SAADET, BEREKET ve AİLE SİLUETLERİ

Ocak 2007 - Yıl 96 - Sayı 233

         Zihnimde laf kalabalığından bunalmış “saadet” kavramı ancak Fârâbî

         ile nefes alabildi. Onun ölümsüz öğretmenliğine minnettarım.

         

         

         

        İki Kavramın Büyüsü

         

        Saadet (mutluluk) için; anlatılamayacak kadar çok olumlu nitelik, bereket için; sayılamayacak kadar çok olumlu nicelik denebilir. Bu kavramların içini herhangi bir kimsenin bir başkası adına bilgi vererek, nasihat ederek doldurması mümkün olmadığı gibi birinin diğeri için bunları yaşaması da mümkün değildir. İnsanın düşüncesini eyleme dönüştürememesinin sınırlılığı bu iki kavram için çok somuttur. Ancak başkası için birinin iyi dileği olarak gündeme gelebilir;  yemek yapana “Bereketli olsun”, alışverişte “Bereketini gör” denilmesi halk arasında çok kabul görmüş ifadelerdir. Ama kaç kap yemek bereketlidir, kaç liranın bereketi görülür bunu kimse bilemez. Zengin-fakir kim evlenirse evlensin onlara saadet dileyecek kadar yüreğinde ışıltı olan herkes “Allah mesut-bahtiyar etsin” diyebilir. Düğün-nişan işinin maddî tarafını abartıp öne çıkartanlar için de “Ana kızına taht vermiş de baht verememiş” diye ince bir eleştiri vardır. Öyle anlaşılıyor ki binlerce yıldan beri oluşan halk düşüncesinde  “bereket” ve “saadet” kavramlarının ölçülüp biçilemezlikleri konusunda bir fikir birliği vardır. Bu kavramlar bu dünyada şekillense de sanki tanrısal, metafizik bir dünyadan sesleniyorlarmış gibidir.

        Bereket kavramının ticaret konusunda, saadet kavramının tek kişi konusunda aile dışı bir çağırışım alanı olsa da bereket ve saadet kavramları aile ve toplum ile ilgili ilginç örüntüler sergilemekte, kendini daha çok aile-toplum bağlamında kişilerde somutlaştırmaktadır. 

         

        Bir varlık alanı olarak aile

         

        “Aile” ve onu hazırlayan “evlilik” dönemi, birbirini tamamlayan iki olgu/kurum olarak, toplumsal hayatın canlılığını, diriliğini olumlu ve olumsuz yönleriyle içinde barındırmakta; kültür ve uygarlık birikiminin, “insanlık tarihinin” belli başlı görünümlerini gündelik hayatın dokusu içinde ortaya koymaktadır. İnsanın toplumsallaşması, toplum ve devletin insan(cıl)laşması, her insanın kendi iman, akıl ve gönül kapasitesince dünyasında yer alan Tanrı (Allah) kavramının metafizik/manevî âlemden ödünçlenerek dünyalık kaygılarımızla algılanması ve öylece hemhâl olunması öncelikle aile denilen hacmi minik, önemi büyük evrende gerçekleştirilebilen sonsuz çabalardır. Aile, toplumsallığa müptela insanın vazgeçilmezi; Tanrı, devlet ve diğer yüksek felsefî kavramları idrak etmenin somut hayat alanıdır.

        Her ne kadar bu minik evren bazen yıkılıp yeniden yapılsa da onu yıkmak isteyen veya ikame eden kurumlar ve kuruşlar bile ailenin benzerleri ve benzeşimleri olmanın ötesinde ortaya yeni bir şey koyamamaktadır. Aile okuldur; eğitir, ocaktır; yetiştirir, pişirir, iktisattır; üretir, paylaşır ve biriktirir, bir varlık alanıdır; aile kendisini kendi dışında hiçbir şeye indirgemeden,  sadece kendisi kendi olduğu için var etmeye çalışır. Aile ne zaman ki kendini kendi dışında bir kavram olarak (şirket, işletme, organizasyon vb.) var etmeye çalışanların düşünce rüzgârında şekillenir hale gelir, o zaman aile kendinde varlık bir nitelik olmaktan çıkarak kendine yabancılaşır ve her seferinde yeniden tanımlanmaya çalışılan muğlâk bir hâl alır. Bu muğlaklık içinde saadet ve bereket gibi diğer metafizik kavramlara dayanak bulmak güçleşir ve birbirini destekleyen bu kavramlar öksüz kalır. Çünkü  “bereket” ve “saadet” ailenin metafizik/manevî alanını dünyanın neresinde ve ne şekilde olursa olsun, hangi din ve inanç çerçevesi içinde olursa olsun iki önemli kavram olarak tamamlarlar.

        Bir ölçüye kadar saadet ve bereketin asgari alt yapısı olan ailenin tüm rüyaların karanfil koktuğu, herkesin istediğine sorunsuz ve sonsuz düzeyde kavuştuğu bir gül bahçesi olmadığı bilinmektedir. Aile sorunların yaşandığı, kardeşin kardeşi kuyuya attığı, malına mülküne göz diktiği, eşlerin birbirine uyuşmadığı, komşunun komşu tavuğunda gözü olduğu, evlerin biri biriyle gösterişte yarıştığı bir bütünlüktür de aynı zamanda. Tartışmaların en bilinmezi, ihanetin en mahremi, diğer ailelere karşı düşmanlığın ve kan davasının en projelisi, kendi aile üyesine töreyi ihlal ettiği için ölüm cezası vermenin ve infazının en âlâsı, kardeşi ve babayı katil defterine yazdırmanın kadın kaynaklı kültürel en meşru şekilleri de aile içinde kendini göstermektedir. Bazı düşünürlere göre özel mülkiyetin insan sömürüsüne, aile birliğinin acımasızca hükmedici saltanat gücüne dönüşmesi de aile içinde şekillenen olgulardır. Şunu da eklemek gerekir; tembelliği kendi içinde mukadder bir gerçeklik kabul ederek dilenmeyi, emek sarf etmeden yaşamayı, pasif bir tevekkülü kendine ilke edinen insanları yetiştiren miskinler ortamı da bir aile ortamıdır. Maddî ve manevî dünya dengelerinin bozulması ya da her ikisinin insanı ve aileyi terk ettiği böyle durumlar değerler dünyasının patolojik kavramlarına işaret etmektedir. Bu beklentilerin, kabullerin arkasında bir de ailenin insan görüngüsü (fenomeni) yanı vardır. Ailede insan önce bir canlıdır, ayrıca kültürel bir varlıktır. Ona yüklenen dinî ve felsefî değer kaynaklı görevler onun iki yanını aşırılıklardan korumaya yöneliktir. 

         

        “Ben” “Biz”de Kalır mı?

 

Bir görüşe göre, insan yavrusu erken doğmuştur; prematüredir. Bedensel yetenekleri bakımından, diğer canlı yavrularına oranla anaya ve aileye daha çok ve daha uzun süre bağlıdır. Doğuştan gelen bu toplumsallaşma zorunluluğu ileri dönemlerde kişinin bireysel özgürlük ve bağdaşma anlayışlarında, şu ya da bu şekilde, kendini ortaya koymaktadır. Olumlu kişilik oluşturmuş kimseler; maddî ve manevî her türlü aşırı fedakârlık girdabında varlık-yokluk sillesi yiyenler; kendilerine has bireyciliklerini ve saldırganlıklarını özgürlük sanan egoistler; şahsiyetlerini mensup oldukları farklı gruplara ezdirerek toplumcu olduğunu sanan aşağılık kompleksli kimseler; her türlü gücü diğerlerini ezmek için bir araya getiren sosyopatlar böylece ortaya çıkabilmektedir.

İnsanlık tarihinin ne zaman, nasıl başladığına ilişkin tartışmalar bir yanda süre dursun, insanın bireysel kimliğinin ortaya çıkışı, dinî ve mitolojik metinlerden hareketle denebilir ki, ebedî olan Cennetten kovulma ile başlamıştır. Ne olduğu tartışmalı ama “yasaklandığı için yenmemesi gereken” meyveyi Şeytanın tanıtım ve teşvikiyle (reklâm / represantasyon) yiyip örtünmek zorunda kalan ve böylece dünyaya kovalanan insan, emre itaatsizliğini ve yersiz tüketici kimliğini de dünyaya taşımıştır. Yeryüzü hayatında da dinî, felsefi ve toplumsal yüksek değerlerden kopuşlar ve/ya bağların gevşemesi  devam etmiş; dünyadaki deneyimi arttıkça kendisini beğenmeye başlamış; yeni dünya düzenleri ile kendini insanlığın ve onu oluşturan kurumların önünde ve/ya üstünde tutan bir kimlik ve izlenim-etki (imaj) kazandırmaya doğru çaba sarf etmiştir. Böylece saadete ereceğini düşünmüştür. Bir yanda ömrü bereketsiz, saadeti sorgulanır durumdayken; diğer yanda sıkıntılarının ifadesi olarak Cehenneme benzettiği dünya hayatı ile bitmeyeceğini sandığı yoksulluğunun geçici olduğunu kendine ilham eder durumdadır. Saadet ulaşılabilir; bereket kavuşulabilir şeylerdir. Ama değişmeyen bir şey vardır ki, insanoğlu her şeyi yerli yerinde bulmayan bir arayış içinde tarihini yazmakta, kendi hayatı da böylece şekillenerek “hayır ve şer” olanın eksiksiz algılanmasını sorgulayarak pek çok düşünce, pek çok eylem ortaya koyarak bugünlere kadar gelmiştir.

Genel bir belirlemeyle, çok da iddialı olmamakla beraber, denebilir ki, Batı’da II. Dünya Savaşı sonrası birey, özellikle Avrupa ve Amerika geleneğinde, kendisini belirleyen son kurum olan aileden de kurtuluşun yolunu bulmuş, kendince bir saadete ermiştir. Aile artık Tanrı, din, kilise, devlet ve diğer toplumsal kurumlar gibi insanın kendini kendi yapmasını engelleyen bir kurum olarak değerlendirilerek, sonunun nereye varacağı düşünülmeden, bireyin önünden kaldırılmıştır. Aynı insan diğer insan(lar)ı da bu gözle görmüş sonra bu iğretilemeyi aile üyeleri için gerçekleştirmeye kadar işi ilerletmiştir.

Kendine has bir birey ve toplum paradigması olan Doğu insanı ise, ilk bakışta daha mazbut bir etki yaratsa da mitolojik ve dinî metinlerden, peygamber kıssalarından, halk masallarından anlaşıldığına göre onun da eski zamanlarda pek çok gazaba uğramasının altında kendini aşırı beğenmesi, Tanrı ve toplumsal değerlere karşı gelmesi, peygamberleri ciddiye almaması etrafında toparlanabilecek değer kayıpları vardır. Aslında bunlar Tevrat, İncil ve Zebur metinleri dikkate alındığında bu dinlerin Doğu kaynaklı olmasından dolayı Batı’nın da edinimidir. Cinsel hayatını meşru düzlemden saptırıp erkek homoseksüelliğinde özgürlüğünü yaşayan Lût kavmi saadeti Hedonizmde bulamadığı gibi alış-verişte müşterisini kandırarak zengin olmayı düşünen Medyen kavmi parasının bereketini anlayamamış; Kızıl Deniz’den geçtikten sonra kendilerine verilen “bıldırcın ve kudret helvasına” kanaat etmeyip nankörce “hıyar ve sarımsak” isteyenler yeni tüketim kalıplarıyla Samî kavimler oldukça sorunlu günler geçirmiştir. 

Tek noktaya indirgenerek algılanan insan ve özgürlük anlayışları toplumun bütüncül gerçekliğinin algılanmasını engelleyerek aile ve birey bağlamında sorunlar ortaya koymaktadır. Bir konu etrafında geliştirilen özgürlük anlayışları kendini saadet kavramına eşitleyince örneğin, insan üzerinden, tüketim boyutlu bir gerçekleşim alanı ortaya çıkarmıştır. Tükettikçe var olduğunu sanan bireyin ailesine, ailenin toplumsal hayata, toplumsal hayatın insanlık tarihine katkısı sorgulanması gereken bir konu olmaya başlamıştır. Aşırı tüketim ile ulaşılacağı sanılan saadet algısı bereketi bozarak karşılıklı olumsuz bir etkileşim ortamı yaratmıştır. Aile bu sorunların kucağında can çekişmek ile var olmak ikileminde kalmıştır. Aile açısından bakılırsa; boşanmalar, evlilik oranında düşme, evlilik yaşının yükselmesi, kreş ve yaşlı yurtlarının çoğalması, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinde zayıflama, hayırlı evlat ve seven ana-baba tipinin değişmesi son yirmi yıl içinde Türkiye’de kendi aynamıza yansıyan saadet manzaralarıdır.

 

 

_______________________________________________________________

 

*DA (Diyalog Avrasya) dergisinde Rusça çevirisiyle birlikte yayınlanmıştır.

 

 


Türk Yurdu Ocak 2007
Türk Yurdu Ocak 2007
Ocak 2007 - Yıl 96 - Sayı 233