TÜRKİYE SEVR’E ZORLANIYOR

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

                                                                                                                                                                                            

24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması ile Misakımilli sınırlarımız kesinlik kazanırken Türkleri Anadolu’dan atmakta diğer sekizi gibi başarısızlığa uğrayan son Haçlı Ordusu’nun temsilcisi Lord Curzon istemese de anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştı. Dünyanın en güçlü ülkelerinden oluşan koalisyon Mustafa Kemal ve yüce Türk milleti önünde dize gelmişti. Türkler, büyük bir çılgınlıkla, mankurtlaşarak[1] kendini Türk hissetmek bir yana Osmanlı bile hissetmeyerek, ekmeğini yediği, suyunu içtiği ülkeye hainlik edecek kisveye bürünmüş hainlere rağmen bağımsızlıklarını ve onurlarını bir kez daha korumuşlardı. Kazanılan Kurtuluş Savaşı zaferimizden son derece rahatsız olan Konferans Başkanı Lord Curzon toplantılar biterken heyet başkanı İsmet İnönü’ye şöyle diyor: ‘İstediklerinizi size verdik. Bunları biz şimdi cebimize koyuyoruz. Ama zamanı gelince bunları cebimizden tek tek çıkarıp yeniden önünüze koyacağız”. O gün tarihte Türklük bilincinin ağır basması ve özgüvenli bir millet olmanın verdiği şevkle Türk ulusu, çağdaş anlamda tarihte yerini alma imzasını tekrar atmıştı. Kazanılan zaferde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Türklük bilinciyle hareket etmesi ve Birinci Meclis’in kendini Türk hissedenlerden oluşmasında büyük pay vardı.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyetimizin kurulmasıyla manevi bir gücün de desteklediği, Türklük hissiyatıyla hareket eden genç ülke, yıllar süren bir başarılar dizisine imzasını attı. Bugün büyük bir kısmı özelleştirme safsatasıyla yabancılara adeta hediye edilmekte olan tesislerimiz, milli kuruluşlarımız, eğitim kurumlarımız ve ulaştırma ağımız tamamen bu heyecanla yaratıldı. Onurlu, dimdik durabilen ve emperyalistlere değil boyun eğmek, onları, yapmış olduğumuz Balkan Paktı ve Sadabat Paktı gibi uluslararası anlaşmalar sayesinde yakın çevremize ayak dahi attırmayan bir dış politikayla bağımsızlık anlayışı ve alışkanlığımızı Atatürk sayesinde kurumsallaştırmıştık.

Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen 13 yıl boyunca da dünyanın en büyük kalkınma hamlesini gerçekleştirmiştik.

Türk milleti, dil, din, yurt, soy ve köken, gelenek ve görenek, kültür birliği gibi unsurların yanı sıra tarihsel birlik ve ahlak yakınlığı gibi unsurlarla da millet olmanın hazzını alabildiğine yaşayabilen bir ruh haliyle genç Cumhuriyet’i yüceltecek başarılara imzasını atmıştı.

Ancak yüce Atatürk’ün ölümünden sonra Türklüğün değerlerine verilen önem azaldıkça, yabancıların çeşitli vesilelerle içimize girip memleketin kilit noktalarına adeta mankurtlaşmış adamlarını yerleştirmeleriyle bizi millet olarak perçinleyen unsurlarda zafiyetler giderek güçlendi.

Bugün gelinen nokta, Atatürk’ün bize emanet etmiş olduğu Türk Cumhuriyeti’nin Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne (MGSB) bile devletin bekasını ilgilendirecek konularda bizzat yönetimin kilit noktasındaki kişilerin itirazlarını maalesef söz konusu etmektedir. Bu tehlikeli gelişme, devlet kurumlarındaki Cumhuriyet’in temel ilkelerine yürekten bağlı kişilerin bile zaman zaman yılmasına, geleceğimiz için karamsarlık taşımalarına sebep olmaktadır.

Bu tehlikeli durum çerçevesinde, müttefik zannettiğimiz çifte standartlı kalleşlerin himayesinde gün be gün şımaran bölücüler, AB ve ABD sevdalıları sayesinde, çizmeyi aşmışlardır. Yine, oy kaygısıyla hareket edip, her ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek isteyen partilerin akıl almaz gafletleri sonucunda adım adım aldığı tavizlerle irtica tehlikesi de Cumhuriyetimizin temelini dinamitleyecek bir güce erişme aşamasındadır. Laik düzeni Atatürk’ün dehasıyla kolay elde etmiş bir ülkenin fertleri olarak laik düzenin faziletlerini algılayamamış olduğumuz bir olgudur. Birbiriyle yarışa giren memleket gerçeklerinden uzak sol entelektüellerimizin laik düzeni milletimize anlatmaktaki başarısızlığı ve onların aksine çok bilinçli bir çalışma içinde olan sağ beynelmilelcilerimizin attıkları başarılı adımları bugün halkımızın laikliğin önemini ve bir ülke için gerekliliğini unutmasının baş sebebidir. Hâlbuki laikliğin önemini anlamak için, insanların en önemli duygusuna hitap eden din olgusunun, kötü amaçlı emperyalist emellerin de kışkırtmasıyla, milletleri birkaç yıl içinde nasıl bir kargaşaya sürükleyebileceğini görmek için Irak’a bakmak yeterlidir. Irak’ta değil din ayırımının, mezhep çatışmalarının hatta daha da ötesi aynı mezheptekilerin bile kendi aralarında ölesiye çatışmalarının laiklik olmaması nedeniyle hangi boyutlara ulaşabileceğini görmek ve gün be gün yaşamak mümkündür. Cumhuriyet temellerine dinamit koymak isteyen köktendinci anlayışın, din sömürüsü yaparak mezhep çatışmaları yoluyla gerektiğinde ülkemizde de kardeşi kardeşe kırdırabileceği bir zemin mevcuttur. Cumhuriyet’in temel ilkelerinden biri olan laikliğin ve bunun yüce Atatürk tarafından önemle tesis edilmesindeki amaç ile muhafazasında zinde güçlerin ve Silahlı Kuvvetlerimizin kararlılığı bu noktada önemlidir. Ancak bu güçlerin aşındırılması koşuluyla başta AB ve ABD yardımı alan ikinci Cumhuriyetçi çizgisindekilerle bunlarla şimdilik işbirliği içinde olan öteki bölücü ve köktendinci unsurlar alabildiğine ve programlı bir şekilde çalışmaktadır. Maalesef bu noktada can alıcı nokta ve rahatsızlık unsuru olan husus, sadece gün geçirici politika üretebilen çıkarcı bazı bürokratların, ikballeri peşinde koşarken, küçük hesaplar uğruna Cumhuriyetimizin temel niteliklerinin aşındırılmasına göz yummaları ve adeta buna yardımcı olmalarıdır. Bazı basın ve medyanın da oluşturmakta pay sahibi olduğu, duyarsız, tek tip, hayalci, okuma-yazma, araştırma ve memleket çıkarlarına sahip çıkma bilincinden yoksun bir kısım halk kitlesi de geleceğimizin tehlikelerle dolu tuzaklarından adeta habersizdir. Tehlikeli tuzaklara bakarsak;

—PKK terörü ve Irak’ın Kuzeyindeki Kürt oluşumu ABD’nin himayesinde tekrar azmış ve Orta Doğu’daki yeni stratejik gelişmeler ışığı altında ülkemizin bölünmez bütünlüğünü ve Cumhuriyetimizin bekasını tehdit edici boyuta ulaşmıştır.

Bugün hemen hemen her şeyin, AB adına düzenlendiği ülkemizde yabancılara toprak satımına hangi boyutta ve ne amaçla izin verildiği tam olarak bilinmemekte ve Cumhuriyetimizin kazanımlarının kaybedileceği kuşkusunu uyandırmaktadır

.               — İrtica’ın varlığı adeta reddedilerek, MGSB’ye konulmasının engellenmesi gericiliği tırmandıracaktır. Özgür ve milli bir bütünlük içinde yaşamayı hak eden çocuklarımızı Irak benzeri bir felakete sürüklemeye hakkımız yoktur ve böyle bir gelişme bütün şehitlerimizin aziz ruhlarına da bir saygısızlık, hatta hıyanet olacaktır

— Bütün bunlara karşı son müdahale makamlarından, Cumhuriyetimizin bize kazandırmış olduğu bağımsız ve güçlü yargı erki bile, üzerinde yoğunlaştırılan fiziki ve manevi baskılarla tehdit altındadır. Yargının bağımsız olmadığı bir ülkede hukuk devleti ve işlevsel bir Cumhuriyet’ten söz edilemeyecektir.

—Söz konusu tehdidin varlığı bir tarafa geçtiğimiz aylarda Danıştay’a yapılan saldırı, Cumhuriyetimizi koruma ve kollama görevini üstlenmiş kurumlarla ilişkilendirilmek istenmiş, bu kurumlara duyulan güvenin zedelenmesi suretiyle Cumhuriyetin geleceği karanlıklaştırılmak istenmiştir.

—AB ülkeleri, Ermenileri ve Kürtleri bize karşı kışkırtmakta ve bizden onlar lehine kazanımlar ve ödünler koparma ve Cumhuriyetimizi aşındırma çabasında kararlı bir şekilde yol almaktadırlar.

—Hortumcuları, bölücüleri, irticacıları zaman aşımlarıyla kolladığına dair söylentiler olan, bağımsızlık ilkelerinden uzaklaştırılarak yönlendirildiği iddia edilen iddia makamı sistemi, iş, ülke çıkarlarını korumak ve bölücülere karşı vatanı savunarak görevini yapanlara geldiğinde üç haftada karar alabilmekte, şehit cenazesinde terörü protesto edenlere akıl almaz cezalar verebilmektedir. Bu Cumhuriyetin temellerini tahrip edici zihniyetin yol almış olduğu mesafeyi açıkça ortaya koyan bir göstergedir.

—AB’nin uyguladığı baskıyı bahane ederek verilen tavizler, birkaç yıl önce dizginlenmiş terörü tekrar hortlatmıştır.

—Silahlı Kuvvetlerimiz ve onun göz bebeği Özel Kuvvetleri son günlerde çete söylemleriyle hedef alan yabancı güçlerin yerli işbirlikçileri, Cumhuriyeti yıpratmak ve yıkma yolunda sistematik bir çaba içindedirler. Amaç, Silahlı Kuvvetleri de etkisizleştirerek yanlışlara ve haksızlıklara karşı oluşan milliyetçi-ulusalcı dip dalgayı sindirmektir. Bu yolda modern psikolojik harbin bütün unsurları dış destekli faaliyetlerle aşama aşama geliştirilmektedir. Hedef halkımız tarafından her zaman en güvenilir kuruluş olarak nitelendirilen Silahlı Kuvvetlerimizdir.                

Yine, kimi yöneticilerin dini istismara yatkınlıkları da tehlikeli bir yaklaşımdır. Bugüne kadar, yüce Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” söylemine uygun olarak hiçbir kimlik ile sorunumuz olmadığı halde, Türklüğü adeta ikinci plana itercesine yeni kimlikler uydurma yaklaşımları ve bu yolda AB istekleri doğrultusunda korkunç bir gafletle atılan adımlar da Cumhuriyetimizin, Misakımilli sınırlarımızın ve 24 Temmuz 1923 Lozan anlaşmasının ruhuna aykırıdır.

Bu günlerde 70 milyonun üzerine çıkmış Anadolu Türklüğünün kurmuş olduğu Cumhuriyet’in 300 milyonluk bir Türk Dünyası’na yol gösterici, birleştirici bir çimento ol(a)maması için içimizdeki hayalci Batı muhibbi, Arap muhibbi, AB, ABD ve Siyonist yanlılarının maddi, manevi; bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde gösterdikleri çabalar Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmak amaçlıdır. Günümüzde söz konusu çabalar aynı “hainler” tarafından daha önce defalarca denedikleri parçalama oyunlarının kendilerince son perdesi olarak şimdi de bir Kürt milliyetçiliği yaratmak şeklinde hayata geçirilmek istenmektedir. Ancak son perdeler olarak düşünülen oyunlara “Çılgın Türkler”in verdiği cevaplar da hatırlardan çıkarılmamalıdır.  

Sonuç olarak; Cumhuriyetimiz kurulduğundan bu yana ona bazen açıkça, bazen mevcut siyasal güçten cesaret alarak saldıran karanlık emelliler, ortamın uygunluğundan bugün alabildiğine yararlanarak daha büyük mevziler kazanmışlardır. Kendilerini Türk hissetmemenin, hissedememenin zavallılığını, Cumhuriyetimize kast ederek kendilerine göre zafere dönüştürmek istiyorlar. Öfke ve düşmanlık birikimlerini Cumhuriyetimizin kazanım ve değerlerine saldırarak kusarken, beynelmilel sağ, sol, bölücü ve köktendinciler olarak bir bütünlük içindeler. Bağımsız Cumhuriyetimiz ve Atatürk ilkelerine karşı sinsi veya açık bir savaş açmış durumdalar. Maalesef bu hiç olmamasını dilediğimiz savaşın bizi sürükleyeceği noktada, rejimimiz, Cumhuriyetimiz ve temel ilkeleri tehdit altına girebilecektir. Demokrasimiz, teokrasi tehdidi altındadır, bağımsız yargı ve hukuk devleti anlayışı tehdit altındadır, üniter yapımız, bölünmez bütünlüğümüz tehdit altındadır ve bölücülerin sistematik çabaları aynı emelleri taşıyan diğer bütün hainlerle el ele vererek ülkemizi paramparça etmektir. Lord Curzon’un da amacı buydu. Sevr’in de ötesinde bir amaç güdülüyordu ve bu da Türklüğü Avrupa’nın daha ötesine, Asya’ya doğru yeni bir Haçlı seferiyle atmaktı.

 


         

[1]Cengiz Aytmatov’un “Gün Uzar Yüzyıl Olur” adlı eseriyle dünya literatürüne girenMankurt”, öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren düşmanının kuklası haline gelmiş bir zavallı insan tipidir (köle). Mankurtlaşmak, ulusal kimlikten uzaklaşma, topluma ve kültüre yabancılaşma, egemen güçlere ve süper devletlere yaranmayı içeren sosyolojik bir kavram olarak kullanılmaktadır.

 


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele