“İSLAMCI AYDIN VE SİYASETÇİ”NİN ZİHNİ YAPISI

Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

         

        Osmanlı Devleti bir imparatorluktu. İmparatorlukların milli devlet şeklinde yapılanması doğal olarak söz konusu olamazdı. Oysa Avrupa’da “ulus-devlet” yapıları, 19’ncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde hem fikren, hem de somut olarak ortaya çıkmış bulunuyordu. Birinci Cihan Harbi sonunda, var olan iki imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu da tarih sahnesinden, son perdeyi oynayarak çekildiler.

         

        Osmanlı İmparatorluğu’ndan, sadece bugünkü Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasını kurtarabilen milli kuvvetler, yeni devleti kanla, gözyaşıyla, acıyla ve yüz binlerin şehit olduğu savaşlarla dolu bir dönemi arkada bırakarak kurmaya giriştiler. Edindikleri tecrübelerin bedeli hakikaten çok ağırdı. Dolayısıyla yeni devleti kurarken ilk baktıkları örnekler, çok tabii olarak yenildikleri devletler ve onların sosyal, siyasal ve kültürel yapıları olmuştur. Çünkü bize ait değerler, bu kadrolara göre koca bir İmparatorluğu ayakta tutamamış, yenildiğimiz ülkelere bu gücü temin eden bilimsel bilgi üretimini de sağlayamamıştı. Dolayısıyla artık referans oluşturmuyorlardı. Tarihi tekrar ihya etmek gerekiyordu ama bu, “eski değerler”le mümkün olamazdı. Bu nedenden dolayı, Batı’ya teknolojik ve askeri üstünlüğü sağlayan ve bizim açımızdan yenilgiyi getiren temel dinamik olarak görülen pozitivizm, başlıca referansımız olmalıydı ve öyle de olmuştur. Ancak elde bulunan ve vatan coğrafyasının beşeri unsuru olan ahali, yüzyıllar içinden süzülmüş değerler etrafında hayatı anlıyor ve yaşıyorlardı. Bu değerlerin en başta gelenlerinin ya kendisi, ya da kaynağı İslam diniydi. Üstelik bu Din, milli mücadelenin başarıya ulaşmasındaki en büyük amili de oluşturuyordu. İşte bu nedenlerden dolayı yeni devlet, yüzyıllar içinden süzülerek gelen ve Türk insanının hayatı anlama ve yaşama biçiminin yegane belirleyicisi olan dini değerler ile, Düvel-i Muazzama’yı galip kılan dinamikler arasında var olan bir gerilim etrafında, sentezci bir yapıyla oluşturulmak istendi. Her ne kadar, “medeniyet tek dişi kalmış canavar” olsa da “zamanın ruhu” bu medeniyet anlayışı etrafında geziniyordu. İşte bunun için dini hassasiyeti çok yüksek Akif gibi dava adamlarına göre de “İslam’ı  asrın idrakine söyletmek” gerekiyordu. İşte bu gerçekliklerden dolayı Erol Güngör’e göre “cumhuriyet inkılapçıları dini kaldırmak yerine, onu kafalarındaki yeni Türkiye şemasına uydurmak üzere bazı değişiklikler yapmayı düşünmüşlerdir. Bu cümleden olarak ezanı Türkçe okutmuşlar, resmi sayılabilecek bir Kur’an tefsiri yaptırmışlardı. Böylece hiç değilse din vasıtasıyla eski medeniyete bağlılığımızı asgariye indirmek istiyorlardı.”

         

        Yeni Türk Devleti isabetli ve haklı olarak milli devlet olmalıydı ve böyle kurgulanmıştır. Çünkü milletin, farkında olmasa da ardında  binlerce yıllık tarihi ve bu tarih içerisinde oluşan  kültür ve zihniyet dünyası vardı. Keza Anadoluda’ki bin yıllık tarih de Türk-İslam tarihiydi ve bu durum milli devlet için zorunlu sosyolojik, kültürel dayanaklar sunuyordu. İşte bu nedenle Türkiye Cumhuriyetini kuran ideolojinin, Ziya Gökalp’in tanımladığı; Mustafa Kemal ve arkadaşlarının benimsediği biçimde Türk milliyetçiliği fikriyatına yaslanması makuldu, mantıklıydı, elzemdi. Bu bakış açısı ve gerçeklik hedefini “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde formüle ediyor; bir yandan iktisadi ve sınai kalkınma hamlesine girişirken, öbür yandan da var olan; ancak imparatorluk esprisi gereği küllenmiş olan Türklük milli kimliğine dayalı bir millet ve vatan anlayışında toplumu toplamaya çalışıyordu. Veya, Türk milletinin kendini yeniden keşfetmesini sağlamayı amaçlıyordu. Bu fotoğrafta Milli Mücadele kazanılmış olmasına rağmen, Batı’nın devam eden baskılarına karşı Anadolu’nun bin yıllık değil, birkaç bin yıllık Türk vatanı olduğuna dair “Güneş Tarih Teorisi” gibi yaklaşımları, lüzumsuz bir paniğin sonucu olarak görmek, ciddiye almamak gerekir. Nitekim bir süre sonra da terkedilmiş; hakiki tarihe dönülmüştür. Dil konusunda da  kısa süreli böyle bir durum yaşanmıştır.  

         

        Bununla birlikte yeni devletin sentezci yaklaşımında, pozitivizmin tonunun diğer renklerden daha ağır bastığını söylemek zorundayız. Bu durum yine Erol Güngör’e göre “ Din ve dine ait değerlerin hayatın hemen her alanına; sosyal hayatın tüm katmanlarına nüfuz etmiş olması nedeniyle, yeni dönemde yapılan sosyal alandaki inkılapların da dine karşı uygulamalar olarak anlaşılması ve tepkiyle karşılanması sonucunu doğurmuştur.” Örneğin şapka inkılabının, dinle doğrudan bir alakası olmamasına rağmen toplumsal tepki, dini bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.  Yine bu dönemdeki reformları, toplumun zihni haritasından, bir önceki döneme ait izlerin tümden silinmesi amacıyla yapıldığını kabul etmek gerekir. Çünkü yeni dönem, kendi medeniyet anlayışını toplumun zihninde bu şekilde pekiştireceğini düşünmüştür.

         

        Mamafih yeni devletin 1923’ten sonraki serüvenini, birbirlerinin devamı biçiminde; aynı kültür ve siyasal değerler etrafında örgülenmiş dönemler olarak almak mümkün değildir. Mustafa Kemal’in “hayatta en hakiki mürşid; ilimdir” görüşüne bağlı olarak pozitif bilimlere atfettiği önem veya verdiği öncelik yanında, aynı zamanda Tarihten  beslenen Türkçü değerler etrafında oluşturmak istediği millilik anlayışına karşı, Milli Şef döneminin “Hümanist” bakış açısının bir yansıması olan evrensel/kozmopolit kültür politikaları, bu farklılığa açık bir örnek teşkil eder.

         

        Milli Şef döneminin kültür ve sosyal politikalarının geniş halk kesimlerinde oluşturduğu hoşnutsuzlukların yanında, İkinci Dünya Savaşı şartlarının getirdiği sıkı iktisadi politikalar, Milli Şef iktidarını oldukça yıpratmış, bu halde Türkiye 1950 seçimlerine gitmiştir.

         

        Ülkemizde 1950 seçimleri, siyasal anlamda sadece basit demokratik bir iktidar değişimine tekabül etmez, bundan daha fazla olarak, ne kadar hoşnutsuz toplum kesimleri varsa bunların siyaset yoluyla kendilerini ifade etmelerine; parlamentoda temsil imkânı bulmalarına da tekabül eder. Çünkü yeni devletin yapıp ettiklerinden tatmin olmayan, farklı düşünen veya ciddi biçimde rahatsız olan kesimler vardır. Bunlar kendilerine Demokrat Parti içinde temsil imkânı bulmuşlardır. Bunların içinde, o günkü şartlar itibariyle “milliyetçi/mukaddesatçı” olarak adlandırılabilecek olan aydınların siyasi temsilcileri de vardır.  Bu dönemde, aralarında farklılıklar bulunmakla beraber “milliyetçi/mukaddesatçı” olarak adlandırılan bu aydınlar aynı ortak kültürel mekanları paylaşmakta, aynı dernekler içinde faaliyette bulunmakta, aynı referansları ve aynı dili kullanmaktadırlar. Ancak bilindiği gibi bu dönem, 1960 Askeri müdahalesiyle sona ermiş, bir geçiş döneminin ardından 1963 Anayasası’nın getirmiş olduğu geniş özgürlük ortamında Türkiye, çok gerilimli yaşanacak günlere doğru yolculuğuna başlamıştır. Müteakip yıllarda “milliyetçi/mukaddesatçı” gelenek biri siyasi, diğeri fikri ve kültürel olmak üzere iki etkiyle kırılma yaşar ve bu kırılmanın sonuçları, bu güne kadar uzanan bir dönemi alttan alta oluşturur.

         

        1960 Askeri Müdahalesinin arkasından başlayan yeni dönemde, siyasetin kültürün önüne geçtiğini; farklı siyasal partiler marifetiyle, yeni devletin işleyişinden, kültür politikalarından rahatsız olan; söyleyecek farklı şeyleri bulunan veya kafasının arkasında devletle, tarihle, milletle görülmemiş hesabı bulunan unsurların, siyasette rol oynamaya başladığını görürüz.

         

        Bu kesimlerden birisini de Milli Nizam-Milli Selamet çizgisi olarak adlandırabileceğimiz siyasal çizgi oluşturur. Bu çizgi, Devletin “batıl” değerler üzerinde inşa olduğu inancındadır ve buradan hareketle kendilerini hak olarak tanımlamış, Ayet’i siyasette slogan olarak kullanan ilk parti olmuştur. Örneğin sadece din mukayeselerinde, İslam’ın Allah indinde seçilmiş din olduğunu ifade eden; “Hak geldi batıl zail oldu” ayeti, bu parti tarafından siyasette, kendileri dışındaki tüm siyasi hareketler için; onların “batıl” olduğu şeklinde kullanılmış, bu kullanma biçimi seçmenlerinde zihni sapmaya, muarızlarında ise öfkeye ve İslami değerlere karşı mesafeli bir duruşa neden olmuştur. Milli Nizam-Milli Selamet çizgisi, 1960’lara gelinceye kadar ortak referans ve mekanlara sahip “milliyetçi/mukaddesatçı” aydınlar arasında da bir ayrışma yaratmış; dün aynı kavramlarla düşünen ve konuşan; aynı üstâdları referans olarak alan ve esasen Türkiye’nin sağlıklı geleceği açısından birlikte düşünmesi gereken bu aydınları birbirinden uzaklaştırmıştır. Bu gelişme “milliyetçi/mukaddesatçı” aydınları ayrıştıran birinci kırılmayı oluşturmuştur.

         

        1960’lı yıllarda başlayıp, daha çok 1970’li yıllarda hızını artıran bir şekilde Türkiye, sanki kendi kültürel ve siyasal geçmişinde bu konulara dair hiçbir çalışma yapılmamış; eser ortaya konulmamış gibi, Pakistan-Hindistan ve Mısır muhitlerinden gelen İslami muhtevalı yoğun bir çeviri faaliyetinin taarruzuna uğramıştır. Büyük ölçüde, yaşanılan bir sömürge döneminin ve kendi hususi, sosyo-kültürel muhitinin izlerini taşıyan bu fikir ve içtihatlar, maalesef Türk aydını tarafından büyük bir heyecanla karşılanmış ve hüsn-ü kabul görmüştür. Halbuki kendi kültür ve irfan dünyamızda bu meseleler geride bırakılan yüz yıl içinde yoğun bir biçimde, oldukça teknik ve akademik bir biçimde tartışılmış; bu konulara dair ciddi bir birikim oluşmuş bulunuyordu. Ayrıca bu tartışmalar, hiç sömürgeleşmemiş, uluslararası siyaset ve tarih bakımından en kötü zamanlarında bile üstün olduğuna inanan bir imparatorluk psikolojisi içinde üretilmişti ve ihtiyacımız olan şeyler bu hazine içindeydi. Oysa çeviri eserlerde ele alınan konular ve bunlara dair üretilen çözümler, tamamen kendi özel şartlarının ve kültürel muhitlerini ürünüydü. İşte bu nedenle çevri faaliyetleriyle oluşan bu entelektüel atmosfer, “milliyetçi/mukaddesatçı” aydınların zihninde bir diğer kırılmayı meydana getirmiştir.

         

        Yukarıda bahsedilen çeviri faaliyetlerinin de etkisiyle 1970’li yıllara gelindiğinde artık, genel çerçeve itibariyle “milliyetçi/mukaddesatçı” denilen ve ortak paydaları olan bir aydın topluluğundan bahsetmek mümkün değildir. Daha çok siyasi tavır alışlarla kimlik oluşmaya başlamış; bu aydınların bir parçası artık kendilerini “milliyetçilik” olarak adlandırılabilecek olan değerlere soğuk ya da hasım bir pozisyona yerleştirmişler ve başka iklimlerden konuşur olmuşlardır. Bunlara göre Türk, Millet, Devlet ve hatta Vatan gibi kavramlar batıla bulanmış cahiliye devri kavramları olarak algılanır hale gelmişlerdir. Bu sakat bakış açısının beslediği tavır, “ortak düşman” olarak kabul edilen Devlet’e karşı hemen daima Marksistlerle kendiliğinden bir işbirliğini doğurmuş; başta üniversiteler olmak üzere toplumsal hayatın her kesiminde, Devlet fikrini ve bizatihi Devlet varlığını zaruri gören Türk milliyetçilerine karşı bu iki kesimi ortak mücadeleler yapmaya dahi götürebilmiştir. Yine bu kesimin “İslam Kardeşliği” söyleminin sağladığı korunmuş alan, Müslüman kimliği altında bölücülük yapan aydınlar için de uygun ortamı sağlamıştır. Bu bakış açıları ve kabul biçimleri bu gün de varlığını eskisinden daha güçlü olarak sürdürmektedir. Bu defa küresel cereyanların sağlamış olduğu uygun ortamın da etkisiyle “İslamcı Siyasetçi ve Aydınlar”, bilinmeyen bir geleceğe doğru ülkeyi sürüklemektedirler. İçinden geçmekte olduğumuz süreçte, yukarıdan beri teşhis etmeye çalıştığımız aydın ve siyasetçi tipinin, soğuk savaş sonrası oluşan yeni dönemin parametreleri açısından, bir defa daha tahlil edilmesinde yarar bulunmaktadır. Bu nedenle aşağıdaki satırlarda, “İslamcı Aydın” tipinin siyasi mümessili olan “İslamcı Siyasetçi”nin zihni yapısı ortaya konulmaya çalışılmıştır.

         

        Gerçi şunu kabul etmek zorundayız: “İslamcı Siyasetçi ve Aydın” kavramının sorunlu bir isimlendirme olduğunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak, ülkemizde var olan bir anlayışı konuşabilmek ve yazabilmek için bir isme muhtacız: Sorunlu da olsa bir isimlendirmeye ihtiyacımız var; bu nedenle zaruri olarak “İslâmcı Siyasetçi ve Aydın” kavramı kullanılmıştır. Bununla birlikte, bu kavramlaştırma yapılırken asla ve kat’a Allah’ın bizler için seçtiği kutsal dinimiz ve onun anlam dünyası kastedilmemiş olduğu gibi, bu tarz anlamaya dair bir imâ dahi bizi rencide eder; bundan Allah’a sığınırız.

         

        İslami entelektüel muhiti oluşturan düşüncelerin siyasetteki mümessili olan“İslâmcı Siyasetçi” kavramı, ülkemizdeki örnekleri itibariyle, Müslüman-dindar bir siyasetçiden farklı anlamlara sahiptir. Çünkü dindar insanların, din ile siyaset arasında kaçınılmaz olan gerginlik noktalarına rağmen siyaset yapmak gibi bir mecburiyetleri bulunmaktadır. Bu hem demokrasinin gereği olarak, toplumu oluşturan tüm kesimlerin siyasete iştiraki açısından, hem de kendisi gibi düşünen ve yaşayan insanların toplumsal/siyasal taleplerinin karşılanabilmesi açısından gereklidir.

         

        Şu tespiti baştan rahatlıkla yapmalıyız: Her dinden bir siyasal proje üretmek mümkündür. Zannedilir ki siyasi ve sosyal alana müdahale eden bir tane din var; o da İslâm. Oysa bu doğru değildir. Bu görüşte olanlar, İsrail’i yaratan kuvvenin Eski Ahit’le birlikte, onun batınî yorumu olan “Kabalistik” inançlar olduğunu görmezler. Keza bu inançların, Amerika Birleşik Devletleri’nin oluşumunda oynadığı ve bu gün de oynamakta olduğu rolü görmezden gelirler. Ayrıca, siyasal ve sosyal alandan ne kadar tecrit olunursa olunsun, dinlerin ve onlara dair duyguların, siyaset yapan kişinin zihni haritasından öyle kolayca çıkarılıp atılamayan deruni ve zaruri inançlar olduğunu da idrak edemezler. Ve yine siyasetin aynı zamanda hem hedefi, hem nesnesi ve hem de öznesi konumundaki insan ya da insan topluluğunun, inanmaya muhtaç olduğu gerçeğini de ıskalarlar.

         

        Din ve dine dair olanları, sosyal ve siyasal alandan ayıklayabilseniz dahi, kültür ve zihniyet alanından tasfiye etmek mümkün değildir; içten içe işlemeye ve yaşamaya devam eder. Nitekim tüm laik ve seküler iddiasına rağmen, Avrupa Birliğini oluşturan veya oluşturması istenen değerlerin başında, Hristiyani değerler gelmekte; laik Avrupalı siyasetçiler dahi bunun böyle olmasını istemektedirler. İlave olarak, geride bırakılan binlerce yıllık insanlık tecrübesine rağmen laik/seküler bir ahlâk sistemi üretilememiş; buna dair pozitivizist beklentiler bir ütopya olmaktan öte gidememiştir. Yani,  farklı veya yanlış anlaşılma ve uygulanma biçimi itibariyle insanlığa zaman zaman acı da getirse, din olmadan kültür ve medeniyet kurulamamaktadır.

         

        Dinlerin evrensel kavrayıcılığı ve kapsayıcılığı, bir milletin ya da devletin milli anlamda zihni kodlarının oluşumuna mani değildir. Tersine, dinden üretilebilecek dinamikler, bir devletin bekasının, bir milletin gücünün kaynağı haline gelebilirler. Bu duruma İsrail, ABD ve İran yaşayan örnekler olarak rahatlıkla gösterilebilir. Esasen bunda da bir tuhaflık yoktur. Tersine, var olan bu dinamikleri kuvveden fiile çıkartabilmek; onu üretken hale getirmek akıllı bir devletin (ya da devlet aklının) elindeki çok değerli bir imkândır.

         

        Bu imkânı yanlış anlayan siyaset tarzının ve siyasetçinin en çok rastlandığı ülke Türkiye olsa gerektir. Bunu hem dindar olan, hem de dine karşı olan kesimde ve bunların siyaset anlayışında çok net olarak görmek mümkün olmaktadır. Dine karşı olanlarda bu anlayış, din ile siyaset arasında uzlaşmaz bir zıddiyet olduğu düşüncesine dayanmakta; dolayısıyla bunlara göre din sadece siyasal ve sosyal alandan değil, kültür alanından da tasfiye edilmesi gereken ilkel inanç manzumeleri olarak anlaşılmaktadır.

         

        Dindar siyasetçide ise bu  marazi durum, bir başka şekilde tecelli etmektedir. Bunlar İslâm’ın evrensel mesajının, Allah’ın bir takdiri olarak; yaratılışın bir başka gerçekliği olan millet olgusunu iptal ettiğini düşünerek; Allah’ın varlığı tanzim ettiği bütünlükte bir parçalanma meydana getirmektedirler. Bir başka şekilde; tarihsel gerçekliğine rağmen dinin, millet gerçekliğini reddettiğini, onu eritip yok etmek istediğini zannederek ciddi bir yanılgıya düşmektedirler. Bu düşüncenin tabii bir sonucu olarak, ülkemizin “İslâmcı siyasetçisi”nin zihni teşekkülünde millet ve milliyetçilik, devlet, vatan gibi kavramlar, değersizleşmekte; anlamını kaybetmektedir: Bu değerler ve semboller insanın kendisini kurtaramadığı; aşamadığı “batıl”a dair ilkel inançlar olarak görülmektedir. Oysa millet gerçekliğini bizzat kendisinin takdiri olduğunu Allah söylemekte ve bunun yok edilmesini değil, “takvada; yani iyi olanda yarışılmasını” emretmektedir.

         

        “İslâmcı Siyasetçi”nin tarihe, kültüre, devlete yaklaşımı ve siyaset yapma üslubu, Devlet’le Din’in ünsiyetini bozmakta; devletle milletin buluşmasını engellemektedir. Üstelik bu kesimin,  Devlete, millete ve milli olana dair sakat yaklaşımlarının, ülkemizi ve ülkemiz insanlarını “Küresel İdeolojiye” nasıl uygun hale getirdiğini göremeyecek kadar bir körlük içinde bulunduklarını söylemek mecburiyetindeyiz. Bu insanlarımızın, zihni kodlarındaki sakatlıklardan ötürü, referans kabul ettikleri “Asr-ı Saadet”i de doğru okuduklarını söylemek mümkün görünmemektedir. Örneğin, Hz. Peygamber,  bunların devlet ve otorite anlayışına göre hareket etseydi, yalancı peygamber Müseyleme ortaya çıktığında,  bu kişinin üzerine ordu sevk etmemeliydi. Oysa Hz. Peygamber duruma hemen müdahale etmek gereğini duymuştur. Halbuki (haşa) Hz. Peygamberin kendi Peygamberliğinden şüphesi mi vardı? Veya Davasından mı şüphe ediyordu? Tabii ki bunların hiçbirisi değildi. Ortada devlet otoritesine karşı çıkan bir tehdit vardı. Bunun için bu tehdidin bertaraf edilmesi gerekiyordu ve Hz. Peygamber tarafından bu yapılmıştır. Keza, Hz. Ebubekir’in, hilafeti döneminde zekat vermek istemeyen topluluklara karşı zor kullanmasını nasıl anlamak gerekmektedir? Buradaki tavır da aynı gerekçeye dayanmaktadır. Zekat vermek istemeyen topluluklar, gerçekte işin fıkhi yönüyle; eğer zekatın dinin bir farzı olduğunu kabul etmiyorlarsa, dinden çıkarlar ve böyle bir hakları vardır. Yok eğer amaçları sadece zekatı vermemekse, bu durumda devlet otoritesinin emrettiği bir yükümlülüğü yerine getirmemiş olmakta ve o günkü İslam Milletinde bir parçalanmaya, bölünmeye neden olmaktadır. İşte bunun için devlet otoritesinin tesisi açısından gereken neyse o yapılmıştır. Ayrıca  bu insanlar Hz. Peygamberin ilk işinin bir devlet kurmak olduğunu da göremiyorlar. Ve yine Hz. Peygamberin, Müslümanlara millet olmaktan vazgeçmelerine dair hiçbir talimatının olmadığını da fark edemiyorlar. Tersine “kişinin kendi milletini sevmekten dolayı tenkid edilemeyeceğine” dair hadisini de kasten ihmal ederek, tam da şimdi küresel ideolojinin ihtiyaç duyduğu insan tipinin üretilmesi için yoğun bir mesai sarf ediyorlar. Çünkü “küresel İdeoloji” de millet ve millete dair bağlardan kurtulunması gerektiğini; insanların tek tek birey olarak değerli olduklarını; insanlığı geliştirecek olan bu bireyleşmeye karşı çıkan devlet, millet ve ona dair değerlerin yok edilmesi gerektiğini propaganda ediyor. Bunu yaparken de cazip motifler kullanıyor. Bizim “İslamcılarımız” ise bu tuzaklara düşüyorlar. Zannediyorlar ki küreselleşmiş bir dünya özgürlüklerin dünyası olacak. Böyle bir şey yok.

         

         “İslâmcı Siyasetçi”nin gerçekten ve sadece doğru öğrenmek amacıyla, sosyoloji ve antropoloji bilimleri ile temas kurması, Asr-ı Saadet’i ve Türk Tarihini yeniden ve ezber bozarak okuması gerekiyor. Ve yine bu kadronun, milli değerlerle çatışmaktan vazgeçmesi; devletle milletin birbirinden daha da uzaklaşması sürecine katkıda bulunmak yerine, küresel tehdidi bir özgürleşme fırsatı değil, Din’in de bireyselleşerek anlamını kaybedeceği bir medeniyet projesi olarak idrak etmesi ve buna uygun, sahih bir pozisyon alması gerekiyor.


Türk Yurdu Mart 2007
Türk Yurdu Mart 2007
Mart 2007 - Yıl 96 - Sayı 235

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele