BEYNİMİZDEKİ DİLİMİZ

Şubat 2007 - Yıl 96 - Sayı 234

 

Dili, kendi iç ve dış dünyamızla yazılı/sözlü iletişim kurarken kullandığımız biyolojik, kültürel, sosyal ve psikolojik boyutları olan bir gerçeklik olarak kabul edebiliriz. Dilin biyolojik boyutunu ağzımızın içindeki dilimiz başta olmak üzere konuşma sürecinde görev alan tüm organlarımız ile beynimizin dil ile ilgili faaliyetleri düzenleyen bölgeleri oluşturmaktadır. Bir insan ürünü olması, toplumsal ilişkilerimizi düzenlemede hizmet görmesi ve belli düzeylerde kişisel renkler taşıması dilin kültürel, sosyal ve psikolojik boyutlarını meydana getirmektedir.

 İnsani davranışların tümünde olduğu gibi, dil faaliyetlerimiz de beynin denetimi altında gerçekleşir. Dil, konuşma ve yazı dili olarak iki kısımda incelenebilir. Konuşma dilinin dinleme ve konuşma olmak üzere iki boyutu bulunmaktadır. Yazı dili de okuma ve yazma olmak üzere iki boyutta sahiptir. Bütünsel olarak dili oluşturan bu dört faaliyet dikkate alındığında dilin çok basit yapı olmadığı ortaya çıkar. Bu karmaşık faaliyette beyin nasıl bir rol üstlenmektedir? Bu yazıda dilin yalnızca beyinsel temeli üzerinde durulmakta ve dilimizi geliştirmenin beynimizi geliştirmedeki işlevleri ele alınmaktadır.

 

Konuşma ve Beyin İlişkisi

Konuşma dilinin en küçük birimini ses oluşturmakta ve sesleri ayırt etme yeteneği ise insanda doğuştan bulunmaktadır. “Bu yetenek dilin çizgisel yapısına uygundur ve doğumla birlikte ortaya çıkmaktadır. Çocuk, çok büyük ihtimalle yaşamının ilk günlerinden itibaren sesli harfleri ayırt edebilmektedir. Daha sonra yavaş yavaş çevresinde sıkça kullanılan heceleri tanımaya başlamaktadır. Konuşmanın gelişmesi beynin bu evrensel kapasitesini yansıtmaktadır. Beyin, çevreden alınan uyarıcılara göre yavaş yavaş nöral bağlantılar oluşturur. Çocuk, sesli kaos ortamında sesleri belirlemeye başlar, onları yeniden üretir, onlara bir anlam yükler ve onları ezberler (hafızasına kaydeder). Fakat kelimelerin sözlük yanıyla birlikte kelimeleri oluşturan fonemlerle ilgili bir sözlük de meydana gelir” (Wettstein-Badour, 2006).

Birey okula başlayıncaya kadar konuşma dilinin imkanlarından yararlanarak çevresiyle iletişimini gerçekleştirir. İletişim sürecinde birey sırasıyla hem konuşan ve hem de dinleyen konumunda bulunur. Birey konuşan konumundayken, konuşma organları ve bu organların beyindeki merkezleri faaliyet halinde bulunur. Dinleyen durumundayken ise işitme organı ve bu organın beyindeki merkezi faaliyet halinde olur. Her iki durumda da beyin etkin durumda bulunmaktadır. Öğrenmeyi, “ Fiziksel uyaranlar sonucu beyinde oluşan biyo-kimyasal bir değişme” (Sönmez, 1994:151) olarak tanımlarsak iletişim sürecinde beynimiz etkin bir biçimde tanımda belirtilen değişmelere ev sahipliği yapmaktadır. Diğer yandan öğrenmeyi “Yeni sinapsların geliştirilmesi veya mevcut sinapsların güçlendirilmesi veya zayıflatılması olgusu” (OCDE, 2002:52) olarak tanımladığımızda da iletişim sürecinde beynimiz öğrenme bağlamında etkin halde bulunmaktadır. İletişim sürecinde neokorteks olarak adlandırılan beyin kabuğunun neredeyse tüm alanları etkin duruma geçmektedir.   “Neokorteks sağ ve sol olmak üzere iki yarı küreye ayrılır. İki yarıküre arasında “corpus calleux” adı verilen bir demet sinir ağı bulunmaktadır. Bu bağ iki parça arasındaki bilgi alışverişini sağlar. Yarıküreden her biri loblara bölünmüştür. Bu loblar belli alanlarda özelleşmişlerdir ve farklı görevleri yerine getirirler. Alın lobu (lobe frontale) ön tarafta bulunur, hareket ve planlama ile görevlidir. Şakak lobu (lobe temporale) yan tarafta bulunur, işitme, hafıza ve hatırlama işlevini yerine getirir. Çeper (parietal) lob, şakağın üst kısmında bulunur, hislerle ve uzayın (alan) işlenmesiyle ilgilidir. Arka (occipitale) lob, arka tarafta bulunur ve görmeden sorumludur. Her lob, birbiri içine girmiş nöron ağlarına ayrılmıştır ve belli bilgileri işlemekle görevlidirler. Her karmaşık beceri, işitme veya kelimelerin hatırlanması gibi, beynin değişik yerlerinde bulunan bir çok nöron ağlarının birlikte çalışmasına bağlıdır (OCDE,2002:53).”

 

Okuma-Yazma ve Beyin İlişkisi

Birey okula başladığında okuma ve yazma olgularıyla tanışmaktadır. “Çocuklar 4-7 yaşları arasında okula geldiklerinde nesneleri görsel olarak tanıma ve bunları dilin seslerine dönüştürme konusunda tam bir uzmandırlar. Bu yeterlikler için genetik olarak programlanmış özgün nöron bağlantılarına sahiptirler. Ayrıca, cümlelerin sözdizimi ve anlamı ile ilgili tam bir hakimiyete sahiptirler. Kelimelerin söylenişlerini öğrenmeden aynı kelimelerin yazılışlarını öğrenmeye geçmek, yani okumayı öğrenmek onlarda beynin yeni mekanizmalarını harekete geçirmektedir (OCDE,2002:62).” Okuma sırasında beynin sol yarıküresi daha fazla, sağ yarıküresi daha az uyarılmaktadır. Bu durumdan hareketle okuma faaliyetinin gerçekleşmesinde beynin her iki yarıküresinin de faal halde bulunduğu söylenebilir. Bireyin okumayı bilmesi veya okumaya yeni başlaması belirtilen durumu değiştirmemektedir. Ancak, belli bir görevin tekrarlanması sırasında beyin en performanslı nöronları seçmektedir. Bu durumda yapılması gerekli işlemler aynı olmasına rağmen işin tamamlanması daha hızlı bir biçimde gerçekleşmektedir. Yani daha önceden okumasını bilen kişi okunacak bir kelimeyi veya bir metni daha hızlı tamamlarken yeni başlayan birisi aynı işi daha uzun sürede tamamlamaktadır. Ancak her ikisi de harf-hece-kelime-anlamlandırma sırasını takip ederek okuma işlemlerini gerçekleştirmektedirler.

 “Okumanın akıcılığı ve hızı görsel muhtevanın beyin tarafından anlaşılma hızına doğrudan bağlıdır. Yeni çalışmalar, en iyi okuyucuların “harf harf”  okuyanlar ve kelimelerin anlamlarını anlamak için bağlamdan yararlananlar olduğunu göstermiştir” (Wettstein-Badour, 2006). Bu durum, okuma-yazma öğretiminde harflerden başlamanın önemini ortaya koymaktadır. Bu yöntem dilin doğal yapısına uygun bir yöntemdir. Dilin doğal yapısına uygun olan bir öğretim yöntemi ile daha az hatalı bir dil öğretimi gerçekleştirilmiş olur.

Dil faaliyetlerindeki hız tamamen görev tekrarlarıyla ilgili bir sorundur. Bunun anlamı, ne kadar çok okuma, yazma, konuşma ve dinleme etkinlikleri yaparsak dilimizi o kadar iyi ve etkili kullanabiliriz demektir. Dolayısıyla beynimizi de o kadar iyi geliştirebiliriz. Yukarıda belirtildiği gibi görev tekrarında beyinde uyarılan alan daha daralmakta fakat işlem en performanslı nöronlar tarafından yapılmaktadır. Yani işlem hem en iyi şekilde ve hem de en kısa zamanda gerçekleşmektedir. Yeni bir metni birkaç kez okumak suretiyle okuma hızımızdaki artışı kendimiz de gözleyebiliriz.

Yazma öğretimini de okuma öğretiminde olduğu gibi harflerden başlayarak gerçekleştirmek gerekmektedir. Öğrenciye öncelikle harfler ve harflere denk gelen sesler, sonra heceler, daha sonra kelimeler ve son aşamada ise cümleler verilmelidir. Böylece beyin harfleri ve onlara ait sesleri, seslerin heceleri, hecelerin kelimeleri ve kelimelerin de cümleleri oluşturma yasalarını öğrenir ve kendisini bu yapıya göre düzenler. Yazmayla ilgili tekrarlar ve alıştırmalar yapıldıkça ortaya çıkan ürünün niteliği ve üretim hızı artar.

Dilsel faaliyetlerde duyu organlarımızın neredeyse tümü kullanılmaktadır. Bu durum dilin karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Bu bağlamda, dilsel faaliyetlerde beynin tüm alanlarının uyarıldığını söylemek pek abartılı sayılmaz. Ancak dilsel faaliyetlerden birine yoğunlaştığımızda diğerleri aynı derecede etkin durumda gerçekleşmez. Örneğin, konuşma sırasında dinleme, okuma ve yazma etkinliklerini yapamayız. Aynı şekilde yazma sırasında da diğer faaliyetleri yerine getiremeyiz. Dilsel faaliyetlerle beynin uyarılma durumu bu bağlamda ele alınırsa, dilsel faaliyetlerde beynin tüm alanı değil de faaliyetin türüne göre beynin ilgili alanlarının uyarıldığını söylememiz mümkündür (Wettstein-Badour, 2006). Ayrıca, konuşma ve dinleme sırasında beynin dil ile ilgili bölgeleri uyarılırken, okuma ve yazma sırasında görme mekanizmaları harekete geçmektedir  (http://www.linternaute.com/science/biologie/dossiers/06/0602-cerveau/3.shtml).

 

Sonuç

Dil doğası gereği oldukça karmaşık bir gerçekliktir. Bu nedenle, dilsel faaliyetlerin gerçekleşmesi sırasında beynimizin birçok bölgesi uyarılmaktadır. Bununla birlikte, dilin dört temel boyutu (konuşma, dinleme, okuma, yazma) dikkate alındığında dilsel faaliyetlerin gerçekleşmesinde tüm duyu organlarımızın etkin olduğu gözlenmektedir. Bunu beynimiz açısından “Etkili konuşma, etkili dinleme, etkili okuma ve etkili yazma becerilerine sahip olma eşittir etkili bir beyne sahip olma” şeklinde formüle edebiliriz.

İnsanoğlunun en önemli kültürel ürünlerinden bir olan dilin kökleri beynin muhtelif bölgelerinde bulunmaktadır. Dilimizi tanımak, dilimizle beynimiz arasındaki ilişkiyi kavramak kendimizi tanımada önemli mesafe kat etmek anlamına gelir. İnsanoğlu, ilmini kendisini tanımaya yönelttiği ölçüde kendisini doğru inşa edebilecektir.

         

KAYNAKLAR      

CNRS (Centre National de la Recherche Scientifique). (2006). L'organisation du cerveau du nourrisson pourrait-elle expliquer l'acquisition rapide de la langue maternelle ? İnternetten 16.10.06 tarihinde elde edilmiştir: http://www2.cnrs.fr/presse/communique/924.htm

Linternaute-Science (2006). Le langage. İnternetten 20.10.06 tarihinde elde edilmiştir: http://www.linternaute.com/science/biologie/dossiers/06/0602-cerveau/3.shtml

OCDE (2001). Comprendre le cerveau: Vers une nouvelle science de l'apprentissage (Beyni Anlamak: Yeni Bir Öğrenme Bilimine Doğru). Paris.

Sönmez, Veysel. (1994). Program Geliştirmede Öğretmen El Kitabı.  Ankara: Pegem Yayınları.

Wettstein-Badour, Ghislaine (2006). Le cerveau, cet inconnu des pédagogues. İnternetten 20.10.06 tarihinde elde edilmiştir: http://www.feminup.com/famille/wettstein-badour-biblio.html

         


Türk Yurdu Şubat 2007
Türk Yurdu Şubat 2007
Şubat 2007 - Yıl 96 - Sayı 234