminde olan düşman bir dünyanın inisiyatifine terk edilemez. Türk aydını kompleksli ve iğreti düşünme hastalıklarından kurtularak, ülkesi ve milletinin yerini yeniden gözden geçirmeli ve ona göre stratejiler oluşturmalıdır.

Bizim kimlik unsurlarımız, içinde yaşadığımız coğrafya ve sınırlara sığmayan, iç içe geçmiş mütedâhil daireler halinde ve sürekli etkileşim halinde olan, dün ve bugünümüze ait sosyolojik ve kültürel varlığımızdan beslenen güç kaynaklarımızda saklıdır. Güçlü bir devlet geleneği ve tarih şuuru ise, bütün bunların kalıbı, daha doğrusu ruhudur. Bu iki unsuru hesaba katmadan milliyet teorileri oluşturmak, en azından bizim için, eşyanın tabiatına aykırı hayali söylemlerden öteye geçemez. Bu haliyle bakıldığında Türk milliyetçiliğinin, kuru bir soy ve tarih yüceltme gayretinin çok ötesinde, tarihi ve kültürel mirası, aktüel gerçeklikler ve yeniden şekillenen jeopolitik konum ve pozisyonundan ilham alan sentezlerle kendini yeniden tanımlanmaya ihtiyacı vardır.

         


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele