KÜRT MESELESİ ÜZERİNE TARİHİ, KÜLTÜREL VE SOSYOLOJİK TESPİTLER

Şubat 2007 - Yıl 96 - Sayı 234

 

Türkün Devlet Geleneği’nde, bir bölgeyi veya halkı diğerlerinden ayırt edici bir sorun isimlendirmesiyle problemlerini çözmeye çalıştığı pek görülmez. Bu duruma temel sebep Asya’nın neredeyse tamamında varlık gösterebilmiş Türk Devletlerinin, bünyesindeki halklarla aynîleşen yapısıdır. Türk devletlerinin bu tavrı, hakları arasında, bir ayrımın oluşmasına engel olmuştur. Ne gariptir ki, “etni” ler arasında olmayan bu ayrım, kurucu millet Türklerin kendi içinde göçebe-yerleşik veya merkez-çevre şeklinde ortaya çıkmıştır.

Ancak bütün bu devlet refleksleri, Türk Devleti’nin mutlu günlerine ait tespitlerdir. Tanzimat’tan sonraki sorun tespiti biçimimiz, dışardan ithal bir adlandırmanın, öncelikle bizlere ve konunun diğer muhataplarına kabul ettirilmesi, daha sonra da haberdar ol(dur)ulan meselenin halli hususunda, malum güçlerin alternatifli(!) çözüm yollarından birini seçmek  şeklinde tezahür etmiştir. Herhalde problemi biz tespit etmediğimizden bunların tarihi, politik, siyasi ve ekonomik arka planlarını ortaya koymak çoğu kere sorun tespit edici(!) malum güçlere nasip oluyor. Bugün, önüne bir topluluk ismi getirilerek sorun şeklinde önümüze konulan her meseleye böylesi hazırlıksız yakalanmamızın başlıca sebebi de budur.

Son 30 yılımızın ithal “sözde˝ sorunlarından biri, belki de en önemlisi “Kürt Meselesi” dir. Maalesef Türk Aydını bu konuda başkalarının tarihi, sosyolojik ve politik tariflerini esas alan ve bu tarifler üzerine kurulmuş çözüm yollarını kabul etmeyi tercih etmiştir. Gerçekten de Türk Aydını, meselenin tarihi, kültürel, filolojik, sosyolojik gibi  tesbiti zor ama özünü teşkil eden yönlerini araştırmaya gerek görmemiştir. Zira, konu gerçekten meşakkatlidir; nitekim bu konudaki tarihi belgeler çok sınırlı sayıdadır ve bu konunun sosyolojik yönden araştırılması uzun ve zahmetli bir çalışmayı gerektirir. Türk Aydını bu zahmetli yol yerine, başkaları tarafından kendisine sunulan “tarihi, filolojik ve sosyolojik tespitler”i sorgulamadan kabul etmiş; bu tespitler üzerine çözüm yolları üretmeğe çalışmıştır. Ayrıca, gündemdeki yaygın “farklılıkları zenginlik sayma” mit’i yüzünden, Kürt toplulukları ile ortaklıklarımız, “bari zenginliklerimizi kaybetmeyelim” düsturu ile göz ardı edilmekte, ayrılıklar gittikçe derinleştirilmektedir.

Mesele bugün giderek, “bir halkın verilmeyen kültürel hakları“ noktasından, self-determinasyon (kendi geleceğini tayin) noktasına gelebilmiştir. Nitekim şu sıralarda bazı ayrılıkçı gruplar “federasyon“ veya “bağımsız devlet“ gibi  kavramları gündeme getirebilmektedir. Bu hızlı süreci, kendisi için yürütüldüğü iddia edilen Kürt kökenli vatandaşlarımızın bile takip edemediği, bu kavramlara iltifat etmemelerinden rahatlıkla anlaşılıyor. Ancak sosyolojideki tarifi “gate keeper (kapı bekçisi)“ olan aydınımız bu süreci yeterli ölçüde takip edebilmiş midir? Örneğin gerçekten verilmeyen kültürel haklar hangileridir, bunu ortaya koyabilmiş midir? Kürt vatandaşlarımızın, diğerlerinden ayrılabilen özgün bir kültürü, dili, sanatı var mıdır, bu araştırılmış mıdır? Ne yazık ki hayır. Aydının bu görevini yerine getirememesi ve halkı bilgilendirememesi, ayrıca aksi yönde dışardan ithal çok yönlü propagandanın etkisi, Kürt kökenli bazı vatandaşlarımızda, ortada sahiplenilmesi gereken bir kimlik, devletten “gerekirse zorla“ alınması lazım kültürel haklar varmış gibi sonuçları doğurmaktadır. Burada biz meseleye sosyolojik, tarihi, kültürel yönleri açısından bakmaya çalışacağız. 

Öncelikle şu sosyolojik tespiti yapmak gerekir;  fert fert şahısların (sübjektif) değerlerini, kişisel aidiyet beyanının dışında, sorgulamak nafile bir çabadır. Zira bu sübjektif değerleri ihtiva eder. Toplumsal (objektif) değerler ise daha somut delillerle açıklanmak zorundadır, çünkü tarihi, dini, kültürel tüm kazanımlar, top yekun bir yığının kimliğini oluşturur ve değerlerinin tarifini sağlar. Bu anlamda, kişisel olarak bugün kendini Kürt olarak tarif edenlerin beyanlarına saygılı olmakla birlikte, bu fertlerin oluşturduğu yığının kimliği hususunda, tarihi delillere dayanarak bazı tespitlerde bulunma hakkımız vardır. Bir topluluğun (objektif) karakteristik değerlerinin büyük kısmı, manevî-ahlakî değerler ve bunları üreten inanç temellerine bağlıdır. Bu cümleden, Kürt topluluğun karakteristik değerlerinin Türk Milleti ile olan ortaklıklarını göz ardı ederek tarif etmeye çalışmak bilim adına ihanet olur.

Kürt Tarihi ile ilgili olarak belge eksikliği, bilimsel araştırmaların azlığı gibi birçok dezavantaja rağmen reddedilemeyen ve ağız birliği yapılan tek ortak argüman, bu toplulukların doğudan geldikleri yolundaki bilgidir. Bu konudaki en önemli veri, Yenisey Irmağı yakınlarında ele geçirilen ve içinde “Ben Kürt Beyi Alp Urungu…” şeklinde bir ibare de bulunan bengü taştır. Buradaki, Göktürk alfabesi ile yazılmış bilgiler, Kürt topluluklarına ait bilinen en eski verileri oluşturmaktadır. XX. Yüzyılın başlarında yükselen Kürt milliyetçiliği söylemlerine paralel olarak geliştirilmek istenen “Orta doğulu bir Kürt kavmi” iddiaları ise, Karduk, Kyrti gibi bazen Strabon bazen Herodot tarihinden alınmış, fonetik benzerliğin dışında, Kürt ibaresi ile herhangi bir başka yakınlığı bilimsel olarak tespit edilememiş yaklaşımlardan ibarettir. Nitekim bu söylemleri sahiplenen Rus araştırmacıların en önde gelenlerinden biri olan V.Minorsky, İslam Ansiklopedisine yazdığı Kürt maddesinde, bu iddiadan vazgeçmiş, doğulu bir kavim olduklarını belirtmiştir. Kürt topluluklarının İranî bir kavim oldukları yolundaki teoriler ise daha çok geç dönem tarihi olayları üzerine inşa edilmiştir. Ayrıca, bölgenin güçlü Fars kültürünün özellikle Kürtçe üzerindeki etkisi de bu toplulukların İranî oldukları yolunda bir düşüncenin gelişmesine neden olmuştur. Ancak Kürtlerin, etnik milliyetçi ve siyasal söylemlerin tesirinde gelişen ve “İranî menşeî” şeklinde özetlenebilecek iddialardan daha güçlü ve sürekli etkileşimi Türk toplulukları ile olmuştur. Başta Elegeş anıtındaki ibareler olmak üzere, gerek Mervanîler gerekse Şeddadîler gibi Kürt beyliklerinin gerek yönetici sınıfı gerekse halk toplulukları nezdinde, Türklerle olan akrabalıkları, tesadüfleri aşan ölçülerdedir. Kürtlerin Türklerle, sınırları, bilimsel çalışmaların azlığı dolayısıyla tarif edilemeyen ancak eldeki yetersiz verilere bakıldığında dahi, çok güçlü denilebilecek bir tarihi yakınlığının olduğu görülmektedir. Bu arada, bugün bazı aydınlarımızın, Kürtlerle Türklerin “1000 yıllık birliktelikleri olduğu“ yolundaki ifadelerinin de, “kaş yapayım derken göz çıkarmak“ kabilinden bir hata olduğunu belirtmeliyiz. Kürt topluluklarının yapısı, birçok araştırmacı tarafından “millet altı “ gibi bir deyimle tarif edilmiştir. Gerçekten de Kürt topluluklarının geçmişi ile ilgili tarihi kanıtlara bakıldığında, ancak bir aşiretler ve kabileler tarihi olarak isimlendirilebilecek nitelikte olduğu görülür. Tarihî yazılı kaynaklarda zikredildiği üzere, ilk dönemler –Selçuklular zamanı- den itibaren büyük bir devlete bağlı “vassal beylik” durumunda kalmış olan Kürt aşiretlerinin, hayatiyetlerini de ancak bağlı oldukları devletin gücünün azalması veya artmasına paralel olarak koruyabildikleri anlaşılmaktadır. Hâkim devletin gücünün azalması, Kürt aşiretinin yeni bir hâkim devletin tabiiyetine girmesi sonucunu doğurmuştur. Nitekim tarihi geleneğine uygun olarak Irak’ın kuzeyinde bugün de aynı durum yaşanmaktadır. Bu durum tarihin tekerrür ettiğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Kürtlerin geçmişine dair mevcut verilerle, bir millet tarihinden bahsedilmesi mümkün değildir.

Kürtçe ile ilgili tespitlerimizde iki husus öne çıkmaktadır: Bunlardan birincisi, Kurmanço, Zazaca gibi ağızların birbiriyle anlaşamaması da dikkate alındığında Kürtçenin müstakil bir dil olmadığı tespitidir. Kürtçede Fars dili kaideleri bulunmakla birlikte, bu kaidelerle kelimeler arasında nispet bulmak güçtür. Fiiller belli değildir. Bilinen fiilleri de tekil kelimelerdir ki, bunlar fiilden ziyade isim olabilirler. Weber’in de belirttiği gibi Kürtçe, bir dil hamuru değil, söz yığınıdır. Başka bir husus da, Kürtçenin bünyesindeki kelimelerin önemli bir kısmının Türkçe sözcüklerden oluşmasıdır. Rus akademisi tarafından, XIX. Yüzyılın sonlarında hazırlatılan Kürtçe gramer kitabına göre, toplam 8528 kelimenin 3080’ini Türkçe, 1067 tanesini Türkçeleşmiş kelimeler oluşturmaktadır. Kanaatimizce Kürtçenin, bugüne kadar varlığını sürdürebilmesi, toplumlarla kaynaşmadan, dağlık bir arazide bu primitif ağız yapısının korunabilmesiyle açıklanabilir.

Kürt Kültür ve Sanatına ilişkin çalışmalarımızın belki de en önemli sonucu, bu toplulukların sanat ürünlerine, komşu Türk, Arap, Fars kültürlerinin izleri göz ardı edilerek bakıldığında geriye özgün herhangi bir veri kalmamasıdır. Gerçi, Ortaçağın birbiri içine girmiş kültürleri göz önünde bulundurulduğunda, bu durum, çağın şartlarına uygun görünmektedir. Ancak yine de Ortaçağın herhangi bir Türk sanat ürününün, İran veya Hind sanatından en az birkaç yönüyle ayrışan özellikleri tesbit edilebilmektedir. Bu anlamda, Kürt Kültür ve Sanatını, medeniyetlerle ilişkiye giren, kaynaşan; daha sonra bu karışımdan yeni ve özgün bir medeniyet sentezli çıkarabilen, ve bu haliyle de Türk, Çin, İran gibi kadim milletlerin kültürleriyle aynı kategoride telakki etmenin doğru olmayacağı kanısındayız.

Bugün Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan kimi aşiretlerin, Osmanlı dönemi arşiv belgelerinde “Türkmen Ekrad”ı veya “Dağlı Türkler” gibi sıfatlarla adlandırıldığı tesbit edilmektedir. Belgelerde bu aşiret isimlerindeki Türkçe sözcüklerin, tesadüfleri de aşan bir sayı ve sıklıkta rastlanıyor olması, bunların Türk soylu kavimler olabileceğine işaret etmektedir.

Kürt gruplarının dini yapısını ortaya koyacak, saha çalışmalarına dayalı bilimsel araştırmalar yok denecek kadar azdır. Kendilerini Kürt ve Zaza olarak tanımlayan toplulukların yaşadığı bölgelerde din ve aşiret yapısı, birbiri içine geçmiş bir şekilde en önemli sosyal ve toplumsal belirleyiciyi oluşturmaktadır. Kürt toplulukları arasında hâkim olan inanç, Sünni İslam’dır. Şerefnâme’de yazıldığına göre Kürtlerin çoğunluğunu Şafii mezhebine bağlı Müslümanlar meydana getirmektedir. Bölgede Ortodoks Sünnî İslam anlayışının yanında, heterodoks İslam anlayışı olarak nitelendirilen Alevilik ve Bektaşilik inancı da oldukça yaygındır. Alevî- Sünnî farklılaşmaları yanında bölgede, seyitlik, şeyhlik hatta mollalık gibi oluşumlar, halen mevcut aşiret yapısı ile birlikte bir kast oluşturacak şekilde, feodal yapının belirleyici unsurlarını oluşturmaktadır. Bu din yorumuna dayalı toplumsal yapı, güçlü biçimde varlığını bugün de korumaktadır. Özellikle seyitlik, bölgede önemli bir siyasi ayrıcalık olarak, dini özelliğinin dışında önemli bir işlev üstlenmiştir.

Sözde Kürt sorunu, tarihin hiçbir döneminde milletleşememiş ama şimdi bu mecrâya itilmek istenen bir topluluğun, Türkiye’nin belirli bir bölgesinde, aşırı derecede yoğunlaşmanın bir sonucu olarak “eşik değer”i aşmanın da verdiği güven duygusu ile su yüzüne çıkarılmasından ibarettir. Nitekim bugün, post-modern anlayışında etkisiyle, asıl olarak “hissetme” esası üzerine kurulmuş, kimlik farklılığı, dünyanın birçok yerinde, siyasi farklılık oluşumuna dönüşmekte; hemen-hemen her farklı kimlik, hele belirli bir demografik eşik değeri aşmışsa, mutlaka farklı siyasi bir organizasyona yönelmektedir.

Zira Avrupa Birliğine girişin ön şartıymış gibi kendi halkı içinde farklılık arayıp bulma     -yoksa oluşturma- gibi bir paranoyaya kapılmış olan sözde aydınımız, Kürt diline, tarihine ilişkin ön yargılı ve neredeyse tavizsiz bir “farklılaştırma” kampanyası gütmektedir. Amerika’daki kimi toplulukların Türk olabilme ihtimalini sevimli ve araştırmaya değer bulan aydınımız, yüzyıllardır aynı coğrafyada ortak kaderi paylaştığımız Kürt vatandaşlarımızla ortak bir geçmişimiz olması ihtimaline şiddetle karşı çıkmakta; bunu da ne yazık ki çağın değerleri ve bilim adına yapmaktadırlar. Ne yazık ki aydınımızın –iyimser bir deyimle- bu aymazlığı, gerek yurt içi, gerekse yurt dışındaki ayrılıkçıların ekmeğine yağ sürmektedir. Bugün yapılması gereken, ayrılıkları derinleştiren bakış açısıyla yapılmış çalışmalar yerine Kürt kardeşlerimizle var olan ortak hikâyemize dair çalışmaların artırılmasıdır. Bazı dönemlerde devlet eliyle hazırlatılmış kimi yayınlar, bilimsel kalitelerinin düşüklüğüyle ayrılıkçıların elinde bir koza dönüşmüştür. Türk-Kürt birlikteliğinin geçmişi, büyük Asya coğrafyasının en eski ve köklü birlikteliklerinden biri olarak çok zengin ve ortak bir hikâyeyi içermektedir. Kürt dili, tarihi, kültür gibi konulardaki gerçek tespitler çok önemlidir. Zira bugün ayrılıkçı talepler bu çarpıtılmış Kürt geçmişine dayandırılmak istenmektedir. Yaşadığımız kritik ortamda aydınımız, tarihi görevini tekrar ve acilen üstlenerek bir an önce, gerçekleri ortaya koyan çalışmalar gerçekleştirmelidir.

 

 

 

 

*Bu yazı Türk Ocakları Genel Merkezi bünyesinde faaliyetlerini sürdüren ve genç akademisyenlerden meydana gelen ‘Akademik Çalışma Grubu’nun  2005-2006 yıllarında gerçekleştirdiği Türkiye’de Etnisite ve bölücülük bağlamında siyasi Kürtçülük isimli kapsamlı çalışmadan özetlenmiş bilgilerinden oluşmaktadır. Bu çalışma:  Kürt tarihi, Kürt dili, Kürt kültür ve sanatı, Türk soylu Kürtçe konuşan aşiretler, Kürtler ve din, tarihte Kürt isyanları, terör – PKK – KDP – IKYB, çok partili dönemden bugüne Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki oy dağılımları ve sonuçların değerlendirilmesi, ABD’nin Kürt politikası, Avrupa Birliği’nin Kürt politikası, İsrail ve Kürt meselesi, sonuç – tespitler ve çözüm önerileri başlıklarından oluşmaktadır.. Her bölüm ayrı  bir komite tarafından çalışılmış, sonuç-tespitler ve öneriler ise grubun tamamının katılımıyla oluşmuştur. İlgili dosya çalışması kamuoyu ile paylaşılmamış, rapor halinde Türk Ocakları Genel merkezine sunulmuştur.

 

 


Türk Yurdu Şubat 2007
Türk Yurdu Şubat 2007
Şubat 2007 - Yıl 96 - Sayı 234