Cevat Heyet’in Ardından: Türk Dünyasının Bir “Aksakal”ı Daha Göçtü

Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

                   Dr. Cevat Heyet Bey’i 1990 yılı Eylül’ünde tanıdım. Uzak bir yerlerde Varlık adında bir dergi çıkardığını kulaktan dolma biliyordum. O da hiçbir habere doğrudan ulaşamadığımız zamanlarda, bize Türk dünyasının, hiç olmazsa bir kısım Türkiyatçısını tanıtan aziz Ahmet Bican Ercilasun hoca sayesinde.

         

                   Ne yapmak istediğini çok iyi bilen ve bir Bakan olarak çok üstün başarılara imza atmış olan Namık Kemal Zeybek, “Bir Türk Dili kurultayı toplayalım.” dediğinde, ben Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanı idim ve aslında Daire’nin böyle bir görevi de yoktu. Sovyet sistemi sallanıyor ve bizim önümüze bir Türk dünyasının çıkmak üzere olduğunu en iyi Bakan Zeybek hissediyordu. Kurultayı benden istemesi de tabii idi. Bu göreve geldiğim sırada Türk Ocakları Genel Sekreteri idim ve esasen hayatım bu tarz organizasyonları gerçekleştirmekle geçmişti. Çok küçük ve bu işler için tecrübesiz bir memur kadrom vardı. Buna rağmen, işi bizzat yöneterek ve her birisi benim şahsi dostlarım da olan akademisyen ülküdaşlarımdan aldığım yardımla Kurultay’ı topladık ve büyük bir başarı ile tamamladık.

         

                   Bu Kurultay’a “Güney Azerbaycan” (İran) Türklerinin temsilcisi olarak rahmetli Cevat Heyet Bey’i davet ettik. İşte tanışma bu vesile ile oldu.

         

                    Kurultay’ın ana çalışma dallarından birisi de “Türk dünyasında Alfabe, İmla ve Yazı Dili Sorunları” idi. Aslında Kurultay’ı toplama sebebimiz de bu idi. Lakin ne kendi ülkemizde ne de henüz daha ortaya bile çıkamamış Türk dünyasında bu konular konuşulmamış olduğu için, Kurultay’a daha beş ‘çalışma konusu’ daha seçmiş ve alfabe meselesini 6. sıraya koyarak “dikkat çekmeme”ye çalışmıştık. Şimdi aldığımız mesafelere bakıp bu tarz ihtiyatlara tebessüm edenler olabilir, haklıdırlar da. Ama o zamanlar “Türk dünyası” terimini bile sadece rahmetli Turan Yazgan hocamızın vakfında kullanabiliyorduk. Devlette böyle bir tabirin kullanılmasının “mahzur”arına dair bizi uyaranlar da olmadı değil. Bunları detayları ile Allah ömür verirse yazarız. Söylemek istediğim: Cevat Heyet Bey, Kurultay’a alfabe konusunda bir tebliğ sundu ve özetle ‘’Türk dünyasını birleştirebilecek olan alfabe Arap harflerinden geliştirilmiş Türk alfabesidir.’’ dedi. Bu, pek tabiidir ki, Kurultay’ın amacına da bizim (Türkiye) hedef ve politikalarımıza da aykırı idi. Cevat Bey’in gerekçeleri doğru (ilmî) idi. Kurultay’a Türkiye’deki –araştırma görevlisi, doktor, doçent, profesör, seviyesinde- bütün ihtisas erbabı katılmıştı, kalkıp pek itiraz eden de olmadı. Herkes, bazen ilmî gerçeklerle hayat pratiklerinin çakışmayacağını ve Türkiye’nin Arap harflerine dönmesinin artık mümkün olamayacağını, Türkiye dönemeyeceği için Türk dünyasına da tavsiye edemeyeceğini iyi biliyordu.

         

                   Ben naçizane, hayatım boyunca, saldırı, cehalet, saptırma ve demagojiden arınmış “bilgi”nin benim bildiklerime, inandıklarıma aykırı olmasına hiç aldırmadım, böyle metinlere düşmanlık etmedim. Hoca’nın tebliğini Bakanlık adına çıkarmakta olduğumuz Milli Kültür dergimizde neşrettim.

         

                   Daha sonraki Tahran ziyaretimde (1991) Cevat Bey’in evinde konuğu oldum. Oraya gidiş sebebimiz bir ‘kitap fuarı’ idi. Rahmetli, fuardaki hemen her gün (on gün) geldi, bizimle oldu. Büyük bir heyecanla Türkiye bölümünü ziyaret eden, izdiham yaratan hemşerilerini seyredip gururlandı. (O İran seyahatinde, “Tebriz başta, Türk bölgelerini dolaşırım.” diye bir planım vardı, bu yüzden bir yerine iki arkadaşımı da götürmüştüm. Öyle bir izdiham oluştu ki, gidemedim. Gidemeyiş sebeplerinden biri de “iletişim” için gerekli lehçe özelliklerinden haberdar olmayan arkadaşlarımın başarılı olamamalarıydı. Bir ay öncesinde Bakü’de iki haftaya yakın kalmış, lehçe pratiğimi geliştirmiştim. Tahran kitap fuarı vesilesiyle galiba oradaki soydaşlarımızla Türkiye arasında mühim bir köprü oluşturmuştuk. İlerde yazarım inşallah. (Şu kadarını söyleyeyim: A. Bican Ercilasun Bey’in Bugünkü Türk Alfabeleri’nin “Güney Azerbaycan” sayfasından 15 bin adet, Arap-Kiril-Türk alfabesinde örneklerin yer aldığı formadan 5 bin adet bastırıp götürmüştüm. Orada dağıttık ve “köprü” kuruldu.).

         

                     Bana dedi ki: “Sen benim o Kurultay’da, aykırı bir fikirle tebliğ vermeme hiç ses çıkarmadın ve hatta bunu devletin dergisinde yayımladın. Ben de burada insanlara dedim ki, “Bakın işte fikir hürriyeti denen şey, işte budur. Sizin savunduklarınızdan farklı şeyler söyleyenlere de söz hakkı tanır, hatta bunu yayarlar. Bunu sağlayan ortam demokrasidir.’’ İran devletine ders verdiğini ve doğrusu çok gururlandığını hissetmiştim.

         

                   Hoca da artık Türkiye’nin Arap harflerine dönmesinin mümkün olmadığını biliyor, ama bir Türkolog olarak fikrini ilim çerçevesinde dikkate getirirken, İran Devleti’nin politikası ile örtüştüğü gerçeğini de göz ardı etmiyordu. Bu asla bir eyyamperestlik falan da değildi. (İlmen doğru bir fikirdi.) Çünkü kendi toplumunun da itirazlarına rağmen, Varlık dergisi ile mevcut “Güney Azerbaycan Lehçesi”ni değil, İstanbul Türkçesine yakın bir “yazı dili” kullanıyordu. Bu tutum-tercih, doğrusu Türk dünyası için de çok büyük bir mesajdır.

         

                   Cevat Heyet, hayatının hiçbir döneminde, en azından benim bildiğim bu, siyasetle uğraşmamış ve fakat iki alanda “zirve” olmayı başarmıştır. Birincisi, asıl kariyeri-mesleği olan cerrahlık alanında dünya çapında bir tabip olarak tanınmıştır. Bu, ona memleketinde büyük bir itibar sağlamıştır. Garip bir şekilde kılık kıyafetle uğraşmayı hüner sayan “İslam’ devrimi” sonrasında, sokakta kravatıyla dolaşabilen nadir insanlardan biri Cevat Bey’dir..

         

                   Onun Türkoloji alanında da bir “zirve” olmasına da İran’da itiraz edilememiştir. Yaygın söyleyişin aksine “Azeri” terimini değil, “Türk” terimini kullanmış, “Türkçü” olduğunu hiç gizlememiştir. Babasının çok ileri görüşlü telkini ile geldiği İstanbul’da, Türkçülüğü birinci elden kaynaklarından (başta Zeki Velidi Togan, Hamdullah Suphi Tanrıöver olmak üzere) beslenerek ikinci bir doktora ve profesörlüğü hak edebilecek seviyede neşriyat yapabilmiştir.

         

                  O yüzdendir ki, aziz Bakanım Namık Kemal Zeybek’in kadirşinaslığı ile Ankara’da Tarihi Türkocağı binası salonunda kendisi için yapılan “80.yaş jübile”sine İran Büyükelçisi de katılmış ve tören sonuna kadar kalkmayıp, takip ederek, ona devletinin duyduğu saygıyı göstermiştir.

         

                   O törende kendisine naçiz bir armağan olarak, çok sevdiği İstanbul’u ve Türklüğün büyük imparatorluğunu hatırlatması dileği ile pirinçten (40x40 ) “Osmanlı Devlet Arması” sunmak bahtiyarlığına erişmiştim.

         

                   “Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocakları Kültür Armağanı”nın kendisine verilmesi için, naçizane teklif hissem ile takdimin yapıldığı 10 Nisan 2012 Türk Ocağı Kurultayı’nda Divan Başkanı olarak bulunmaktan da müftehirim.

         

                    Hayatta tanımaktan bahtiyarlık duyduğum (yaşları benden, “baba” diyebileceğim kadar büyük) birkaç insandan birisi idi.

         

                    Ailesine, Güney ve Kuzey Azerbaycan Türklerine ve Türk dünyasına baş sağlığı diliyorum. Allah Cevat Muallimden razı olsun, rahmet eylesin.

         

        Hayrül halefi Dr. Rıza Heyet, Türkiye’de yaşamaktadır.

         

         

        

         


Türk Yurdu Eylül 2014
Türk Yurdu Eylül 2014
Eylül 2014 - Yıl 103 - Sayı 325

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele